Beşiktaş 1-1 Monaco

Sezonun bana göre en iyi 14 dakikalık başlangıç oyununa, devamında alınan şahane beraberliğe ve yine Beşiktaş taraftarının yenilmiş gibi suspus olduğu bir gecenin sabahına hoş geldiniz!

Ne mutlu ki; artık Şampiyonlar Ligi seviyesinde, grupta 3 te 3 yapmış iken, rakibini de büyük oranda saf dışı bırakmış iken, 10 puanla grup lideri takımın taraftarı, buruk bir güne uyanabiliyor! Hocam da bize nazire yaparcasına, defalarca tekrarlanan Şampiyonlar Ligi’nin anahtarı ‘‘yenemiyorsan yenilme” mottosuna, dün şahane bir ekleme daha yapıp, cevabı yapıştıyor;

”İyi sonuçlar, iyi oyunlar, günü gelir size rakip olabilir…” 

Bizim Fante’nin de ”Alıştırdık da, hatamı ettik!” diye kabaca çevirdiği bu duvara asılası kelimeler, Beşiktaş’ın olmak istediği yerin ve vizyonun tamda özeti esasında.

Beşiktaş’ın oyununu kabul ettirdiği ve renk kattığı, artık yenilmesi değil berabere bile kalması yadırganan Şampiyonlar Ligi vizyonu.

Rakip kulüplerin, Vodafone Park’ı ve Beşiktaş taraftarını yere göğe koyamadığı, Jardim’in ”Bu taraftar önünde oynamak hem çok zor hem de güzel bir deneyim” diyerek onore ettiği, gerçek spor gazetecilerinin akın ettiği, siyasilerin koşarak geldiği, artık önüne geçilemeyecek, pislik, çamur, tekme tokat olmadan futbol oynanabilecek en güzel yer burası.

Beşiktaş’ın da artık buraya çok yakıştığı, artık Avrupa seyircisinin de ”Beşiktaş ne yapıyor” diye kanal değiştirdiği, dün gecenin reytinglerde Avrupa da en çok izlenen spor müsabakası olan Beşiktaş’ın maçlarının olduğu Şampiyonlar Ligi…

Martta ister burada ol, ister evine dönmüş, Beşiktaş oyunu, taraftarı ve kulüp vizyonu ile memleketin buraya en çok yakışan kulübü olduğunu çoktan ispat etmiştir. Gelinen noktada en çokta sevinilmesi ve izlenilmesi gereken yol burasıdır… İzlenilesi güzel oyunun, izlenilesi güzel sahnesinde hep tercih edilen olmak…

İlk 14 Dakika

Özlediğimiz, istediğimiz, su gibi akan o ilk 14 dakika. Tolgay’ın riskli de olsa attığı şahane pası, devamında Q7 nin bile ilgisiz kalamayıp Gökhan’ın koşusunu ”tek pasla” ödüllendirdiği, Cenk’in saliseler ile geç kalıp kaçırdığı golün taçlandıramadığı o ilk 14 dakika.

Takımların oyunlarına referans olacak parlama anları vardır. Bizim de referansımız bu 14 dakikadır. Benim de Tolgay-Ozi nasıl olur diye şüpheye düştüğüm, Talisca kötü ama hücumda lazım dediğim günde, bu oyunun başlangıcı bize öyle güzel sufleler verdi ki, işte Beşiktaş oyununu bunun üzerine kurmalı, hep alanı böyle paylaşmalı, presi hep bu 30 metrede yapmalı, yardımlaşma hep böyle olmalı, Tolgay kafasını kaldırdı mı hep yanında pas atabileceği 4 kişiyi bulmalı diye umut delisi oluverdik.

Gökten futbol öyle bir yağdı ki bu 14 dakikada, Cenk golü de yapsa sonunda, tv yi kapatıp ”bu kadarı bana yeter” demem sürpriz olmazdı…

Final Pasları, Talisca ve Ozi…

19’da artık klasiğimiz ve en önemli planımız ”Q7 nin ortasında” Cenk ve Babel in zamanlama hatası ile vuramadığı yan topta ya da Ozi’nin Cenk’i destekleyemediği bir sürü ”arka direk”  pozisyonunda, medyada az da olsa kalmış (ya da kalmamış) akıl kırıntısı ile ‘‘Talisca olsa kafayı vururdu” dedirten sahneler gözümün önünde…

Ozi 10 numara oynayamaz ya da Talisca orta saha olamaz dedirten gerçekleri kafamıza çakan, ikisinin birleşimi olsa ”200 milyon len” dedirten saha içi sahneleri bunlar..

(Yukarıda; ”Ozi Allah aşkına vur artık” dedirten pozisyon.Maalesef maçta orta sahamızın şutu yok!!)

