Camia Sorunları Neden Kişiselleşir?

Beşiktaş başarılı.

Beşiktaş başarılı oldukça, camia içindeki problemlerin azalacağını düşünebilirsiniz. Ben, bunun tam tersinin olacağına eminim. Hem neden böyle düşündüğümü anlatmak hem de sizi olacaklara hazırlamak için kısa bir yazı karalamak istedim.

Belki daha önce bahsetmişimdir. Zamanında Haluk Ulusoy tekrar federasyon başkanı olmak için hamleler yapmaya başladığında, politik erk bunun önünü almak için bir kanun çıkararak federasyon başkanlarına üniversite mezunu olma şartı getirdi.

Kendisine özel kanun çıkarılarak seçime katılması engellenen Haluk Ulusoy basının önüne çıkarak:

“Federasyon başkanlarının üniversite mezunu olması şart mı?” diye serzenişte bulundu.

Bilgin Gökberk o zaman denk geldiğim bir programında olayı yorumlarken, çok basit bir soru sordu.

“Tamam, yapılan hoş değil. Federasyon başkanının üniversite mezunu olması da şart değil. Peki, senin federasyon başkanı olman şart mı?”

İşte bütün dert, görevlere talip olurken, kendimize bu soruyu soramamamızdan kaynaklanıyor.

Bazen hayatta kendimizi hayal ettiğimiz yerlerin büyüsüne öyle bir kapılıyoruz ki, bu hırs en büyük düşmanımız oluyor.

Kafamızda yaptığımız kıyaslamalarda, gerçek ya da sanrı, bire birde üstünlük sağladığımızı düşündüğümüz kişilerin yerine hemen kendimizin geçmesi gerektiğine ikna oluveriyoruz.

Hayatın önümüze koyduğunu düşündüğümüz fırsatların gerçekleşmesinin, sadece koltuğun sahibi ile kendimiz arasında geçen bir yarışa bağlı olduğunu düşünüyoruz.

Hangi camia, kulüp, parti ya da şirket söz konusu olursa olsun; biraz ortalama üstü zeka, yetenek ya da bilgiye sahip olanlarda (ya da bu özelliklere sahip olduğunu düşünenlerde) görev alanlara karşı, “oralarda ben olmalıydım” duygusu gelişiyor.

Bu, ego sahibi insanlar için gayet anlaşılır, insani; ama aynı zamanda kontrolden çıkması çok kolay bir duygu.

Kendi potansiyellerini gerçekleştiremediklerine inananlar; makamları işgal eden şahsiyetler için, hayatta hak ettiklerini elde etmeleriyle aralarındaki tek engel onlarmış hissine kapılıyorlar.

Daha iyiye layık olduğuna inanan insanların, o mevkilerin mevcut sahiplerine kin beslemeye başlamasıyla da gayet insani duygularla girilen istikamet, kişisel bir sorun haline dönüşüyor.

İyi niyetle çıkılan yol; kişinin kendisini de yakıp tüketen, kazanılsa da kaybedilecek bir mücadele haline geliyor.

Öncelikler karışıyor. Daha iyi hizmet etmek için oturmak istenen koltuk, araç değil amaç haline geliyor.

İyiye gitmesi için yönetimine talip olunan kurum, siz olmadan iyiye gidince mutluluklar bile buruk oluyor, doya doya yaşanamıyor.

İşte tam da bu yüzden bu zamanlarda daha çok iç karışıklık bekliyorum.

Bir görevi kendilerinden başka hiç kimsenin iyi yapabileceğine inanmayan insanları; onlarsız da iyi, başarılı ve mutlu olduğunuza inandıramazsınız.

Görünen iyi gidişin, mutlaka talih ve konjonktürün de hafif ittirmesiyle; bir planlamanın ve doğru yönlendirmenin eseri olduğuna, katkı verilip üzerine konulursa sürdürülebilir bir başarı trendine dönüşebileceğine ikna edemezsiniz.

Titanic batarken çalmaya devam eden orkestra muamelesi görürsünüz.

Hayat enerjisinin ve zamanının çoğunu, herkesi işlerin onsuz iyi gitmeyeceğine inandırmaya adamış biri için, bunun bir illüzyon olduğuna ve sizin gerçekleri göremeyen geri zekalılar olduğunuza inanmak daha kolay ve rahatlatıcıdır.

Bunun bana niye dert olduğuna gelince.

Ortada “ünlü olmak” için harcanan manasız enerjinin “önemli olmaya” harcanması halinde Beşiktaş’a bir faydası olacağına inanıyorum.

Beşiktaşlıların; Beşiktaş’ı yönetenlerin kötü olduğuna dair fısıltılara değil, nasıl daha iyi yönetileceğine dair projeler duymaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Tartışmaların; Beşiktaş’ı yüceltmek için, spesifik, “ben olsam böyle yapmazdım, daha iyi yapardım” dışında sonuca dönük fikirler üzerinde yükselmesini arzuluyorum.

Beşiktaş potansiyelinde ve büyüklüğünde bilançoların, “mutfak masrafından arttırıp çocuğa pantolon parası biriktirme” ev ekonomisi bakış açısıyla yorumlanmasından çok sıkıldım.

Kuruşumuzun değerini bilmenin; harcamaları değil israfı kısmak olabileceğinin, bütçe kısıntılarının doğal sınırları olduğunun; borçları azaltmanın, üst sınırı hayal gücünüze ve başarınıza bağlı olan, gelirlerimizi arttırmakla da olabileceğinin anlaşılmasını istiyorum.

Değişiklik isteyenlerin bir şey ortaya koyduklarında, okuyanların “a öyle mi yapmışlar Allah belalarını versin” demesini değil, “a bu ne güzel fikir” demesini amaçlamalarını talep ediyorum.

Normal, yetişkin insanlar gibi; Beşiktaş meselelerini, yetkin olan insanların, yetkin olduğu alanlarda ürettiği argümanlar üzerinden konuşmayı özlüyorum.

Beşiktaşlıların Beşiktaş’ı düşünmekten başka bir önceliği olmadığına inanmak istiyorum.

Açıkçası, boşa konuştuğumun farkındayım. Ama en azından kendi kendime, ben görevimi yaptım diyebilmek istiyorum.

Bu vesileyle sizi de “Allah Allah her şey yolunda giderken bu neyin hırsı” diye yaşayacağınız şaşkınlıklara hazırlamış oldum.

Bence bu da az şey sayılmaz.

.

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.