Borç

Bu satırların yazarının kulübün iç dinamiklerine hakim olmayan, kimsenin tanımadığı ve kimseyi tanımayan bir saftirik olduğunu belirtmek isterim. Ben bayağı normal insan gibi tablolara, bildiğim iş hayatının işleyişine ve inandığım doğrulara göre konuşuyorum. Bu tür çekişmeli meselelerin tarafı olmak konusunda da aslında sıfır hevesim var.

Borç, gelir kanalları yaratma, nakit akışı gibi finansal tablolara, sektör analizlerine vs. dayalı kafa yorulması gereken konuların mezhepsel bağnazlıkla tartışılmasını da oldukça gülünç buluyorum.

Taraf olan herkesin birbirini minimumda geri zekalı, ilerleyen safhalarda hırsız-arsız-yancı vs. şeklinde itham ettiği bir konuda kalem oynatmanın pek bir cazibesi olmadığını herhalde siz de kabul edersiniz.

Tek tesellim; kulübü bugün yönetenlerden, onların yakın çevresinden ya da kulübü yarın yöneteceğine /yönetmeye talip olacağına inananlardan ve onların yakın çevresinden geçmişte / bugün / gelecekte sıfır beklentim olması.

Kısaca kimin ne düşündüğü umurumda değil.

Benim tek motivasyonum, bugüne kadar yazdıklarımı samimi bulan, bu konu her açıldığında da “yani abi ne?” şeklinde bana soru soran arkadaşlarıma kendi yorumumu söylemek.

Bu uzunca girizgahtan sonra geçelim yazıya.

The Newsroom dizisinin bir sahnesinde, haber kanalının anchormanini canlandıran karakter, yanlış hatırlamıyorsam bir petrol platformunda çıkan yangınla ilgili şirket yöneticileri ile röportaj yapıyordu. Sorduğu her soruya “kalplerimiz ve dualarımız orada yangınla mücadele eden insanlarla beraber” şeklinde cevap verilip tatmin edici hiçbir açıklama getirilmeyince sinirlenip;

-Herkesin kalpleri ve duaları oradaki insanlarla beraber, kimse yangının tarafını tutmuyor, demişti.

Beşiktaş’ın borçları meselesi konuşulurken ben kendimi biraz bu diyalogun ortasında gibi hissediyorum.

Bir kere şunu netleştirelim. Aslında konu borç ise tartışmanın iki tarafı yok.

Yani “borçlar artsın”, “bence borçlu olmamız iyi bir şey”, “mümkünse daha fazla faiz ödeyelim” diyen bir grup söz konusu değil.

Bütün mesele Beşiktaş’ın, Fikret Orman Yönetiminin devraldığı borcunun olabildiğince iyi yönetildiğini düşünenlerle, kötü yönetildiği için arttırıldığını düşünenler tartışması üzerinden dönüyor.

Bu taraflardan birinin düşüncesine yakın bir şeyler söylediğiniz zaman da; özellikle benim gibi olabildiğince iyi yönetildiğini düşünenlerdenseniz, komple bütün yönetim dönemindeki icraatın mesulü ya da kefiliymişsiniz gibi her şey hakkında açıklama isteniyor.

Bugüne kadar yazdığım, söylediğim herhangi bir şeyde; “Beşiktaş’ın borcu yoktur, borç iyi bir şeydir, gelirler şampiyonlar liginden gelmedi yönetim parayı evden yastık altından getirdi, ben kötü transferlere para verilmesinden çok mutluyum” demediğim için, demediğim/onaylamadığım şeyleri bırakıp, ne dediğimi anlatmayı daha kolay buluyorum.

Şimdi önce bir parametrelerimizi saptayalım.

-Beşiktaş’ın şu anki gelirleri ve gelirlerinin harcamalarına olan oranı rakiplerinden iyi ve kar zarar durumu çok kötüden-kötüye, oradan denk bütçeye doğru iyiye gidiyor.

Bu yukarıda yazdığıma “ama” ile başlayıp devam eden çok şey yazılabilir. Fakat, “hayır” diye cevap veren olamaz. Sana göre – bana göresi olmayan rakamsal bir şeyden bahsediyoruz.

