Transfer

Son lig maçımızı kaybettik ve moralsiziz ama ülke gündemi de sanki “sizi kafaya taktım oğlum, hepinizi delirteceğim” der gibi ilerliyor. Mecburen kendimizi yine Beşiktaş’la ilgili meselelere attık. Bu aralar takımımızla ilgili konuşması en keyifli konu ise transfer. Duyumculardan rol çalmak gibi bir hevesim yok. Ben mevzunun biraz, “bunlar üzerine düşünmeden daha mutluydum” diyeceğiniz kısmıyla ilgili yazıp, sizi kendimden soğutmak istedim.

Daha iyisini istemek insan doğasında var. Yeni telefonumuzdan aldığımız mutluluk, bir üst modelinin çıkacağı haberine kadar sürüyor. Tüketmeyi seviyoruz. Böyle yaratıldık ya da böyle alıştırıldık, artık fark etmez; “elindekiyle mutlu olmaya çalış” diyeni düşman biliriz.

Yani bu transferler yapılacak. Bunlar üzerine de elbet konuşulacak. Ama konuşmalar nasıl yürürse yapıcı olur biraz onun üzerine düşünmek lazım. Yaşama sevincinizi yok ettiğimin farkındayım. Ben yandım, siz de yanın istiyorum.

Hayatta hiçbir konuya “büyüklerimiz her şeyin en iyisini bilir” diye bakmadım. Böyle bir düşünce tarzını da azıcık olan aklıma hakaret sayarım. Birinin bana gözümün önünde olan şeyleri yorumlamasını ve konuyla ilgili ne düşünmem gerektiğini söylemesini beklemedim hiç. Olaylara bakıp, önüme gelen verileri değerlendirip, kendimce sonuçlara varmayı tercih ettim.

Bunun iki istisnası var. Önüme gelen verileri analiz etmeye bilgim yetmeyebilir. Mesela “İstanbul’da havadaki karbon monoksit ölçüm değeri 10ppm yükseldi” diye bir veri görürsem, gidip yoğurt yemeye başlamam. Önce konunun uzmanı bu veriyi nasıl yorumluyor diye bir bakarım.

Bir de elimde olayı analiz etmeye yetecek bilgi olmayabilir. O zaman da bilgiye ulaşmaya, gördüğümü anlamlandırabilmek için gerekenleri öğrenmeye çalışırım.

Bir üçüncü istisna daha var aslında. O da her konuda bir fikrim olması gerekmediğini bilmek, ama siz de kabul edersiniz ki, bu noktada artık hepimiz için çok geç.

David Easton diye rahmetli bir dayı var. Kendisi futbolcu değildi. Politika biliminde sistem analizlerinin babası sayılır. Karar alma mekanizmasını anlatırken “kara kutu” benzetmesini yapan kişidir. Dışarıdan baktığınızda, hükümetler de, kulüpler de aynı şekilde işler. Bir taraftan “talepler ve destekleyenler” etki yaparlar, bu isteklerin hepsi bir “kara kutunun” içine, yani karar alma mekanizmasına girer, kutunun içinde neler olduğunu görmeyiz. Öteki taraftan da bir karar çıkar. Kararın bizde yaratığı etkiye göre talep ve destek değişir ve süreç tekrar başlar.

Avrupa Parlamentosu’nda da karar alınsa, bir kulüp oyuncu transfer kararı da verse yaşanan süreç kabaca budur.

Yani bizim taraftar olarak baskılarımız, oyuncuların ve oyuncu temsilcilerinin talepleri/pazarlamaları, scout ekibinin verileri, Hoca’nın istekleri, hatırlı abilerin ve gazetecilerin gazlamaları kulübün bacasından içeri giriyor. Biz içeride ne olduğunu görmüyoruz, kapıdan Ryan Babel çıkıyor.

Sonra biz, menajerler, hatırlı tayfa ve gazeteciler; çıkan oyuncu üzerine, işimize gelip gelmemesine göre, tepki verip pozisyon alıyoruz ve diğer transfer için baskı kurulmaya başlanıyor.

Beğenin ya da beğenmeyin süreç bu. Peki, bu süreci olabilecek en iyi şekilde yönetmek nasıl olur?

