Ne Anlıyorsunuz?

Kendimi hiçbir yere ait hissedemedim. Çoğu insanda var olan kök salma içgüdüsü, bana uğramamış. En aşina olduğum sokaklarda bile beni yabancı gibi gezdiren, bir zihinsel bağlantısızlık ile doğmuşum. Gittiğin her yere kendini de götürdüğün için, nerde olsan değişmez bir gurbet.

Belki insanlardan ve onların aktivitelerinden -hadi sizleri üzmemek için yüzde doksanından diyeyim- duyduğum hoşnutsuzluk hali; yaşadıkları semtlere, içlerine doluştukları binalara, işgal ettikleri mahallelere ya da açtıkları dükkanlara duygusal anlamlar yüklememe mâni oluyor. Belki de düz ruh hastasıyım. Her halükârda “Bak burası çocukken ekmek aldığımız fırın” şeklinde heyecanlanıp, gözlerim parlayarak bir yeri işaret etmek hiç nasip olmadı. Evler, okullar ve semtler; bir sonraki trene binmek için beklenen platformlar gibi, içindeyken bile geride bırakacağımı bildiğim, geçici mekanlar olarak kaldı.

Böyle bir ruh haliyle yaşamanın, tutunduğun şeyleri bırakamama gibi bir yan etkisi var. Hayat yolculuğunuzda ne kadar az anı biriktirdiyseniz, biriktirdiklerinizin özgül ağırlığı o kadar fazla oluyor. Belki okul günlerinizi hatırlayıp iç çekmiyorsunuz, sahil gazinolarını hasretle anmıyorsunuz, gittiğiniz rüya tatil aklınızda yer etmiyor ama neyi severseniz de çok seviyorsunuz işte. Yokluğu burnunuzun direğini sızlatıyor.

Aşağı yukarı on yıldır selamlaştığınız adamın adını kesinlikle aklınızda tutma ihtiyacı hissetmiyorsunuz da, Beşiktaş’ın ilk hatırladığınız şampiyonluğunu hiçbir travma unutturamaz mesela.

Kendiniz için girmeyeceğiniz kavgalara onun için girer, “bana desen belki kaldırırdım da keşke bunu demeseydin” dersiniz.

Kötü gününde acısı içinize çöker, ama derdinize derman değil beraber üzülecek dert ortakları ararsınız. Başa gelen belası bile, paylaşıldıkça güzelleşen cinsindendir.

Çevrendeki onca acı, üzüntü ve yokluğun içinde bunu önemsemeyi mi seçtin deseler; anlatılacak, rasyonalize edilecek, açıklanabilecek bir duygu bağı değildir. Ama yeri gelir onca acının, üzüntünün ve yokluğun içinden ona tutuna tutuna çıkarsınız.

Benim Beşiktaşlılığım; bu hayatın yaşandığı haliyle kavgası olan bir adamın, savunmak zorunda olduğu mevzidir.

Neden değer yüklendiğine anlam veremediği onca basitliğin arasında, önemini temsil ettiklerinden alan bir ışığın peşine düşmektir.

Uykusuz gecelere hazır olmak, kalabalıklara karşı durmaktır. Cesarettir. Daha sık üzüleceğini bile bile zoru seçmektir.

Korunmaya değecek birkaç şey varsa; adalet, alın teri ve asalet hala bir şeyler ifade ediyorsa, inandıklarınızı size ne verdiğine göre değil ne hissettirdiğine göre seçiyorsanız, dertliyseniz, yaralıysanız ve umudunuz giderek azalıyorsa, iyilerin hep kaybetmesinden yorulduysanız; Beşiktaş kazanmaya bir yerden başlamanın adıdır.

Yani bu sevgi çok tartışmaya açık, laubaliliği kaldırır, hobi olarak kabul edilebilecek, savunma vermek zorunda hissettiğimiz, pazarlığa tabii, taviz verilebilecek, geri adım atılabilecek bir konu değildir.

Mesela “Bir Beşiktaş’ımız var gücü yeten gelsin alsın” dememizdeki inanç, bizden neyi istediklerinin farkında olmadıklarını bilmektendir. Yani belki dünyayı kurtarmak değildir ama güçlünün değil haklının yanında saf tutmak da hiç de az şey değildir.

Beşiktaşlılık, futbol gibi basit bir konunun hayat memat meselesi haline gelmesidir.

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.