Algı

“Algı oluşturmak” sizin genelde dünyayı, özelde bir konuyu/ürünü yorumlama biçiminizi, o olguya ait fikrinizi değiştirmek/etkilemek için yapılır. Bu teknik, dünya politikasını şekillendirmekten, size belli bir marka fındık kreması yedirmeye kadar her işe yarar. Mesela işte tam da bu amaca uygun olarak; Amerika hiçbir ülkeyi işgal etmez, bir yere askerini gönderdiyse bu kesinlikle o bölgeye “özgürlük” götürmek içindir. Ve Marlboro’yu kovboylar içer, çünkü kovboylar ölüm tehlikesini umursamaz. Ölüm tehlikesini bir de kim umursamaz biliyor musunuz? Sigara içenler.

Gelelim algı yönetimine. Algı yönetimi bu hafiften örneklendirdiğimiz meselenin sistematik, bilimsel ve planlı olarak gerçekleştirilmesidir. Sanıldığı kadar kolay ve kısa vadeli değildir. Sosyoloji ve tarih bilgisi; pazarlama, psikoloji ve istatistikten anlamayı gerektirir. Spesifik bir hedefe yönelmek; para ve insan kaynağı kullanmak zorunda kalırsınız.

Bunları anlatmamın sebebi dün bir renkli başkanın yaptığı ipe sapa gelmez konuşma. Malum şahıs, eskiden kamuoyu oluşturmak, şimdilerde “algı yapmak” dediğimiz silahına bir kez daha sarıldı. Ve bu silah uzun zamandır olduğu gibi yine kurusıkı attı. Oysa aynı eskisi gibi bütün televizyon kanalları anında canlı yayına geçti, besleme muhabircikler “ufff Başkan’a bak ne dediii” diye dikkat çekmeye çalıştı ve büyük ihtimalle yarın gazeteler de “Başkan’dan şok sözler!!!” diye çıkacak. Peki, ne oldu da bu “kamuoyu” eskisi gibi oluşmaz oldu. Neden bütün gayretlerine rağmen ibreyi alışık olduğu rahatlıkta kendi lehine oynatamıyor. Futbol seyircisi mi aniden akıllandı yoksa futbolu yöneten kurumlar mı namuslu olduklarını hatırladı? Tahmin edebileceğiniz gibi hiç biri. Sadece artık kamuoyu oluşturmanın cephesi değişti.

Eskiden de hakemler ve kurumlar; gazeteleri ve televizyonları izleyip, “aa, hakikatten bu renkliler ne kadar mağdur; dur bunların lehine biraz düdük çalalım da adalet terazisi dengelensin” demiyorlardı. Renklilerin lehine hata yapanların akşamki programlarda ve ertesi gün yazılı basında iyi maç yönettiğinden dem vurulacak, en azından hatalarından üstünkörü bahsedilecek ve üzeri örtülecek; aleyhine hata yapanlarsa çarmığa gerilecekti. Herkesin genel kabulü buydu ve bundan yola çıkarak kariyerleri için güvenli olanı seçiyorlardı. Fazla plan program yapmadan, kör gözüm parmağına bir gürültü korosu yaratılıyordu. Bazen bir renkli, bazen diğeri memnun ediliyor, herkes sıranın kendisine gelmesi için daha yüksek sesle bağırıyor; beslemelerine daha çok para saçıyor, yuvarlanıp gidiyorlardı.

Gel gör ki kaçınılmaz olan, ülkemize de ulaştı. Sosyal medya bütün ihtişamı ile eğlence, bilgi alma ve sosyalleşmede birincil araç olarak gündemin ortasına oturdu. Bu yüzden, bütün televizyonlar size bir sohbetin içinde olduğunuz hissi vermeyi amaçlayan, kahvehaneyi evinize taşıyan programlar yapıyor ve yine bu yüzden ekranlarda ve gazete köşelerinde gördükleriniz, saçmalama çıtasını giderek arttırıyorlar. Dikkat çekmek için vazo kıran çocuklar gibiler. Fakat savaş çoktan kaybedildi.

“Kamuoyu” gözünü akıllı telefonunun ekranına dikti ve bir daha da kafasını kaldırmayı düşünmüyor.

Bu konuda yalnız değiliz. Çin devleti bütün TV kanallarını ve gazeteleri kontrol etmesine, internet üzerinde de ağır sansür uygulamasına rağmen yine de sosyal medyayla baş etmek için yılda tahmini 480 milyon adet hükümet yanlısı sosyal medya ve blok gönderisi yaptırıyor. Herkes farkında ki, bu işin geri dönüşü yok.

