İletişim

Sessizlikten korkan insanlar çok canımı sıkar. Evde yalnız ya da karanlıkta falan değil. Sizinle bir mekana sıkışmışken, hiç durmadan konuşmak zorunda hisseden insanlar. Kelimeleri, düşünme fırsatı verip hakkında fikir oluşturmanıza engel olmak ister gibi, ardı ardına eklerler. Cümlelere, nereye varacağını bilmeden, sadece oluşacak boşluğu doldurmak için başladıklarını hissedersiniz. Paylaşmak istediklerinin sıradanlığı kadar bunlarla ilgileneceğiniz beklentisi de sıkar canınızı. Bir süre sonra dinlermiş gibi yapmanız bile zor gelir. Zihninizde susması isteği öyle kuvvetli yankılanır ki, rol yaparken bir yandan önemsediğiniz başka bir şeyi düşünmeye yer kalmaz.

Oysa ben aslında bir şey dinlemeden uyuyamam bile. Beynimin koşturmasını kendi kendime kapatamadığım için, iç sesimi duymayacağım bir konuşmaya dikkatimi vererek dalarım uykuya. Belki de bu alışkanlık, günlük genel geçer konuları değil, daha temel meseleleri düşündüğünüz gece saatlerinde, kendimle baş başa kalma korkumdandır.

Sebebi ne olursa olsun, böyle bir “bilgiye sesle ulaşma aşinalığım” olmasına rağmen, ne duymak istediğim konusunda seçiciyim işte. Bana anlatılanlarla benim öğrenmek istediklerim bir yerde kesişmiyorsa, ilgim çabuk dağılıyor. Zamanın ruhu gereği, ulaşmak istediklerimizin bu kadar parmaklarımızın ucunda olması, kulaklarımızı işgal etme rekabetini arttırdı belki de. İnsanlara ve konuştuklarına, telefonda anlatmak istediğimiz olaylar ve dinlemek istediğimiz şarkı listesinin önündeki engeller gibi bakıyoruz.

Üstelik neyi ne zaman duymak istediğimiz konusunda da hassasız. Mesela ben, uyku hapım diyebileceğim spor podcastlerinin eski bölümlerine katlanamıyorum. Teoride, alt tarafı “bir ses olsun” diye açılan programın bayat haberler barındırması kulağımı tırmalıyor. Ya da bazen, ne kadar önemsersem önemseyeyim, ciddiye aldığım ve merak ettiğim bir fikir insanını dinlemeye, ruh halim müsaade etmiyor.

Fakat tüm bunların bir istisnası var. Beşiktaş ne dese kulak kesiliyorum. Tatava Cengiz’in ruhu şad ediliyor, benim gözlerim doluyor. Evlilik yeminini tazeleyen yetmişlikler gibi, bize neden sevdiğimizi hatırlatan her mesaj bağımızı güçlendiriyor.

Kalabalıkların dikkatini ortak duyulan sevginin merkezine yöneltmiş olması çok normal aslında. Normal olmayan; oradan sesin çok nadiren, çok kısık ve çok sıradan çıkması.

Bazen içimden kulübün içinde koşturup, “bizi anlamıyorsunuz” diye bağıra bağıra ergenler gibi kapıları çarpmak geliyor.

Sizi anlamaya, sevmeye, affetmeye ve size inanmaya hazır milyonlar var dışarıda. Duyulmak ve değer verildiğini hissetmek, onların önem verdiklerinin sizin de önceliğiniz olduğunu bilmek istiyorlar.

Hafta sonlarını futbola ayıran insanların takımı değil Beşiktaş taraftarının çatısı olduğunuzu anlamanızı bekliyorlar. Maç günü verebileceği parayla tartılan değil, her gün yaşanan bir Beşiktaşlılık bizimki. Bize dert anlatan, iç döken, haberiyle hasretimizi gideren, üzüntümüze ortak olan, beraber sevinmeyi bilen, bizim canımız yanınca bağıran bir iletişim özlüyorlar.

Bizimle konuşulsun, çocuk kandırır gibi değil, dürüstçe, mertçe konuşulsun ama konuşacaksa biz de sizi seviyoruz demeyi bilen biri konuşsun diyorlar.

Çok derdimiz var, hiçbiri bu ayrı düşmüşlük hali kadar canımıza yakmaz. Her şey unutulur, bizim gönlümüzü almayı bilmemeniz unutulmaz. Her derdimizi çözeriz de, bize “siz” diye bakıyorsanız, konuşacak bir şeyimiz kalmaz.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.