Futbolun Nesini Sevelim?

Statlar neden boş? – Sorun…

İlham gelmedi bu aralar hiç. Yazayım yazayım diye düşündüm haftalardır. Ne keyfim oldu doğru düzgün, ne de benlik bir konu. Galatasaray ve Kiev maçlarının hem skorları, hem de skorların yarattığı genel havası beni de etkisi altına almıştı. Büyük Fenerli Melih Şendil “Aaaaaadrianoooooooooooooooooğğğğğ” diye böğürene kadar da keyfim yoktu Allah biliyor. Allahtan Adriano yaradana sığınıp 3 puanı aldı da, şu maçsız geçecek 10 küsur günü en azından huzurlu geçirme fırsatı buldum.

Bu arada Cem Fante’nin yazdığı “Başka bir Beşiktaş Mümkün” temalı yazı dizisi kafamda daha önce düşündüğüm, ve aklımın ucundan bile geçmemiş onlarca fikri tekrar düşünmemi sağladı. Hani eskiden her Varan şubesinin karşısında Ulusoy olurdu, McDonald’s olan her yerin sağına soluna muhakkak Burger King açılırdı ya, bende faiktribunu.com içerisinde paralel bir yapılanmaya giderek bu konuda kendi düşüncelerimi yazmak istedim. Daha çok genel bir tabloda ilerleyerek olayı Beşiktaş’a bağlamak, ve Vodafone Arena’nın yarattığı sinerjiyi nasıl her daim kılabiliriz konusunda kendi düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Ürün

Baktığımızda “Futbol”, aslında satın alınacak bir ürün. Satın alma kanalları da belli. Ya stada gidip yerinde hizmet alacaksın ya da evinde ve ya kahvehane gibi toplu izlenilen bir yerde televizyonun önünde hizmetin sana gelmesini bekleyeceksin. Başka satın alma kanalı yok bu ürünün. Dünyanın aslında en kolay matematiği arz talep dengesidir. Öyle komplike öngörüler, fizibiliteler falan yapmadan söylenebilecek basit bir formül de mevcut. Ürün ne kadar iyiyse, alıcısının işine ne kadar yarayıp onu ne kadar keyiflendiriyorsa o kadar iyi satar. Bizde ürüne ilgi her geçen gün azalıyor. Bunun sebeplerine biraz bakıp, Beşiktaş’a geçelim istiyorum. Çok farklı sebepleri olsa da temel sorunlar bir kaç başlıkta toparlanabilir.

bosstat

Güven

Temelde biz Beşiktaşlıların problemi olsa da 3 Temmuz süreciyle ortaya çıkan malumun ilanı durumu ligin tümüne sirayet etti. Bu süreç kısa vadede; ülkenin en büyük kulüplerinden bir tanesini mali olarak batma noktasına getiren, kürsüde alacağımı hibe ediyorum deyip ibra olduktan sonra şart koşan, yalan beyandan dolayı kulübüne Avrupa kupalarından men cezası aldırtmış bir başkanı Türkiye futbolunun başına ve ülkede kendi taraflarının büyük bir kısmı dahil ciddi bir nefret odağı olmuş bir insanı da milli takımın başına getirdi. “Yerleştirilen” bu seçilmişler, adaletin zaten çok görülmediği futbol ortamında, suçunda cezasız kalacağını ilan ederek futbola en ağır darbeyi vurdu. Topun dakika olarak oyunda en az kaldığı, yıllarca hakemlerin kimi zaman ufak, kimi zaman kocaman dokunuşları vasıtası ile dizayn edilen lig, artık en tepeden, bir organizasyon şeması dahilinde müdahaleye hazırdı. İnsanlar zaten her sene önceden kurgulandığından şüphelendikleri “ürün”ün en çıplak halini de bu süreçte gördü. “Görüp de görmeyenler” ve “sürekli kandırılanlar” dışında kimseyi ikna edemeyen bu sahne, “ürün” ün üzerine kocaman bir “defoludur” damgası vurdu.

Rasim Ozan Kütahyalı

Elbette ROK oyunun içerisinde küçücük bir aktör. Ama simgelediği şeyler itibarı ile bu dalda sembol olabilecek bir isim. 3 Temmuz konjonktüründe ortaya çıkan bir silahşor. Aslında basının nereden ekmek yediğini bize gösteren ve yukarıda bahsettiğim “Görüp de görmeyenler” ile “sürekli kandırılanlar”ın satın almak istediği ürünün en mükemmel sosu. Ligin görüntülerine ulaşımın bedava mümkün olmadığı bir ortamda, insanlar doğal olarak teknik, taktik ve hakem kararları dinlemek istemiyor. Bu ortamda bize, Aspor gibi kahvehaneden hallice bir “spor kanalı” , Beyaz Futbol gibi buram buram erotizm kokan bir “futbol programı” , ve ROK gibi twitter trollerinin ete kemiğe bürünmüş hali olan bir “futbol yorumcusu” olarak geri dönüyor. Ortam buyken, Türkiye’nin en büyük gazetesi dediğimiz gazetede futbolcuların eşlerine dokunan haberler yapmaktan imtina etmiyor tabii. Fener  veya GS devrede olmazsa aç kalırız şeklinde kodlanmış anlayış, “Ürünün” zaten az olan marka değerini iyice hırpalıyor. Bu yüzdendir ki, Büşra Van Persie çıkıp “Kocamın gençliğinden beri hayali Fenerbahçe’de oynamaktı” diye bir açıklama yapabiliyor durup dururken. (Bu noktada duayen gazeteci Ahmet Ercanlar’ı anmadan geçmek istemiyorum. Selam olsun sana chemedya!!)

