Hallerimiz Üzerine

Hasarı az ama keyfimizi kaçıran iki hafta geçirdik. Camiamızın karakter özelliği olan; “duyguları uçlarda yaşama” alışkanlığı sebebiyle, olması gerekenden de zor bir süreç oldu. Yaşananlara geri dönüp baktığımda, anlaşılabilir olan; üzüntü, sinir ve daha az anlaşılır ama önüne geçilemez durumlar olan “ben demiştim” deme ihtiyacı ve “suçlu arama” gibi tepkilerin biri ya da bir kaçı aynı anda hepimize hakimdi.

Özellikle, “benim dediğim adamı niye almadın, benim dediğim gibi niye oynatmadın, benim söylediğim kadroyla niye çıkmadın” şeklinde kendini gösteren ve hafiften bir haklı çıkma neşesi içeren “ben demiştim edebiyat akımıyla” sinirliyken karşılaşmak, bana hiç iyi gelmiyor.

Beşiktaş kaybettiğindeki ruh halimi; “ben bir mezardayım, üzerime toprak atıyorlar” olarak özetlemem mümkün.

Bu “ben demiştim” diye tutturan arkadaşlar da bende ”mezarımın üzerinde dans ediyorlar” hissi uyandırıyor. Fakat hayatta bana iyi gelmeyen çok durum var ve değiştiremeyeceğim yaygın bir konuyla ilgili, hele ki Beşiktaşlı kardeşlerimle bir tartışmaya girmeyi faydasız buluyorum. (tartışmaya girmiyorum, bloklamıyorum anlamına gelmiyor.)

Suçlu arama meselesi daha da sinir bozucu. Aşağı yukarı herkesin kafayı takmış olduğu bir oyuncu var. Oyuncularla yetinemeyenler Hoca’ya, bir mağlubiyetle kulübü yıkıp yeniden inşa etmemiz gerektiğine inanlar Başkan’a sarıyor. İşin enteresan tarafı, ortada herhangi bir ortak görüş yok. Timeline’da hızlıca bir tur yapıldığında her oyuncumuzdan şikayet eden ufak bir grup var. Ben Süreyya Abi’ye bile kafayı takanlara şahit olduğum için artık şaşırmıyorum.

Bu çeşit; oyuncu, Hoca ya da Başkan sevmezliğin altında yatan genel durum herhalde, “kişisel olarak hoşlanmadığı Beşiktaşlıyı manasız yüksek standarda tabi tutma” olarak açıklanabilir.

Sövme işleri olmasa, faydasız olsa da normal taraftar davranışı sayılabilecek bu hal, işin içine küfür girdi mi tatsızlaşıyor. İnsanın anlık olaylarda, maç sırasında, reaksiyon olarak ağzından bir şey çıkabilir. Ama bunları derleyip toplayıp 140 karaktere sığdıracak yaratıcılığı gösterebiliyorsanız, cezai ehliyetiniz var demektir. Bu tavrın Beşiktaş taraftar profiline yakışmadığını söylemem lazım.

Fakat ben bu yazıyı, daha önce de şikayet ettiğim yukarıdaki haller için yazmadım.

Geçen yıl da zaman zaman karşımıza çıkan, kazanılan şampiyonluktan sonra azalması gerekirken garip bir şekilde artan bir taraftar tipi var. “Her şey bitti” tipi felaket tellallığı / taraftarlık giderek yaygınlaşmaya başladı.

Kaybedilen her puandan sonra “aha gitti şampiyonluk”, başka kulvarlarda kaybedilen maçlardan sonra “Allah, bu şimdi lige de yansır, o da benim sağlığıma yansır, ben kesin kanser olurum, beni bir doktora götürün” tarzı, kötümserlikle açıklanamayacak patolojik bir durum bu.

Çok uzatmayacağım.

Beşiktaş taraftarına “öğrenilmiş çaresizlik” yakışmıyor.

Geçmişte benzer durumlar, bizim fırsatları tepmemize ya da zincirleme bir reaksiyon ile şampiyonluk kaçırmamıza yol açmış olsa bile, bu bizi yılgınlığa itmemeli. Beşiktaş yenildiğinde değil; denemeyi bıraktığında kaybeder.

Ortada bize eskiyi hatırlatacak; ne bir ekonomik güç dengesizliği, ne rakip sayılabilecek kuvvetli kadro ne de “ensemize vurup lokmamızı alırlar” netliğinde bir kuvvet odağı varken; bir hakem operasyonundan büyük komplo teorileri çıkarmak, bir maç kötü oynayan takımla hemen 2004 sezonu arasında paralellik kurmak bana biraz fazla “edilgen” geliyor.

