Forma

Yeni sezon formalarının çıkmasına az bir süre kaldı. İlk “üç yıldızlı forma” özelliğini taşıyacak olması nedeniyle çıkacak olan formalara heyecan ve dolayısıyla ilgi oldukça fazla. Beklenti ise yüksek.

Hal böyleyken bir de çıkış tarihinin geç olması, oluşturduğu gizem, fiyat mevzu ve korsan satışların da katılması ile son zamanlarda sosyal medyada en çok tartışılan hususlardan biri olması kaçınılmaz oldu.

Temelde işin finansal boyutu üzerinden yürüyen bu tartışmalarda varılan ortak sonuç aslında kulüpten ve/veya üretici firmadan beklenen mükemmeliyet;

“Daha erken çıksaydı satışlar daha yüksek olurdu. İnsanların heyecanı kayboldu.”

“Fiyatlar çok yüksek, aslında uygun olsa daha çok insan alabilir ve satışlar olumlu etkilenirdi.”

“Hem geç çıkması hem de fiyatların yüksek olması korsan satışlarına yardımcı oluyor.”

“Formalar şu tasarım gibi olsa satışlar patlar.”

vs. vs.

Aslında bu itirazların ve beklentilerin birçoğunun haklılık payı var. Hele de Cem Fante’nin defaatle vurguladığı işin “forma satışlarının üretici firma ile imzalanacak olan bir sonraki sponsorluk sözleşmesini doğrudan etkileme ve konuşulan satış rakamlarıyla minimum iki-üç kat sponsorluk geliri elde etme imkanı” kısmını da düşünürsek.

Ancak birkaç gün önce, yine bir tartışmanın ortasında farkına vardığım bir husus oldu. Biz işin finansal boyutuna o kadar çok odaklanıyoruz ki, “sahip olacağımız formayı” farkında olmadan amaca hizmet eden bir araç olarak görüyoruz.

İçinde barındırdığı tarih, geleceğe bırakacağı tanıklık ve taraftarla buluşmadaki en güçlü bağ konumundaki formaların belki de kulüp açısından bile araç olarak görülmemesi gerektiği noktada, biz taraftarların formayı bu şekilde görmesi, bendeki “olaya yanlış yerden baktığımız” hissini kuvvetlendiriyor.

Halbuki çok değer verdiğimiz Beşiktaş’ımızın formasına, hele de şampiyonluk sonrası ve ilk üç yıldızlı forma özelliği taşıyan, yani “özel” olan bu sezonki formasına biz taraftarların sahip olması amaca hizmet eden bir araç değil, amacın ta kendisi olmalı.

100. Yıl yıl formaları satışa çıktığında lise son sınıf öğrencisiydim ve özellikle üstünde “o zamana kadar bizde oynayan futbolcuların isimlerinin yazılı olduğu” formayı çok beğenmiştim. O dönemde Anadolu şehirlerinde yaşayan biz taraftarlar için orijinal formaya sahip olmak kolay değildi. Ancak tek tük var olan spor mağazaları getirirse yakından görebilir, şanslıysan alabilirdin.

Bunlardan birinin getirmesi ve sınava girecek olmamın verdiği etkiyle de ailemin büyük bir maddi fedakârlık yapması sonucu çok istediğim o formaya sahip olabilmiştim. 100. Yıl forması olması dışında, alınma şekli ve ilk orijinal formam olmasıyla da sahip olduğum en özel şey olmuştu.

Kulübe ne kazandırır ne kazandırmaz düşünmeden/bilmeden, sadece kendim için sahip olmayı istediğim o forma, üzerine biriktirdiği her anı ile de değerine değer katmaya devam etti.

Önce üniversite için İstanbul’a geldiğimde İnönü’deki ilk maçımda, ilk yurtdışına çıktığım zaman, MIT kampüsünde yaptığım maçta, Türk milli takımının Hırvatistan’ı eledikten sonra Berlin sokaklarındaki kutlamalarda, Avrupa’nın birçok şehrini gezerken ve son olarak tam 14 yıl sonra Vodafone Park’da oynanan Avrupa kupası çeyrek final maçında üstümde hep o forma vardı.

Dolayısıyla da bugün hala sahip olduğum en değerli şeylerden biri o formam…

İşte tam bu noktada tekrar düşünmenizi ve en azından bu seferlik kulübün ne kazanacağını bir tarafa bırakıp; zaten ilk üç yıldızlı forma olması sebebiyle özel olacak formaya ister sırf beğendiğiniz için, ister maddi olanaklar yüzünden dişinizden tırnağınızdan ayırdığınız için, ister çocuğunuzun ilk orijinal forması olacağı için vs. daha da değer katın.

Yani bu seferlik amacınız kendiniz ya da çocuğunuz için bir şey yapmak ve çok sevdiğiniz Beşiktaş formasını “amasız” koşup almak olsun. Sadece değerli bir şeye sahip olmak istediğiniz için…

 

Ufuk Küçükdağlı

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.