Yaşasın, Hükmen Mağlup Olduk!

Garip bir ay geçirdik. Bu yazıyı yıllar sonra okuyan birileri çıkarsa “Beşiktaş taraftarı kupadan elenişini coşkuyla kutladı” mealindeki bu satırların arkasında yatan hikâyeyi büyük ihtimalle merak edecektir. İçinde yaşarken bile bazen durup kendi kendime gülmeye başladığım tuhaf birkaç günün sonunda Beşiktaş, Fenerbahçe ile oynadığı -olaylar sebebiyle yarım kalan- kupa yarı final maçının kaldığı yerden seyircisiz devam etmesi kararına uymayacağını açıkladı ve sonrasında da bu açıklamanın arkasında durdu.

Benim bu konuya nereden baktığımı söylememe herhalde gerek yok. Sporda şiddetin normalleştirilmesinin, konunun “kan çıkıp çıkmaması” üzerinden konuşulmasının, “daha önce kafası yarılan ve maça devam eden Hocalar” listeleri açıklanıp Türkiye’de görev yapacak teknik direktörlerde aranan özelliklere “kafa travmalarına dayanıklılık” eklenmesinin bünyemde yarattığı tiksinmeyi kelimelerle ifade edemiyorum.

Birilerinin TV ekranlarına çıkıp; yaşananların “rutin”, verilen hasarın “minimal” olduğunu hararetle savunanlara “rakip teknik direktörü kafasına çakmak atıp yere düşürdükten sonra ‘ne kadar hasar verdiğiniz’ konusunda söz hakkınız olduğuna bu kadar gönülden inanmayı nasıl başarıyorsunuz?” diye sormasını isterdim.

Bunun tam aksine; “Evet, çakmak attık ama bizce kafasını tam yaramadık” savunmasının Beşiktaşlıların yüreklerine su serpmemesine hayret eder gözlerle bakıldı.

Aynı şekilde en nihayetinde sportif bir karar olan bir maça çıkıp çıkmama meselesinin yolunun dönüp dolaşıp “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” retoriğiyle kesişmesi de ağzımda kötü bir tat bıraktı. 41 yaşındayım. Bu coğrafyada birlik ve beraberliğe ihtiyaç duymadığımız bir döneme denk gelmedim. Sizler için büyük bir yıkım olmayacaksa, mümkünse devletin bekasını düşünmeden futbol seyredebilmek istiyorum.

Yaşanan; ülkedeki seçim atmosferinin, kumpasın, sızdırılan doktor raporlarının ve 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası adaylığımızın konuşulduğu ama “Türkiye’nin en kariyerli teknik adamlarından birini, ailesinin ve milyonların gözleri önünde, tribünden atılan cisimlerle saha kenarında iki kez yere yığdık. Acaba futbola dair bir şeyleri yanlış yapıyor olabilir miyiz?” sorusunun zinhar akıllardan geçmediği bir süreçti.

En acıklı olan ise; konu ne olursa olsun nerede durduğumuzun baştan belli olduğu ve sonradan eriştiğimiz herhangi bir bilginin de durduğumuz yeri değiştirmediği, izan ve insafın nefes alacak oksijene ulaşamadığı için boğulup gittiği bir futbol atmosferimiz var.

Yaşanan olaylardaki takımların formalarını değiştirsek, kitlelere ulaşma lüksü olan yazarların, gazetecilerin ve yorumcuların %90’ının da konuya dair söylediklerini birbirleriyle değiş-tokuş edeceklerine, argümanların aşağı yukarı sabit kalıp, argümanları dile getiren tarafların değişeceğine inancım tam.

Bulunduğu yere doğru bildiğini değil, “temsil ettiğini camianın faydasına gördüğünü” savunmakla geldiğini düşünen kullanışlı kişilere, o camianın duymak istedikleri dışında bir şey söyletemezsiniz.

Bir başka deyişle, Upton Sinclair’in dediği gibi; “Geliri bir konuyu anlamamasına bağlı olan insanlara o konuyu anlatamazsınız.”

Hadi ben gayet önemsiz bir adamım. Ettiğim lafın sabun köpüğü kadar değeri yok. Peki binlerce gencin ne diyecek diye ağzının içine baktığı deve dişi gibi adamlar, koskoca Şenol Güneş’e “tiyatrocu” imaları yaparken “bende bu lafları edecek sıklet var mı?” diye kendilerini hiç mi tartmadılar?

Benim sponsorlar darılır derdim olmadığı için rahatça yazayım; reytingi üçüncü sınıf yerli dizilerle yarışamayan bir kupadan devşirilecek zafer için iki camiayı birbirine bilerken hiç utanmadılar mı? Yarın camialar arasında yarattıkları bu “düşman hukuku” atmosferi birilerinin canını yakarsa, en öne düşüp “nasıl bu hale geldik?” diye “düğün evinin tefçisi, ölü evinin yasçısı” gibi yalandan dövünürken yüzleri kızarmayacak mı?

Bence hiçbir şey olmayacak. Yine bir gün 65 yaşındaki teknik direktöre “liseli kız gibi davranıyor” diyecekler, hemen ertesi gün de “Türk futbolu izlenmiyor, bu işe önlem alınmalı” diye fikir beyan edecekler. Sunucu arkadaş da saf saf “Peki, bu işler nasıl düzelir?” diye soracak. Onlar da bilgi ve kalitelerinden süzdükleri altın damlaları bahşedip, düşünce dünyamıza yeni pencereler açacaklar.

 

Cem Fante

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.