Ülke Futbolu Değil, Futbolumun Ülkesi

Sinemada bir filmi sakince seyrederken, birlikte geldiğiniz kişi bir anda hıçkırarak ağlamaya başladı mı hiç? Siz; bir ona, bir karşınızdaki büyük ekrana şaşkınca bakarken, ağlayan kişi de sizi “bu arkadaş meşe mi çam mı acaba?” der gibi süzdü mü? İşte futbolun romantikleri ve realistleri birbirlerine biraz böyle bakıyorlar.

Seyrettiğimiz şeyin “sadece” bir oyun olması aslında kimsenin işine gelmiyor. Neticede çoğumuz yetişkin insanlarız ve “alt tarafı bir oyuna” bu kadar anlam yüklemeyi kendimize yediremiyoruz. İşin içinde mutlaka bir tarih, bir hikaye; oyunun içinde bir anlam aramamız bundan. Ve ister inanın, ister inanmayın; oyunun içinde – kazanmak kaybetmekten öte – bir mana var gerçekten; hem de, sizin kim olduğunuza dair, kapılar açan cinsten.

Realistler ile romantikleri ayıran kazanmaya ve kaybetmeye bakışlarındaki farktır öncelikle. Futbolun realistleri kaybetmeyi bir zayıflık belirtisi olarak görürken, romantikler bu mutsuzluğa daha kaderci yaklaşır. Beraber bir yolculuğa çıkılmıştır, bazen gülüp bazen ağlanacaktır elbet. Realistler hedefi ve ona varıp varamadığınızı, romantikler “yolculuğun” kendisini önemser. Tabii ki bu da çevremizdeki her şey gibi, siyah-beyaz diye bu kadar net birbirinden ayrılmaz. Gerçekten de grinin elli tonu vardır.

Mesela ben hayatın genelinde rakamların ne anlattığına ilgi duyarım. Bu ve bana “herkesin kabul ettiği doğrular” diye dayatılanların altında ne var diye bakma inadım; futbol ekonomisi üzerine konuşanlarla girdiğim tartışmalarda çok işime yarıyor. Şüpheci yanım kötümserliğimden. Genel düşüncenin aksine ben, insanların çoğunluğunun bir konuda ittifak etmesinin, o olgunun doğruluğuna dair önemli bir şüphe yarattığına inananlardanım. Yani çoğunluğun “bu doğrudur” diye sarıldığı ne görsem, “bu kadar kişi birden doğru dediğine göre bir sıkıntı var, acaba nerede yanılıyorlar” diye bakmaya başlıyorum. Anlayacağınız; sayısal düşünen, kötümser, şüpheci ve kendisini kitlelere hitap eden konuların ters tarafında bulan biriyim. Ama Beşiktaş’ı seyrederken her şey değişiyor.

Ne sahadaki oyuncularımızı “top süren fiyat etiketleri” olarak görebiliyorum, ne de taraftar kalabalığının içinde ortak düşünce, istek ve beklentilere sahip olmak beni rahatsız ediyor. Mutluluğu, nabzımın büyük Beşiktaş organizmasının nabzına uyduğu anlarda buluyorum. Büyük bir yap-bozun uyan minnacık parçası olmanın huzuruyla, Beşiktaşlıların arasında kendimi “yerimde” hissediyorum.

Benim için bu; içine doğduğum değil, seçtiğim aidiyetime sıkı sıkı yapışmam demek.

Diğer aidiyetlerimde olduğu gibi Beşiktaşlılığımın da bir inanç sistemi, geçmişten gelen dostları ve düşmanları, kendisine ait bir folklörü, şarkıları, türküleri, tarihi ve efsaneleri var. O da bazen kazandığımdan payını alıyor ve beni savunmaya çağırıyor.

Teşbihin nereye gittiğini herhalde anlamışsınızdır. Beşiktaş benim seçerek vatandaşı olduğum bir büyük ülke ve “sevinçte ve tasada birlik” esasında bir araya gelmiş milletinin bir parçasıyım.

İnsan nasıl gurbette anlarsa vatanının değerini ve sızlarsa burnunun direği, ben de ayrı kalınca öyle özlüyorum.

Beşiktaş’ın hakkını savunmayı ve geçmişinde yaşadığı haksızlıklara olan öfkenin diri tutulmasını, tarihi tekerrür ettirmemek adına önemli görüyorum.

