Ligimizin Kalitesi

Dün futbol yorumcusu bir arkadaş, Survivor’ı ligimizle karşılaştırarak, Survivor izlemenin daha zevkli olduğunu söyledi.

Bu konuşmanın bir benzerini maaşlı yönetici Levent Nazifoğlu, yayın ihalesi sürecine giderken, Galatasaray’ın oynadığı kötü futbol üzerine “ne yapalım ligimizin kalitesi bu” şeklinde yapmıştı.

Futbol sisteminden beslenen insanların; spor kanallarının, profesyonel yöneticilerin, gazetelerin ve basın mensuplarının; tüketiciyi yani biz taraftarları, sattıkları ürünün kalitesiz olduğuna ikna etmeye çalışmasının, ne boyutta bir akıl tutulmasını işaret ettiğini geçiyorum.

Ezberi bozulunca saçmalayan insanlarla ilk kez karşılaşmıyoruz.

Yöneten, yayınlayan ve yorumlayanların ürünü güzelleştirmek için ne fikrinin ne de niyetinin olduğu bir sistemde, tek çıkış yolunu heyecan pompalamak olarak görmeleri de tahmin edilebilir bir acizlik.

Ligimizde oynanan futbolun kalitesizliği ve seyir zevkinden uzak olması meselesinin, futbol eko-sistemimizin üzerine kurulmaya çalışıldığı takımlar başarısız olunca hatırlanması samimiyetsizliği de beklemediğimiz bir şey değil.

Futbol düzeni denilip geçilen yozlaşmış yapı ile yıllardır süren mücadelemizin başlangıç noktası da zaten bu aymazlıklardı.

Bizim futbol sistemimizle olan kavgamız, en azından bu güne kadar iki sebebe dayanıyordu.

  1. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın tek pazarlama yöntemi olarak bilinen heyecanı sürdürmek adına suni olarak şampiyonluk yarışında tutulmak istenmesi.
  2. Tüm gayretlere rağmen bu gerçekleştirilemezse, sezonun hikayesinin onları geride bırakan takımlar üzerinden değil, geride kalan renkli takımların hataları, hakem ve federasyon oyunları üzerinden anlatılması.

Futbol ortamını oluşturan aktörlerin; sanki bu, seyircinin düzeltebileceği bir şeymiş gibi, ligin halini bize şikayet etmeleri aslında önemli bir gösterge.

O fikir önderi diye ortaya atılan adamlar, sadece içgüdüyle ortada bir problem olduğunu sezebilecek yetideler. Sorunu analiz ve teşhis etmek çaplarını aşıyor. Daha sorunun ne olduğunu anlamayan insanların da sorunun çözümüne katkı vereceklerini düşünmek fazla iyimser bir beklenti olur.

Biz ise biraz kendi derdimizle uğraşmaktan, biraz da futbol düzenimizde değişiklik yapmanın ortamı olgunlaşmamış olduğundan, bütün enerjimizi yukarıda saydığım iki dertle mücadele etmeye ayırdık.

Ama artık futbol endüstrisi başka bir yere gidiyor.

Yatırılan ve ortada dönen paralar, zarara atıp unutulacak tutarlar olmaktan çıktı. Üstelik taraftarlar da, yabancı liglere erişim kolaylığı sayesinde, nelerden mahrum bırakıldıklarını daha net anlıyor.

Artık bu; yorumcusu sıradan, futbolu ilkel, yönetenleri vizyonsuz ve teknik altyapısı yetersiz ligde değişiklik şart.

Bunu yapabilmek için de öncelikle sorunu doğru tanımlamak gerekiyor.

O zaman başlayalım.

Dünyanın karmaşıklığını daha küçük ve basitleştirilmiş bir ölçekte açıklayabilmek için modellemelerden yararlanır.

Dış ticaret üzerine bir teori hazırlayacaksanız; bunu önce, birer ürün yetiştiren iki ülkenin var olduğu teorik bir dünya hayal edip, orada test edersiniz.

Bu hayali dünyayı idare eden kuralları yaratırken, bir başka deyişle; modelinizin teorik çerçevesini çizerken; belli varsayımları, parametreleri ve ön kabulleri beyan edersiniz.

Yani, basitleştirme amacıyla yaptığınız model, mesela sadece muz yetiştiren ve sadece buğday üreten iki ülkeden oluşan bir dünyayı anlatır.

