Beşiktaş’ın Kıymetini Bilin

Faik Tribünü’nü takip edenler az çok bilir, maç yazısı yazma huyum/kabiliyetim pek yok. Zaten bu da, maç sonrasına denk gelen bir keyif köpürtme yazısı aslında.

Cem Göncü’nün evlilik telaşesi ile ertelediği işlerin bastırmasıyla yaşadığı yoğunlukta, yerini tutamayacak olsam da, bu haftalık benle idare etmenizi rica ediyoruz.

Bektaşi’nin biri; ramazanda, kan ter içinde sıcağın altında, dili damağına yapışmış yürürken, karşıda oturup buz gibi biralarını yudumlayan iki rahibi görmüş. Can havliyle, dişlerinin arasından konuşmuş:

-Dininizin kıymetini bilin, kıymetini.

Konuşurken, ara ara yazarken altını çizmeye çalıştığım bir şey var.

Türkiye Ligi’nde seyrederken “bu oynanan şeyi mi seyretsem, dişçiye gidip kanal tedavimi mi yaptırsam?” sorusunu akla getirmeyen tek takım Beşiktaş.

Ve Beşiktaş maçları; sadece antrenörün kendini ispat etme, oyuncuların çok kişinin seyrettiği bir karşılaşmada bilinirliğini arttırma mecrası değil, aynı zamanda rakibin “eğer canımızı dişimize takmazsak bunlar bizi rezil eder” hissiyatıyla çıktığı mücadeleler.

Dolayısıyla ister şampiyonu yenme motivasyonu ile olsun, ister yukarıdaki saydığımız sebeplerle; maçlarımız, rakibin de maksimumunu oynamasıyla, seyir zevki yüksek geçiyor.

Ligde, geçmiş birçok haftada olduğu gibi, bu hafta da diğer maçları ve oynanan “grekoromen güreşle çim hokeyinin aşk çocuğu” hissi veren “şeyi” seyrettiğinizde, hepimizin önce bir “çok şükür” demesi lazım.

Haftanın ana fikri: Takım’ımızın ve Hoca’mızın kıymetini bilelim.

Şimdi küçük bir uyarı.

Maçları seyrederken topun olduğu yeri izleme alışkanlığım olduğundan, işin teknik taktik yönlerini çözmek için ihtiyaç duyulan “eğitimli göz” bende yok. İkinci kez ve sindirerek seyretmek için zaman bulmam da imkansıza yakın olduğu için, yaptığım yorumları amatör hevesi olarak görmenizde, fayda var.

Son üç lig maçını içeren süreç, Hoca’mızın az bulunur bir canlı türünü tarif eder gibi istediği stoperin, neden oyununda önemli olduğunu anlamamı sağladı.

Oynadığımız oyunun hızlı bir stoper ihtiyacı, öncelikle defansın arkasına atılan/atılacak toplar sebebiyle değil.

Stoperin hızlı olanının görevi, orta sahada Oğuzhan’ı (ya da onun stili ofansif yönü ile bilinen oyuncuyu) kullanmanın verdiği açığı kapatmak.

Ondan, sezgisel olarak hattından fırlayıp, orta sahanın kalemize yakın bölümünde topla buluşan oyuncuyu döndürmeme gibi bir görev bekleniyor. Kazandıracağı zaman, genellikle oyunu rakip sahada geçiren oyuncularımızın geri dönüşü için, kritik.

İkinci mesele pasla çıkmak isteyen takım olmamızdan doğuyor. Stoperlerin bir tanesinin oyun kurmada, ayağına güvenilme açısından, diğerinden çok daha yetkin olması sizi önlem alınması kolay bir takım yapıyor.

Sadece Marcelo’nun top almasını engellemek ve Tosic’i boş bırakmak, sizi onun tercihlerine ve ayağına mahkum bırakıyor. Bu biraz %10 ile şut atan basketbolcuyu boş bırakıp şut çekmeye teşvik etmek gibi.

Bunu kırmanın yolu; Tosic’in topla çıkma tehdidi oluşturması ki o tehdidi onlara mı bize mi oluşturduğu tartışılır, ya da orta sahanızın oyun kurucularının yüksek enerjiyle oynayıp kolay pas opsiyonları olarak kendilerini göstermeleri.

Puan kaybettiğimiz iki haftadan Gençlerbirliği maçının farkı; Atiba ve Oğuzhan’ın bunu yapacak, Talisca’nın onlara yaklaşacak ya da bu olmayıp uzun vurulduğunda Babel ve Cenk’in rakiple boğuşacak enerjisinin olmasıydı.

Puan kayıpları yaşadığımız maçlarla aynı şeyleri yapmaya çalıştık. Ama olması gerekeni daha dirençli ve daha enerjik yaptığımız için yapılanlar daha doğru sonuçlar verdi.

Hocamızın UEFA.com röportajında da dediği gibi; iyi ve doğru oynamaya odaklandığınızda, sonuca dönme anlamında karşılığını alamasanız da bir temel üzerinde yükseldiğiniz için yıkılmıyorsunuz.

Dinlenip, toparlanıp, sakinleştiğinizde; sizi başarıya götürecek bir yol haritanız olduğunu bilmek, işinizi kolaylaştırıyor.

Takım da dün bunun özgüveniyle ve gereken efor fedakarlığını göstererek oynadı. Bunu yaptığımız zaman ligimizde 90 dakikanın tamamında bizi zor duruma düşürebilecek bir takım yok.

İlk yarı, biraz da yaptırım olmadan faul yapma özgürlükleri olduğu için, dişe diş oyun sergileyen Gençlerbirliği’nin, ikinci yarıda düştüğü durum, herhalde bunun en barizi işareti.

Bitirmeden bir pencere de Talisca’ya açmak istiyorum.

Maçtan önce “bu maçta gol atmayacak” deseler, kesin olarak “evladım gel yanımda otur” diyeceğiniz oyuncunuzun, aynı zamanda gole en yakın oyuncunuz olması herhalde bir teknik direktör için çok zor bir durum.

Hoca’mızın Talisca’yı, bu hali ligimizde fark yaratmak için yeterli olsa da, “bundan fazlası” yapmak için uğraş verdiğine eminim.

Frikik golü sonrası yaşadıkları “an”, bu yolda kat edilecek en önemli mesafe olan “sevgiye dayalı güven duygusunun” yakalandığını gösteriyor. Gerisi mutlaka gelecektir.

Bize de nefesimizi tutup, beklemek düşer.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.