Beşiktaş’ın Şampiyonluğu

Yaşadığım dokuzuncu şampiyonluk oldu, hiçbirini diğerinden ayıramam, hepsi birbirinden anlamlı. 1982’deki 15 yıl aradan sonra gelmişti, 1992’deki namağluptu, biri yüzüncü yılda kazanıldı, biri yüzbirinci yılda doğrandıktan sonra bizi hayata döndüren çifte kupalı şampiyonluktu vs.

Son şampiyonluğun da kendi hikayeleri var. Hangisini sayalım; dört yıl önce “feda” sezonu yaşayan kulübün bugün zirvede olmasını mı? Diğer adaylara göre en düşük bütçeyle kurulmuş olan kadroyla kazanılmasını mı? Türkiye’nin belki de en kariyerli ve tek şampiyonluğu elinden alınmış teknik direktörünün bu kez kupayı almasını mı? 30 maçın deplasmanda oynanmasını mı? Rakibimizin (her zaman olduğu gibi) kollanmasının boşa çıkarılmasını mı? İstisnasız herkesin “bunların hakkıydı” demesini mi?

Bu başarı, bu gurur kuşkusuz tüm Beşiktaşlıların, hepimizin payı var. Ancak baş roldekilerin de hakkı verilmeli.

 

İşin doğası gereği, en üst sıraya başkan ve yönetimi koymak gerek. Mabedimizden sürülmemek tüm camianın birinci meselesiydi. Bu işi camia adına başaran ve bence dünyanın en güzel stadını yapan yönetim, bunun yanında dört yıl boyunca yüzde olarak diğerleriyle mukayese edilemeyecek derecede isabetli transferler yaparak bu kadroyu oluşturdu ve başına çok iyi bir teknik direktör getirdi, sözleşmelerin gereğini yaptı.

Yönetime kendimce uyarıyı da da en mutlu günümüzde yapayım. Efsane olma şansını yakaladılar. Ancak bu şansı, icraatlarıyla değil taraftarla ve camiayla kötü iletişim kurmaları yüzünden kullanamıyorlar. Daha tahammüllü ve birleştirici olmaları gerek. Bir örnekle bu konuyu uzatmadan kapatayım; kürsüdeki muhalifin üzerine yürüyerek değil, muhalifin üzerine yürüyenlerin önünde durularak efsane olunur.

 

Hocamız büyük bir övgüyü hakediyor. Başka bir büyük camianın efsanesi olmasına rağmen daha ilk günden beri sanki semtte doğmuş biri gibiydi. Çok iyi onbirler, değişiklikler yaptı, futbolcuların büyük çoğunluğundan azami verim aldı. Hiç mazeret üretmedi, hedefi düşürmedi, camiayı çok iyi temsil etti, gereğinde meydan okudu, ayar verdi.

İlk devre oynanan Sivas maçında, sahte kabadayılık yapan rakip kulübeye gösterdiği tepkiyle, tüm rakiplere orasının Beşiktaş’ın evi olduğu, hakedenin karşılığını alacağı mesajını verdiği gün çok önemliydi bence. Ben en güçlü olduğumuz, kulübemizde efsanelerimizin oturduğu günlerde dahi, ne bir hocamızdan ne de bir yöneticimizden bu tür bir tepki gördüm. Bu işler hep tribünden beklenirdi daha önceleri.

Günün heyecanıyla değil, uzun süredir inandığım için söylüyorum, benim bilinçli olarak maç seyretttiğim zamandan beri en iyi teknik direktörümüz tartışmasız Şenol Güneş’tir.

Takımı üst seviyeye taşıyanlar; Gomez, Oğuzhan, Sosa ve Atiba bence. Bunların arasında birinciliği ben Gomez’e veriyorum.

Şenol Güneş için dediğim gibi, Mario Gomez için de daha önce “böylesini görmedim” diyorum. Gol sayısı müthiş ama daha önemlisi neredeyse gollerinin tamamı puan kazandıran, işe yarayan goller. En kritik anlarda kilit golleri attı, dört derbide dört gol anlatıyor durumu. Çok gol atan futbolcularımız olmuştu, ancak şimdiye kadar bence en üst sıralarda olan 1991-1992 sezonunda Şifo Mehmet’in ve 1994-1995 sezonunda Ertuğrul’un verdiği büyük puan katkısının da üzerine çıktı.

Oğuzhan Özyakup, benim gözümde bu sezon son şansını kullanıyordu, geçen sezon toleransının sonuna geldiğini düşünüyordum. Ancak bu sezon büyük aşama yaptı, takımın yıldızı oldu, milli takımın yıldızı olma yolunda da umut veriyor. Daha önce hiç yapmadığı işleri yaptı, sorumluluk aldı, maç kazandırdı.