Bu dünyada muz ve buğday hep aynı fiyata mal olur. İnsanlar sadece bu iki ürünü üretmekten hiç bıkmazlar ve sırf bu iki ürünü yedikleri için kötü beslenmekten ya da bu hayali hayatın monotonluğundan ölüp gitmezler.

İşte bazen ben, futbol ortamımıza baktığımda, akli melekeleri kısıtlı birinin kurduğu bir modelin içinde yaşadığım hissine kapılıyorum.

Model üç temel varsayım üzerine kurulu:

a) Türkiye’de futbol ekonomisi; kulüplerin, medya patronlarının ve yayıncının değil, sadece futbol oynayanların, onları temsil edenlerin ve medya çalışanlarının para kazanabileceği bir büyüklüktedir.

Federasyon yayıncıdan olabildiğince çok para koparır.

Yayıncı kaptırdığı parayı geri almak için eldeki para ödeyen aboneye yüklenir ve ürüne olabildiğince çok reklam bindirir.

Spor medyası ya “zaten sahip olunan günlük gazetelerin spor sayfaları mecburen var, oradaki istihdam boşa gitmesin” diye ya da bu tür medya organlarına sahip olmanın verdiği gücü başka iş alanlarında kullanmak için vardır.

Spor medyasının para kazanması mümkün değildir. Batmaması da C şıkkına bağlıdır.

b) Türkiye’de futbola para harcayanların %60’ı Fenerbahçeli ya da Galatasaraylıdır. Futbola para harcayan kişi sayısı ve bu dağılım değişmez.

c) Fenerbahçeli ve Galatasaraylı taraftarlar oynanan futbolun kalitesinden bağımsız olarak, duymak istedikleri söylendiği ve şampiyonluk heyecanları sürdüğü sürece mutlu olurlar ve bu düzeni ayakta tutan parayı harcamaya devam ederler.

Bu varsayımlara kim itiraz etse gazete ve TV çalışanları “biliyoruz da konuşuyoruz” havalarında, şöyle bir geri yaslanıp “bu ülkede tirajları Fenerbahçe ile Galatasaray oynatır” diyor.

Biraz kafası çalışanı hemen 2 milyon Lig TV, 2,5 milyon Passolig sahibi olduğunu söyleyip pastanın küçüklüğünden dem vuruyor.

Peki, ben de size bir iki rakam vereyim.

Türkiye’de 18 yaş üstü nüfusun %97,5’i sorulduğu zaman bir takım aidiyeti söylüyor.

Bunların %60’ı takımının bir kere de olsa maçına gittiğini, %50’si bir adet de olsa lisanslı ürün aldığını beyan ediyor.

Araştırmanın örneklendiği nüfusun ülkemizdeki karşılığı 55 milyon kişi.

Yani Türkiye’de 15-18 yaş arasını da katarsak 30-35 milyon futbola bir kere de olsa parası geçmiş ya da geçme ihtimali yüksek insan dolaşıyor.

Onları bu kümeden alıp 2-2,5 milyonluk düzenli para harcayan kümeye ekleyememek sizin kabahatiniz olabilir mi?

Ya bütün futbol endüstrisinin etrafında şekillendiği varsayımlar bir sebep değil sonuçsa.

Ya futbola düzenli para harcama potansiyeli olan kişi sayısı 2,5 milyon olduğu için düzen böyle değil de, bu düzen böyle olduğu için Türkiye’de futbol 2,5 milyonun eline bakıyorsa?

Türkiye’nin büyük ve efektif bir futbol ülkesi olacak potansiyeli varsa da futbolun bütün bileşenleriyle siz beceriksiz, vasıfsız, vizyonsuz ve dünyadan bihaber olduğunuz için bu vasatlığa mahkum kaldıysak?

Ya futbol ekonomimizin bir tek bizde görülen, dışarıdan kimsenin çözemeyeceği, uluslararası doğruların uygulanmasına uymayan dinamikleri yoksa?

Bu soruların cevapları aslında bence malum.

Böyle durumlarda aklıma okuduğum bir Zaytung haberi geliyor.

Hazırlanan fake haberde önünde kuyruklar oluşan bir sokak pilavcısıyla röportaj yapılıyor.

Haberci büyük bir hevesle “bu pilavın sırrı nedir?” diye sorunca, pilav satıcısı gülümseten bir cevap veriyor:

-Pilavın bir özelliği yok. Pilav normal pilav. Bence siz geri zekalısınız.

Devam edeceğiz.

.

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.