Bana da dün ”Ozi’ye yayda pas vermeyi yasaklarım, her günde oradan 1000 tane şut atmasını isterim” dedirten, Ozi’nin prof olduğu pas işine eklemesi gereken ”Golcülük, şut cüreti ve az da olsa bencillik” konulu romanın bölümleri…

Ozi bu taraflarını geliştirebilse, ne ben her hafta ‘‘orta saha lazım’‘ diye yazarım, ne ”Talisca ruh gibi” diye dövünürdüm. Dün de maç ilk yarım saatte biter, kutlamalar başlardı sanırım…

Tolgay..

Tolgay’ın da eksiklerinden bahsedip, skorsuzluğuna yüklenmek bayağı abes olur çünkü bu aralar Tolgay, dolu defosuna rağmen verebileceğinin en iyisini verip, mevcut orta sahada ”vazgeçilmez” olma yolunda ilerliyor. Hatta bazılarına ”Bu hali ile Ozi’den ne farkı var!” bile dedirtebiliyor işte.

Futbol çoğu zaman ”formda kalanların ve en çok çalışanların” ödüllendirildiği, adaletli bir oyun. Şenol Hocanın sürekli ”takımın en çok çalışanı” dediği Tolgay, benim de geçen yazılarımın birinde resimler ile tek tek gösterdiğim ”ahanda defans zaafları” eksiklerini, formu ile kapatıyor ve takdiri hak ediyor bu aralar.

Yeni 10 Numaramız Q7

Merkeze gelip attığı şahane pası görüp de eski anıları canlanmayan var mıdır? ”Q7’den acayip 10 numara olur be!” diyenlere attığım ”saçmalama” bakışından sonra Q7 öyle formda ve istekli ki; ”acaba denense ne olur” demek zorunda bıraktı beni dün akşam.

Yaptıkları ve yapmadıkları ile hala en çok tartışılan ancak şu an takımın olmazsa olmazı Q7 den çok mu şey bekliyoruz?

Tosiç ve Sol Yanımız

Bir oyuncu bir takımın hem en formdası, hem de rakip hocaların ”buraya saldıracağız” diye üzerine planlar yaptığı en zayıf noktası nasıl olabilir? ”Vida gelse bile nasıl kesecek bu adamı” diye cümleleri nasıl kurdurtabilir? ”Bu takım stoperi idare eder ama 10 numarayı edemez” diyenleri nasıl haklı çıkarabilir?

Ya da her an her dakika ”şimdi patlayacağız” hissini, bütün yukarıdaki ve daha fazlası mesajları aynı anda verebilir? Sanırım bunun için Dusko Tosiç olmak lazım…

Beşiktaş’ın mücadeleci ama ”her gün kendini ispat etmesi gereken” stoper geleneğinin son halkası, Dusko Tosiç’imiz…

İşte kalplerimiz dağlayan; ”şu dakika bu gol yenmemeli, soyunma odasına rahat gitmeli idik” dedirten, takımın beyni Adriano’nun kaptırdığı topla yediğimiz golü, tamda devre sonunda, sol yanımızdan yedik.

Böyle gitsin sıkıntı yok düşlerimizi de, arkada bırakıp düşüncelere daldık…

Sakatlar ve Mecburiyetler..

64’te ”İşte Tosiç bu bee” der iken sakatlanan Tank‘ımız çıkınca, önce Medel bakalım ne yapacak sorularımız başladı, çok az bir süre sonrada bakalım Mitro ne yapacaktan ”olm deli gibi saldırmayın, sakin!” ile maç nihayetine erdi.

Hocanın kenarda kendini kaybettiği, Fabri’nin topları acele acele oyuna sokması, oyuncularımız ve taraftarın da ”atsana” diye yaptığı psikolojik baskının sonucu idi. Beraberliğinde sana pek ala yaradığı bu ortamda ”işi bitirelim” acelesi ve paniği az daha bize golü yedirecekse de, sağ salim finişe ulaştık.

Tecrübeli denilen takımın, sakatlıklar sonucu hemen hemen bütün defansı değişse de, geride sağlam durup, gaza gelmemesi, oyunu kontrol edip hücum etmesi, o son dakikadaki pozisyonu vermemesi gerekirdi..

Talisca’nın oyuna girdiği az zamandaki ”ben neredeyim” hali, Mitro’nun yaptığı temel yanlışlar, Lens girse ne olurdu soruları, Medel’in idare eder görüntüsü, bize hala ”kulübesi çok zengin” kelimelerinin karşılığını veremiyor. Soru işaretleri hala giderilemiyor…

Sonuç

İyidir İyi… Maç sonu attığım twitimin arkasındayım. Kazanamazsan da yenilmedik, üstelik rakibimizi iki arada bir derede bıraktık. Artık bizi çok iyi tanıyan Tamer Hoca’nın takımına karşı, sakatlarımızı düzeltip, sonucu almaya gidiyoruz. Artık en önemli maçımız o maç. Usta-Çırak maçını kazasız belasız atlatmalıyız..

Sağlıcakla kalın…

Cem Göncü

 

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.