BENDEKİ ”ÇARŞI”

Ergen çağında sıska mı sıska bir çocuk, kulağında Sony Walkman, o zamanlar moda olduğu üzere, yeni keşfettiği metal gurubunun son çıkan kasetini dinliyor ve avazı çıktığı kadar şarkıyı haykırıyordu. Ulan ne havalıyım dedi kendi kendine ama aklındaki esas mevzu bu değildi. Kaçta kalksam acaba? Kaçta orada olsam? Evde bir oraya, bir buraya koşmaya başladı. Ne de olsa gençlik enerjisi ile kanı kaynıyordu. 100 yıllık  ahşap ev hem gıcırdıyor, hem sallanıyor iken, sonunda kararını verdi; sabah altıda kalkacağım. Kalabalığa kalmamalıyım, diye düşündü. En fazla polis coplar idi, olsun değerdi. Hem belki Maçka parkına giderim, kavga çıkarsa uzaktan seyrederim dedi kendi kendine. Daha barış sağlanmadı nasıl olsa…

Tek çocuk olmanın verdiği yalnızlıkla her işi kendi yapmaya alışmıştı ergen çocuk. Şimdiki aileler gibi korumacı, peşinde olanda yoktu o zamanlar, cep telefonları da. Etraf daha güvenli idi insanlar da. Bütün hafta harçlığını biriktirmiş, az da olsa babasının cebinden de aşırmıştı. Çim kokusunu çekmişti bir kere içine, tek hedefi artık bunun peşinden gitmekti.  Altıda kalktı,yola koyuldu.

 

Koşarak sıraya girdi, iyi dedi kendi kendine, kalabalık idare eder, erken kalkan yol alır be! Dört saat sonra biletini aldı. Polis kuyruğu bozanları ufaktan dürtmüştü ama bu sefer yırtmıştı. Sevindi. Geçen sefer yediği copun acısı bir hafta sürmüştü çünkü. Annesi görmesin diye bayağı uğraşmıştı.

Her zaman kendini tutamadığı gibi coşku ile,bayram sevinci ile koşmaya başladı bileti sallayarak. Kapıları bazen erkenden açıyorlardı. Bismillah!! Şanslı idi bugün, demir kapıya yüklendi, zorlanmadan girdi içeri. Koşa koşa merdivenleri çıktı, kafayı uzattı, bomboştu. Şahane diye düşündü. Her zaman ”kutu”nun soluna geçiyordu çocuk. Annesinin dediğini kulağına küpe etmişti ”kalabalıklara çok karışma”, hem oradan herkesi görüyor, seyrediyordu. Biliyordu çocuk, bütün stadın kalbi ve ruhu orası idi. Görüş açım iyi dedi. Hem sahaya, hem oraya hakimim.

 

Dört beş saat daha geçti, koltuklar doldu. Vakit yaklaşıyordu. Bir saat sonra, başlamaya yakın, her zaman geldikleri saatte geldiler. En son elli kişilik bir grupla geliyorlardı. Tıknaz olanı sete, yanında 2 kişi ile başa geçiyordu. Ama en çok selamlanan diğeri idi. Sanki orada olmayan ama en çok sevilen. Kollarını açmayı sever, ”dinleeee”diye uyarırdı sürekli. Yirmi bilemedin, elli kişi hep oradaydı, başta, demirlerin üstünde. Diğerleri aynı çocuk gibi kendini oraya, ”ruha”ait hissedenler, onları takip ederdi. Dudaklarından çıkan her harf çok önemli idi, her kelime. Derken maç başladı, yanardağ patladı…

Çocuk büyüdü, bir senede 20 cm attı, 1.85 oldu. Kalabalıklara girmeye korkmuyordu artık. Kutuya yaklaştı, en dibe sokulmaya başladı hep. Şimdi simasını hatırlamadığı, tanıdıkları oldu. Sonra daha da öne doğru gitti. Bir iki deplasmana dahi gitti otobüs ile. Uzaktan seyrettiklerinin adını öğrendi, hatta bir iki sefer ellerini sıktı. Ne büyük mutluluktu! İsimleri ile okulda hava attı. ”Orada idim kardeşim. Bıraktı o tribünü. Çoluk çocuğa karışmış, duydum”, ”Gözümün önünde çaktı yumruğu, şerefsizim çaktı”.

 

Daha büyüdükçe şüphe duymayı öğrendi. Dedikodulara inanmaya, kimsenin masum olmadığına inandı. Zaten benden çok da büyük değil bunlar dedi kendi kendine. Hayat zorlaştı, ben zaten çok gördüm orayı demeye başladı. Uzaktan seyrederim ama rahat çıkıp girerim dedi arkadaşlarına. Para, iş önem kazandı. Gidenler gitti, kalanlar kaldı. Çekirdek yenen ama ucuz olan yere gitti iki üç sene. Kocaman pankart tepesine iner iken, büyük ve en kalabalık olan yerde idi çocuk. 25 sene olmuş dediler, dile kolay, onun kutlaması.

Sonra para kazandı çocuk, kimsenin sevmediği, pahalı olan yere gitmeye başladı. Sıkıcı idi ama, kimse yerine oturmuyordu. Sonra hep uzaktan gururla seyir etti. Hep hatırladı. Çocuğum olsa oraya götürür bırakırım dedi kendi kendine. Hayatı öğrensin diye götürürüm diye düşündü.

Bazen özleyip yakınlarına gitti ama eskisi gibi hissedemedi. Yok dedi kendi kendine, büyüdük gerçekten. Onlar da, ben de büyüdüm dedi.

O çocuk bugün 41 yaşında. Çarşı ise Otuz dört. ”Abiler”uzun yollardan geçtiler. Takım sahada yok iken onlar, bazen kusurları, bazen doğruları ile yıllara meydan okuyarak öyle yada böyle tribünü ayakta tuttular. ”Tribünde asla” dedirttiler. Hataları ve sevapları ile yürüdüler, küstüler, yargılandılar, ayrıldılar, geri geldiler. Arkadaşlarını gömdüler. Aynı bizim gibi, aynı sizin gibi, aynı insanoğlu gibi. Doğrular ve yanlışlarla yürüdüler.

Zaman değişse de, artık başka insanlar, başka bir çağ yaşasak da, her şeyin başı para, her şeyin başı ”ispat etmek”olsa da, onlar hala Türkiye’nin tarihinde yerini alacak olanlar. 50 yıl sonra sorulduğu zaman, ismi ilk söylenecek tribün, ruh, ne derseniz diyin yine onlar. Filmlere, kitaplara konu olmuş, olacak, efsane ÇARŞI onlar. Sevseniz de, sevmeseniz de, zaman zaman aynı onlar gibi onlara küsseniz de, kızsanız da İlker ağabeyin dediği gibi evin ”asi”çocuğu onlar, enişteler, yengeler falan bu niye geldi diyemez işte..

Umarım 11 maç kala enerjileri, doğru yönlendirmeleri ile şampiyonlukta pay sahibi olurlar. Zaman bir olma, birlik olma zamanı. Başka da kelama gerek yok. Sonrasına bakarız.

 

Cem Göncü/@cemgonc

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.