Ben, daha önceki yazılarımda, futbol ortamının değiştiğini ve gittiği istikameti, kendi durum okumama göre yazdım. Burada tekrar etmenin bir anlamı yok. Rast gelmeyip merak edenler, “Politika” ve “Güç” başlıklı yazılarıma Faik Tribünü’nden ulaşabilirler.

O yazıları yazdığımda da, bana itiraz edenler oldu. Yanılıyorsun ile başlayan, görmüyorsun ile devam eden bu görüşler “üzerimize oyunlar oynanıyor” ana temalı. Detay yok, kim olduğu da her hafta değişiyor. Bir Başakşehir’i şampiyon yapacaklar, bir derin Galatasaray ağlarını örüyor…

Şu anki futbol ortamında büyük resmi tasarlayıp çizecek güçte bir aktör yok. Dolayısıyla herkesin üzerine oyunlar oynanıyor. Bunun adı lobicilik. Herkes herkese bir şeyler yapmaya çalışıyor; bazen gücü yetiyor, bazen yetmiyor. Birbirimizin altından halıyı çekiyoruz. Zaman zaman biz düşüyoruz, zaman zaman rakipler düşüyor.

Bunun tersini iddia eden arkadaşlardan ricam, geçen yılki şampiyonluğu ve şu anki liderliği, elinde istediği zaman her şeyi alt üst edebilecek güç olan “düşman” bir aktör ya da aktörler varsa, nasıl elde ettiğimizi açıklasınlar.

Yalnız lütfen bana hakemi de yendik ile gelmeyin. O üst üste her maç yapılması çok mümkün bir şey değil.

Bir diğer detaylandırılamayan ama şiddetle savunularak yapılması talep edilen konu da “masaya yumruk vurmak”.

Ne kast edildiği belli olmayan, muğlak bir talep.

Başkan federasyonun önünde Metin Albayrak’ın üzerine benzin döküp, “iyi hakem atayın yakarım” mı diyecek, spor bakanının makam odasının kapısını tekmeyle mi açacak?

Beklenti ne?

Çıkıp kameralar önünde “son kez uyarıyorum” diyecek. E bir daha aleyhimize hata yapılınca?

“Geçen sefer de son demiştim ama bu kez vallahi son uyarı mı” diyecek?

Şekeri çıkan dayı her yenilgiden sonra Amerikan Başkanı dahil herkesi göreve çağırıyor. 87’de penaltıyı verip kolunun altına yolluyorlar?

Futbolun ağırlık merkezi başka bir yere kaydı ve kameralar önünde ültimatomla bir şey çözülemiyor.

“Üstelik, olaylar bizim kontrolümüzde değil, her şeyi ‘iyi sıhhatte olsunlar’ yönetiyor” havası hem yılgınlığa hem de sorumluluktan kolay kaçmaya sebep oluyor.

İşin kamuoyu önünde gerçekleşmesi gereken bir PR yönü elbette var ve bunu doğru tonda sürekli yapmak önemli, hatta olmazsa olmaz ama “atarlı Demet Akalın şarkısı tarzı” Kulüp Başkanlığı bu toprakları terk ediyor.

Yeni futbol ortamına bir an önce taraftar olarak bizim de uyum sağlayıp, baskı noktalarını keşfetmemiz gerek.

Bütün; çık bağır- çağır, haklarımızı savun, yapamıyorsan bırak git tipi talepler iki varsayıma dayanıyor.

  1. Türkiye’de futbolu federasyon başkanı yönetiyor ve aile şirketinde sözü geçmeyen adama, Türkiye’de futbolu dizayn etme yetkisi verilmiş.
  2. Kulübün haklarını savunmak sadece kamuoyu önünde tehditle yapılabilen bir eylemdir.

Ben iki varsayımın da doğru olmadığına inananlardanım. Kulübün bu yeni futbol ortamında ne yapması gerektiğini düşündüğümü de daha önce yazdım.

Taraftar olarak bizlerin ise ortaya koyduğumuz taleplerin, federasyonu ve kurullara baskı kurmaktan, kendi yönetimimizi köşeye sıkıştırmaya dönmemesi lazım.

Bizim tepkimizi bağıra çağıra ve hak ettikleri hiddette göstermemizde hiçbir sorun yok.

Ama yönetimi kamuoyu önünde hiddetli refleks tepkilere zorlamanın faydadan çok zararı dokunacak gibi duruyor.

Dünkü Dursun Özbek basın toplantısının da miyavlama ses tonunda geçmesi, bende durumu doğru okuduğum hissi uyandırdı.

Bizim yönetimin de bu yeni futbol atmosferinde, kamuoyu önündeki tonunu bulana kadar, biraz sabrı hak ettiğini düşünüyorum.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.