Ayrıca herhangi bir geliri “bunlar Şampiyonlar Ligi geliri” diye küçümseyip üzerini çizmek, bunu yönetimin başarı hanesine yazmamak, Şampiyonlar Ligi’ne kurayla alınmadığımız sürece komik.

Buna cevap olarak, “iyi olan her şey Hoca’ya yazar, kötü olan her şey yönetimin” kolaycılığına kaçarsanız, sorununuz kişisel ve kişilerledir. Kimse de beni tersine ikna edemez.

Bu arada bilanço gelirlerindeki iyileşmeyi “işte bunlar hep şampiyonlar ligi” diye anlatmak da haksızlık.

Tribün gelirleri sırasıyla 19 milyon TL ve 34 milyon TL gözüküyor 2015 – 2016 ve 2016 – 2017 1 Haziran- 28 Şubat dönemlerinde. Bu kalemin ve yayın gelirlerinin önümüzdeki sezondan itibaren artacağı muhakkak. Yani şampiyonlar ligine gitmesek de, ki gideceğiz, önümüzdeki yıl aynı gelirleri elde ederiz.

Yukarıdaki durum belli bir mali disiplin gerektirir.

Galatasaray’da da Aysal döneminde sportif başarı vardı, zararlar artarak büyüdü. Bakın sadece borç değil zarar da büyüdü.

“Mali disiplin yok sadece gelirler arttı” diye kestirip atmak kolaycılık.

Türkiye’de parayı harcamak istedikten sonra bir yolunun bulunacağını bilen biri olarak da “transfer kısıtlaması vardı ondan” demek beni ikna etmez.

Kısaca doğru yapılan işleri küçümseyip, görmezden gelmek kimseye bir şey kazandırmaz.

Beşiktaş’ta iyi gittiğini düşündüğünüz meselelerin devamı ve daha iyi yapılması için cesaretlendirmek, en azından rakiplerin haline bakıp da “oh be” diye sevinmek de herhalde suç değildir.

-Beşiktaş’ın büyük bir borç stoku ve bu borcun getirdiği bir faiz yükü var.

Bu borcun çok büyük çoğunluğu devir alınan borçtan, stat yapımından, bu borcun döndürülmesi ve borç yüzünden temlikli gelirler sebebiyle var olmayan nakit akışının sağlanması, dolayısıyla rutin ödemelerin yapılabilmesi için alınan, ekstra kredilere ödenen faizden ve kur farkından oluştu.

“Bunun büyük çoğunluğu bu yönetimin suçudur” diyen arkadaşların savlarını dinledim ve ben ikna olmadım. Bu doğal olarak; onların anlatma, başkalarının ikna olma haklarını etkilemez.

Ben basit bir blog yazarıyım ve camia içindeki özgül ağırlığım sıfır.

Dolayısıyla benim ikna olup olmamamın bir önemi olmadığı için, dönüp dönüp aynı argümanları yapmayı anlamlı da görmüyorum.

Ayrıca borcun ne kadarının kimin yüzünden yapıldığını tespit etmek borcu ortadan kaldırmıyor. Alacaklılar “ha siz yapmadınız mı tamam o zaman” falan deyip tahsilattan vaz geçmeyecekler.

Yönetimdekiler kulübü yönetmeye talip olduklarına göre bu borcu da yönetmeye, çevirmeye ve mümkün olduğunca azaltmaya talip oldular. Dolayısıyla “borç kimin” meselesinden çok “bununla ilgili ne yapıyoruz” kısmına odaklanmak faydalı.

Bugüne kadar yapılan benim gözümden şudur:

Bütün nakit akışı temlikli, rutin ödemelerini yapmak için kaynak namına elinde hiçbir şey kalmamış, kimsenin yeni borç vermek istemediği, borç vermeyi istese bile borcu alabilmek için temlik/teminat verecek şerefli isminden başka bir şeyi kalmamış kulübe, o şerefli ismin hatırının da büyük katkısıyla yeni sponsorlar, krediler ve taraftarın da desteğiyle ekstra gelirler yaratılarak en azından bir yaşam enerjisi üflendi. Ortaya bir yarışmacı takım çıkarmanın temelleri atıldı.