Birey olarak tek tek taraftarları değil ama bir araya geldiklerinde dahli olmasa da yıllarca hakkımızın yenmesine göz yuman camiaları Beşiktaş’ın düşmanları kabul ediyorum.

Beşiktaş’ın daha iyi olması için fikir üretmeye, o iyiyse benim de iyi olduğum bir kader birliğine katkı vermeye çalışıyorum.

Büyük bir çınarın köklerinden çıkıp, toprağın derinliklerinde farklı farklı yerlere uzanan çokça kılcal damar nasıl çalışırsa, ben de pek çok Beşiktaşlı gibi, tutunup beslendiğim yerden bir geri besleme yapma gayretindeyim.

Yani gerçekten de Beşiktaş’a Avrupa’dan Vahşi Batı’ya göç edip, orada yeni bir dünya kurmaya, yepyeni bir ülke yaşatmaya çalışan insanların çabası ve tutkusuyla bağlıyım.

Beşiktaş’ın tarihi, değerleri ve armasıyla yepyeni bir coğrafyada, ihtişamlı yeni sınırlara sahip, görkemli bir düş ülkesine dönüşmenin eşiğinde olduğuna inanıyorum.

Oraya nasıl ulaşılacağı ve oraya vardığımızda neye dönüşmemiz gerektiğiyle ilgili de kendi fikirlerim var.

Sözün özü, yeni ve görkemli coğrafyalarda ya da kökünü saldığı güncel yerinde, Beşiktaş benim her köşesinde kendimi evimde hissettiğim “memleketim”.

Benim ve bana benzeyen Beşiktaşlıların, işte bu her şeye karşı katı realist, Beşiktaş’a karşı romantik yanımız bundan ileri geliyor. İnsan nasıl ülkesinden şikayet ederse zaman zaman, kızarsa omuz omuza üzerinde yaşadığı halkına ve yine de çok severse içten içe, benzer haller içindeyiz.

Bazen küsüyoruz, bazen eleştiriyoruz, çokça birbirimizi yiyoruz ama aynı sevdaya mahkumuz hepimiz.

Hepimiz kendince “Beşiktaş nasıl daha iyi oluru” bulmanın, o çıkışa katkı vermenin peşindeyiz.

“Kim daha çok seviyor?” diye kavgalarımız, “aman zarar gelmesin” diye uyarılarımız.

Nelerin doğru gittiğine, nelerin yanlış yapıldığına dair fikirlerinde, “aşılamayacak farklılıkları” var çoğumuzun birbirinden.

Beşiktaş milletinin politik yelpazesini oluşturuyoruz ve tehlike kapıya dayanmadıkça çok da bir araya gelemeyiz ama kimse kimsenin Beşiktaşlılığını tartacak terazi kendi elinde sanmadıkça biraz itişir, biraz didişir gül gibi geçinir gideriz.

Yalnız bir mesele var.

Şahıslar eleştirilemez değildir. Hatta eleştirilmeleri sağlıklı bir yapının oluşması için, hayalimizdeki düş ülkesini kurmamız için gereklidir de. Yönetenlere koşulsuz bağlanmayı, neyi yönetiyor olurlarsa olsunlar, kendime zul sayarım. Kutsal olan ve korunması gereken, başımızın tacı Beşiktaş’tır. Mevkilere talip olanların, talip oldukları makamları o an yönetenleri ya da beraber aday oldukları rakiplerini yıpratmak için, hafiften faul yapmaları da –bana göre olmasa da- politikaya girerek başınıza gelmesini kabul ettiğiniz, işin meşrebine uygun durumlardandır. Fakat iş yönetenlere zarar vermek için Beşiktaş’a zarar vermeyi, onu değersizleştirmeyi göze almak noktasına gelirse; konuşacak, tartışacak bir ortak zemin bulamayız.

“Beşiktaş ülkemin” sınırlarına ayak bastığınızda, düşmanımın dilinden konuşuyorsanız, konuşacak bir şeyimiz kalmadı demektir.

Beşiktaş’ta; istenmedikleri halde koltuklarına geri dönmek için mücadele edenler ya da arzu ettikleri koltuklara ulaşmak isteyenler, bu yolda neyin mübah olduğunu iyi tartmalı.

Beşiktaş’ı yönetme hırsı, Beşiktaşlılığınızı kaybetmenize sebep olmasın.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.