Çünkü;

1) Geleneksel medya her istediğimize anında ulaşma arzumuzu tatmin etmiyor.

2) Sosyal medya fikir önderleri ve uzmanlarla sıradan vatandaşı “eşitledi”.

Televizyonda ve gazetede yer almak için gereken “bilgi birikimi”, sosyal medyada aranmıyor.

“Senin bir fikrin varsa benim de bir fikrim var, al bak ben de tweet olarak attım” manasız özgüveni sosyal medyaya hakim. İnsanlar “doların yükseleceğini düşünüyorum” diyen finans kürsüsü kurucusu profesöre “ben öyle düşünmüyorum” diye mention atıyor.

Neden?

Çünkü fikrini söylemenin ve kalabalıklara ulaştırmanın önündeki “yetkinlik” bariyeri kalktı. Ve biz yıllardır bu anı bekliyormuşuz.

Dönelim kendi derdimize. Algı yönetiminde yeni bir dünya ve onun kendisine göre kuralları var dedik. Ve inanın, Beşiktaş hesapları, yani sizler ve bizler bu el yordamıyla keşfettiğimiz “sosyal medyada kamuoyu oluşturma” meselesinde harika işler çıkardık. Biraz dinamitle balık avlar gibi olsak da; yani hafiften hedefsiz, bolca gürültülü ve orantısız güç kullanarak da ilerlesek, epey bir iş gördük.

Yazılı ve görsel medyada köşeler tutulmuş olsa da, sosyal medya sayesinde biraz “oyun sahasını eşitledik”.

Peki ya bundan sonra?

Artık iş defanstan ofansa geçmeye geldi.

Sosyal medya ile ilgili yapılan araştırmalar, %10’luk inanmış ve organize kullanıcının geri kalanın fikrini değiştirmek için yeterli olduğunu söylüyor. Takımı futbol kamuoyu ve kurumlarından korumaktan; Türkiye’de futbolun yönünü değiştirmeye geçmemiz için spesifik bir hedefi olan, planlı, organize ve inanmış bir %10 yetiyor. Bu da bizde fazlasıyla var.

Ancak biraz daha kafa yormaya, biraz daha yaratıcılığa ihtiyaç duyuyoruz. Çok iyi niyetle yapılan, özellikle geçen yıl çok işe yarayan tag’ler bile çok şey anlatıyor. Bu işe ön ayak olan başarılı hesaplar var ve bin bir zahmetle hakem tag’leri TT listelerine sokuluyor. Fakat bu listelere girmek için harcanan çabanın 1000 de 1’i oraya sokmaya çalıştığımız slogana harcanmamış gibi duruyor.

Burada bir tehlike var. Burası sosyal medya ve “herkesin işine kimse karışamaz” ama biraz fazla “içerikte bir şey söylemeden gürültü çıkaran” bir kalabalığa dönüştük. Basın protestolarımız, maç günü paylaşımlarımız, rakiplere tepkilerimiz hep aynı seviyede. Kendisini taraftarın lokomotifi sayanların “slogan üretmeyi bırakıp argüman üretmesi” lazım. Yoksa elimizdeki en güçlü propaganda aracını “lümpen ve holiganların taşkınlıklarını sergiledikleri mecra” olarak kolay göz ardı edilebilir hale getireceğiz.

Bunun için artık biraz da , “top mu oynuyorsunuz lan siz” yerine “Türkiye’de oynanan futbolun seyir zevki yok, paranızın karşılığını alamıyorsunuz”; “şikeciler” yerine “yarattığınız futbol ortamı insanları tribünlerden uzaklaştırıyor, böyle giderse iflas edeceksiniz” demek gerekebilir.

Genel çoğunluğu kibarlaştırmaktan bahsetmiyorum. Beşiktaş’ımızın kanaat önderlerinin, fikir adamlarının, yazar – çizerlerinin ve lokomotif hesap ve oluşumlarının “taraftarın ne hoşuna gider” diye düşünmektense, Beşiktaş’ın oyun önderliğini yaptığı bir ülkede, futbolun ve futbol kamuoyunun nereye evrilmesi gerektiğine kafa yormasını, bu konuda fikir üretmesini ve strateji belirlemesini öneriyorum.

Beşiktaş’ın güzel oyunu temsil ettiği ve başarıları yakaladığı zamanlarda; “güzel oyunun” yayılması, futbol pastasının büyümesi için kafa yorulmasına ihtiyaç var.

Biraz daha az “bilezik gibi geçireceğiz” edebiyatı yapmak doğru olabilir.

Fesleğen gibi saksıya dikeceğiz, o başka.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.