Bu başlangıç enerjisinden alınan momentumla hakikatten gurur duyduğumuz bir stat yapıldı. Açık söylemek gerekirse Allah’ın da yardımıyla, çünkü başarının gelme zamanlamasının bir yıl bile ötelenmiş olması bizi tekrar kilitleyebilirdi, sportif başarı da geldi. Sportif başarı gelirleri arttırdı, kulüp ödemelerini yapabilen, zararlarını frenlemiş bir çizgiye oturdu.

Şu yukarıda iki paragrafta yazdıklarımın, şimdilerde başlangıç noktasındaki durumun kötülüğü göz önüne alınmadan küçümsenmesini benim anlamam mümkün değil.

Bunun çok da büyütülecek bir şey olmadığını düşünen arkadaşlara teklifim şu. Piyasada borca batık durumda ve tüm nakit akışına el konulmuş birçok büyük şirket var. Şimdi gitseniz borçlarını üstlenmek kaydı ile size bedava devrederler. Bu işler bu kadar kolaysa, bir tanesini devralın ve tekrar borcunun en azından faizini ödeyebilecek, tekrar işlevsel hale gelip çarklarını döndürebilecek, personel maaşlarını verebilecek hale getirin. Biz de seyredip ibret alalım.

Büyük bilançolara, birikmiş büyük borçlara ve artarda yıllarda büyük zararlara sahip şirketler; dev transatlantikler gibidir. Öyle arabanın direksiyonunu çevirir gibi çat diye tekrar yola oturtamazsınız.

Ben buzdağına çarpmamış olmamızdan dolayı mutluyum.

Bunun kısa vadede şartlar göz önüne alındığında yapılabilecek tek yolla, yani sportif başarının getirdiği gelir artışıyla yapılmasını da hiç küçümsemiyorum. Bunu yaparken tercih edilenden fazla borçlanılabileceğini ve aslında borçlanabilme kredisinin bile tek başına ne kadar önemli bir şey olduğunu bilecek kadar da iş tecrübem var.

Şimdi bu kadar övgüden sonra gelelim acı gerçeğe.

Sevgili yönetimimiz; işin bu noktasından sonra çuvallarsanız, yukarıda yazdığım performansın hiçbir önemi kalmaz. Ben de dahil kimse “ama zamanında şöyleydi” deyip geçmişi hatırlamaz, çünkü artık elinizdeki imkanlar, başlangıç noktasıyla aynı değil.

Borcumuz çok yüksek, bu bizim için yüksek risk teşkil ediyor ve bir an önce indirilmeye başlanması gerek.

Bunu yapmanın yolu; ya bir şey satmak, ya kar etmek ve karlılığını arttırmak ya da bu ikisinin bir kombinasyonu. Ülkemizde seçeneklere bir de Devlet Baba’nın kıyak yapmasını ekleyebiliriz.

Benim muhalefetin çoğunluğuyla ayrılığım burada.

Genellikle eleştiriler tasarruf üzerinden, “bu kadar para harcanır mı” argümanıyla yol almaya çalışıyor.

Burada öncelikle “her kuruş değerlidir, Beşiktaş’ın kör kuruşu kutsaldır” duygusal yaklaşımlarını bir kenara bırakmanızı rica ediyorum. Bu tartışmaların içindeki kimsenin “bence paraları saçalım” şeklinde bir görüşü yok. Stratejik bir karardan bahsediyoruz. Bunun olabilecek en uygun şartlarla yapılması gerektiği zaten herkesin ön kabulü.

Yapılması önerilen, daha doğrusu hipnozla oyuncuları bedava oynamaya ikna edemezseniz yapılabilecek tasarruflar, Beşiktaş’ın borcunu ödemek için gerçekçi bir plan değil.

Daha doğrusu kadro harcamalarını kısarak alınacak “sportif başarının gelmeme riski” bu tasarrufların getireceği pozitif etkinin göze alınmasını bana göre imkansız kılıyor.

Maaşlar ve transferler içinden cımbızla seçip “bunlar olmasaydı başarı gelmeyecek miydi” diye sormak; “transferin bir yüzde işi olduğunu, bütçeyi kısmanızın sadece iyileri alıp kötüleri almamanızı sağlamayacağını, sadece hata yaptığınızda bunun kadroda yaratacağı hasarı büyüteceğini” göz ardı etmek demek.

Elimizdeki bütçenin daha iyi oyunculara harcanmasını talep etmek; bu anlamda karar vericilerin daha yetkin olmasını istemek, daha çok profesyonel destek alması için zorlamak, çok normal ve hepimizin talep etmesi gereken bir şey.