Yöneticiler

Beşiktaşlı olmaktan gurur duyduğum bir alan açıkçası bu. Düşünün gelmiş geçmiş hiç bir Beşiktaş yönetiminde bir Mahmut Uslu’muz olmadı. Aziz Üstel gibi bir şahısı asla yöneticimiz olarak görmedik. Süleyman Seba gibi bir sembolümüz var. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, her puan kaybından sonra çıkıp ağlamak yerine, “Biz bu üslubu 16 yaşında bıraktık” diyebilen bir başkanımız var şu anda. “Efendi” bir kulüp, “Efendi” bir başkan, “Efendi” yöneticiler, “Efendi” bir taraftar, mevcut futbol ikliminde büyük lüks. Milli takımın başında bir adam var mesela. Hayatının bir döneminde Hagi’ye denk geldiği için İmparator olmuş, sürekli hayali düşmanlarla savaşan, kadro seçiminde futbolu son kriter olarak gözeten biri. Bir adam, insanların milli takım ile olan ilişkisinin ne kadar etkileyebilir? Hani biz çok milliyetçiyiz falan ya. Milli takım, milli dava demek normalde. Kaçımız için öyle şu anda? Çok uzakta aramaya da gerek yok. Geçen sene Bursa başkanı, bu sene Antalya başkanının yarattığı nefreti bir düşünün. Ülke şartları itibarı ile bu mevkilerde her zaman zengin adamları çoğunlukla göreceğimizin idrakında olsam da, her zenginin Adam olmadığı da gün gibi aşikar. Kendi kamuoyunu nefret aşılayarak “konsolide etme” bu toprakların bir laneti olsa gerek. O yüzden yönetici profili de bence hiç değişmeyecek. “Ürünü” bu defosuyla satmaya çalışmaktan başka çaremiz olmayacak gibi. Tabi “Efendi” kulüp ve yöneticileri ayırıyorum…

mahmutuslu

Diğer

3-5 sene önce statların fiziki durumunun doluluk oranlarında en büyük etken olduğunu düşünecek kadar saftım. Bu bir parametre olsa da kesinlikle en önemlisi değil. Evet 60-70 yıllık statlarda, patates tarlası kıvamındaki sahalar, harabe tuvaletler ürüne kesinlikle katkı vermiyor. Ama yukarıda saydığım konular halledilmeden de, en güzel statların bile hiç bir zaman kapalı gişe yapamayacağı meydanda. Mersin kaç kişiyle küme düştü? Antalya bu sene düşerken kaç kişi izleyecek? Fenerbahçe Cumhuriyeti vatandaşlarının kaçı maça gidiyor? Fiyatlarda damping yokken Ultraslan yeterince Ultra mı? Biz, iki tribün cezalıyken o tribünlere gidecek yeni taraftarlar bulabiliyor muyuz? İçini ve etrafını doldurmadan stadı yapmak çözüm değilmiş.

Fiyatlar ciddi bir sorun. Cem Abi bununla ilgili yazdı. Bunun düşmesi için gişe gelirinin temel gelir kalemi olmaktan çıkması lazım. Ama şartların oluşmasını beklersek tribüne gidecek insan bulamayacağız yakında. Bazen görüyorum. Bizdeki kombine ve bilet fiyatlarını Dortmund, Barcelona, Arsenal le falan karşılaştıran tablolar oluyor. O halde bile pahalı ama gene de eksik o tablolar. Alman’dan, İspanyol’dan, İngiliz’den hem daha az kazanıyoruz, hem bileti daha pahalıya alıyoruz, hem de ürün onlarla karşılaştırılacak seviyede değil. Bu noktada zaten bir çok alıcıyı kaybediyorsun.

Passolig var bir de. Belli ki passolig burada ve uzunca bir sürede bir yere gitmeyecek. Ürüne ulaşımı kolaylaştırmak yerine zorlaştıran ve dünya üzerinde eşi olmayan bu sistemle mücadele artık anlamsız. Faydaları da yok deyip haksızlık etmek istemiyorum tamamen. Ama bir o kadar da eksiği varken, tek yapabileceğimiz bu eksiklerin giderilmesi için gerekli kamuoyu baskısını oluşturabilmek..

Bu etkenler çeşitlendirilebilir ancak “Futbol Ürününün” BENCE en temel problemleri bunlar. Normalde bir yazıda herşeyi yazıp bitirecektim ama hem biraz fazla uzadı, hem de arkası yarın diyerek biraz daha vakit kazanmak işime geldi. Kafamda yukarıdaki her sorunu kökünden çözecek cevaplar olmasa da, ürün üzerindeki negatif etkileri minimize edebilecek, yeni alıcılar yaratıp, küskün alıcılarda tekrar talep oluşturabilecek fikirlerim mevcut. Beşiktaş’ı ilgilendiren kısmındaysa, dediğim gibi Vodafone Arena’yı nasıl doldururuz ona odaklanacağım. 

Biz kendimizi kurtaralım (kurtarırız), yukarıdakiler de pisliklerinde boğulsun demeyi çok isterdim ama maalesef aynı geminin içinde olduğumuz sürece o pisliğin bize de bulaşmaması mümkün değil. 

Evet, “Başka bir Beşiktaş mümkün”. Peki ama bu topraklarda “Başka bir futbol mümkün mü?”

.

Batuhan Bayazıt / @batuhanbayazit

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.