 

Sezona pek iyi başlamayan ve ilk yarının son maçlarına kadar sallanan Sosa, Kayserispor maçıyla çıkışa geçti, goller attı, asistler yaptı, birçok gol organizasyonunun içinde oldu. Maçlara ağırlığını koydu, bazen kanattan bazen ortadan müthiş işler yaptı. Devre arasında gitme ihtimali ortaya çıktığında “Ben olsam, 100 milyon verseler bırakmam” diyen beni haklı çıkardı.

Sezonun dinamosu, bu kadar maçı bu seviyede nasıl oynayabildiğine hala inanamadığım Atiba. Benim de dahil olduğum çoğu insan, golcü olmayan bir futbolcuyu bu derecede önemli görmez. Ancak 33 lig maçının tamamında oynayan, bir maç hariç hiç aşağıya düşmeyen, ne sakatlanan ne kart cezası alan bir futbolcu için ne dense az. Tek kötü oynadığı maçta takım idare edemedi zaten, maçı kaybettik.

Bu dörtlünün ardından Quaresma ve Olcay geliyor bence. Quresma bir fenomen, twitter’da gördüğüm bir mesajdan alıntılayarak söylüyorum, sonuca yeteneğinin çok altında etki etse de en büyük artısı taraftarı maça dahil etmesi. Olcay geçen sezonlara oranla daha az skor katkısı yapsa da mükemmel oyun görüşü ve devamlılığıyla etkili oldu.

Sezonun sürprizlerinde biri de Cenk Tosun. Çoğunuzun bildiği gibi, onu hiçbir zaman Beşiktaş’ın santraforu olacak kapasitede görmedim. Artık Şenol Güneş etkisi miydi, kendi inancının ve hırsının sonucu muydu bilmem, yedek oyuncu olarak lige damga vurmuş ender oyunculardan biri oldu. Son dakikalarda oyuna girdi, goller attı, asistler yaptı, puanlar kazandırdı.

Diğer oyuncularımızın herbiri de belli zamanlarda katkılar yaptılar şampiyonluğa. Aklıma hemen gelenler; Töre’nin Fenerbahçe maçında gol ortası, Galatasaray maçındaki golü, Kerim Frei’nin Rize maçındaki golü, Sivas deplasmanındaki asisti, sezon boyunca büyük baskı altında oynamasına rağmen Tolga’nın birçok maçta önemli kurtarışlar yapması, ilk devre defansın ortasında oynayan Rhodolpho ve Ersan’ın güvenilir oyunları, Necip’in mevki fark etmeksizin her eksiği kapatması, Marcelo’nun ikinci devre boyunca defansın değişmezi olarak oynaması, İsmail’in bazı maçlarda özellikle hücum yönünde yaptığı katkılar, Beck’in çok iyi yer tutarak defans yönünde yaptığı katkılar, Alexis’in Bursaspor’a golü, Tosic’in son maçlarda sıkıntılı stoper bölgesinde görev yaparak sıkıntıyı gidermesi gibi.

 

Bizim şampiyonluklarımız diğerlerininkine benzemiyor pek. Sonuna kadar hakedilerek kazanılıyor, tüm puanlar galibiyetler için mücadele gerektiriyor, bu yüzden stresi heyecanı da çok oluyor tabii. Bu adaletsiz ortamda, Beşiktaş’ın kazanmış olduğu 14 şampiyonluk hem şaşırtıcıdır hem de ülkenin aydınlık yüzüdür bence.

Uzunca bir süre önce “Türkiye’de futbolun tüm unsurlarının içerisinde, ileriye dönük umut barındıran tek olgu, stadı, takımı ve taraftarıyla Beşiktaş’tır.” diye yazmıştım. Hamaset yaptığımı düşünenler olmuştur mutlaka, ancak gerçekten inanarak yazmıştım ve gelinen noktada düşüncemin yerinde olduğunu görüyorum. Sadece şampiyonluğa ulaşmış olmak değil beni böyle düşündüren. Ülkede stat denince Vodafone Arena, en iyi ve gelişebilir takım denince Beşiktaş takımı, tribün denince de Beşiktaş taraftarı geliyor akla. Şampiyon olamasaydık, bu kadar taçlanmayacaktı ama yine değişen bir şey olmayacaktı.

Kısa bir süre sonra, yönetimin yeni sezonu nasıl planladığını anlamaya başlayacağız, o gelsin bu gitsin diye fikirler üreteceğiz. Umarım planları yerinde olur ve başarıya ulaşır, çıkılan bu doğru yol nice zaferlerle süslenir.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.