Bugüne kadar transferle ve kontrat yenilemeyle ilgili verilen iyi kararlar olduğu gibi gayet kötü kararlar olduğu da aşikar.

Burada ciddiye alınamayacak tek görüş, “ben olsam hep doğru adamı çok uygun fiyata alırdım” tarzı hayalperestlik.

Burada beklentinin ve eleştirinin; “Beşiktaş hep şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi’nde gruptan çıkmak için kadrolar kuracak. Aşağı yukarı hep bu bütçeleri harcamak zorunda, bu bütçeyi nasıl daha iyi kullanabiliriz ve bütçeyi kısmak dışında nasıl bir çözüm bulabiliriz” üzerinde ilerlemesi gerekiyor.

Tabii bir de gelirle birlikte harcama tavanımızı arttırma şansımız olmadığını da ekleyeyim. Yani biz uzunca bir süre gelirimiz ne kadar artarsa artsın bu seviyede harcamak zorundayız.

Bu paralara nasıl daha iyi oyuncular alınır konusunda gevezelik yapacak bir bilgim yok.

Ben karınca kararınca gelirleri arttırma yolları ile ilgili daha önce çokça yazdım, aynı zamanda başarılı iş adamları olan yöneticiler herhalde daha iyi yollar bulurlar. Benim isteğim bunun bir an önce yapılması.

Beşiktaş’ın bu borç sarmalından çıkabilmesi için üst üste sportif başarı ön şart.

Ama maalesef tek başına yeterli değil. Bu başarılar gelirken “başarıya bağlı gelirleri maksimize etmek” ve sürekli olarak başarıya bağlı olmayan gelirlerimizi arttırmaya çalışmak gerekiyor. Bu ve bunun verdiği güçle, finansal borçların; uzun vadeli, düşük faizli bir şekilde yeniden yapılandırılması bu borç yükünden kurtulmanın tek yolu.

Ayrıca ben borç stokunu ve borcun faiz yükünü azaltacak herhangi bir gayrimenkul satışına (herhalde Fulya olur) da fiyatlaması doğruysa soğuk bakmam. Burada kriter elde edilen kira gelirinin ya da bu kira düşükse, potansiyel kira getirisinin, oluşacak satış fiyatıyla oranı ve satıştan gelecek nakitle kapatılacak kredinin kurtulunan yıllık faiz yükünün yıllık kira gelirine oranıdır. Hesap tutuyorsa satılır, tutmuyorsa satılmaz. Beşiktaş bir gayrimenkul firması olmadığı için olaya duygusal bakmanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum.

Yönetimin, geldiği günden bugüne katkı sağladığı gelir artışına başarısız demek, haksızlık olur. Mesele bizim A+ bir performansa ihtiyacımızın olması. Bu seviyeye çıkamadık.

Bu konuda hamleyi yapmak için doğru zamandayız ve bu zaman penceresinin ne kadar süreceğini, buna ne kadar daha vaktimiz olduğunu bilmiyoruz. Çünkü öncelikle sportif başarı öngörülebilir bir şey değil.

Yönetimin “dur bir soluklanayım” diyecek vakti falan da yok.

Borcu çevrilebilir yaptıktan sonra indirmek için bir hamle yapmazsanız o borcun tekrar çevrilebilir olmaktan çıkması sadece zaman meselesidir.

Çünkü sizin kontrolünüzde olmayan kur dalgalanmaları, yeniden borçlanma imkanlarının –krediye ulaşmanın- ekonomik krizle sıkışması vs. sebepler bizim ülkemiz için olup olmayacağı değil ne zaman olacağı merak edilen durumlardır.

Her şeyi halledecek bir sihirli formül falan da yok.

Çözüm 10-12 başarıdan bağımsız yeni gelir kanalı yaratıp bunların toplamından elde edilecek fayda ile borç indirmek olacak.

Geleneksel gelir kanalları ile gelebileceğimiz nokta belli, şartlar bizi yaratıcı olmaya itiyor.

Bu camiada yaratıcılık konusunda bir sıkıntı yaşanmaz, yeter ki öncelik verelim.

Bir de tabii, elimizi çabuk tutalım…

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.