İşin kulüp kısmında yapılacaklar var. İç mekanizmanın kara kutu olmaktan çıkıp mantık ölçülerinde şeffaf olması gerek. “Şuralara oyuncu alacağız” dendiği zaman bunun Hoca’nın kararı olduğundan emin olmalıyız. Hoca, atıyorum, bir de sağ bek istiyorsa; hem bu, hem de “sağ bek almasak da olur” kararını veren kişi bilinmeli. “İşler kötü giderse sorumluluğu birine yıkarım” diye düşünen karar verici olmaz. Bu kararları veren kişi gerekirse hesap da vereceğini bilmeli.

Yapılan oyuncu tercihi için de aynı şey geçerli. Kararın arkasında bir futbol aklı olduğuna ne kadar inanırsak, gelen transferin kabul görmesi de o kadar kolaylaşır. Mesela yöneticilerin tribünde seyrederek oyuncu ile ilgili kararı vermesi fikri beni çok korkutuyor. Sürecin içine Hoca ve scout ekibi ne kadar çok dahil edilirse, o kadar iyi. Yönetici “scout ekibi benden iyi mi bilecek” diye düşünüyorsa, yöneticiden daha iyi bilecek bir ekip kurulur, scout ekibi kavramı devreden çıkarılmaz.

Bu bütçeler içinde ve istenen bölgelere oyuncu seçimlerinin nasıl yapılması gerektiği başlı başına ayrı bir yazı konusu, şimdilik bir kenarda dursun.

Geldik taraftar kısmına, transfer sürecinin doğru yönetilmesi için, biz nasıl katkı verebiliriz?

Anlamadığımız konularda (öyle bir konu olmadığını biliyorum ama hani mesela) uzmana güvenmekle başlayabiliriz.

Takıma 8 transfer isteyen mi ararsın, aynı bölgeye iki transfer isteyen mi; seç beğen al. Burada kriterimiz ve talebimiz tek olmalı. Hoca’nın eksik gördüğü yerler.

Aynı fikirde olmayabilirsiniz, ama Hoca’yla aynı fikirde olmamanızın bir şekilde Hoca’nın yetkinliği hakkında ipucu verdiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Sizin kişiliğiniz hakkında ipucu veriyor.

İkinci bir mesele, imkansızı istemek.

Çok kolay bir şekilde, Beşiktaş’ımızın transfer bonservis bütçesinin; oyuncu satmadan iyimser bir hesapla 5 milyon € seviyesinde olduğunu, oyuncularımıza ödeyebileceğimiz toplam maksimum maaşın da 55 milyon € olduğunu öğrenebilirsiniz.

Yani Falcao falan gelmeyecek. Siz “ver Kerim’i, al Falcao’yu” falan yazdıkça ben yaşamaktan soğuyacağım o kadar. Bu da sizin için az bir kazanç olmayabilir, ama Beşiktaş’a faydasız.

Üçüncü mesele; oyuncuların, fiyat etiketine yazılan tutar kasaya ödenerek alınan, bir raf ürünü olmadığını kavrayabilmek.

Bir oyuncunun 2 milyon euro’yu kabul edip Marsilya’ya gitmesi, “biz de aynı parayı versek alabilirdik, elimizden kaçırdık” anlamına gelmez. İnanmayacaksınız ama daha az kazanarak İstanbul yerine Marsilya’da yaşamayı tercih edecek futbolcular var dünyada. Transfer “para – çokomel” eğrisindeki “parayı ver = çokomeli al” denkleminden biraz daha komplike bir mevzu. İçinde insan tercihleri faktörü var.

Bütün bunları yazmamı yanlış anlamayın. Taraftarın transfer üzerinde söz sahibi olmaya hakkı vardır, hatta bana kalırsa bu hak herkesten de fazladır. Fakat talepler anlamsız/imkansız oldukça, taraftar kontrat altındaki futbolcuyu göndermek çok basitmiş gibi “gönder Abou’yu al Falcao’yu” falan dedikçe, fikrimiz kolay göz ardı ediliyor. İçimizde saçmalayanlar ne kadar fazla olursa, taraftarı dinlememek o kadar savunulabilir oluyor. Taleplerimizi, imkanlarımız ve ihtiyaçlarımız dahilinde ulaşılabilir hedefler göstererek, kabul ettirebilmemiz zorlaşıyor.

Oysa bütün bu fazla gelen fikirlerimizi sağa sola üfürme işlerini bırakıp, hepimizin olmasını istediği bir transferin gerçekleşmesi için kampanya düzenleyebilirdik:

ETO’YU ALIN!

 

Cem Fante / @johncelinefante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.