Derin Bir Nefes

Başkan maç sonu verdiği demeçte bir soru üzerine; “O kadar stresliydim ki, ne sağlıklı maç izleyecek ne de yorum yapabilecek durumda değilim.” dedi. Başkanın gayet samimi sarf ettiği bu cümlesinin, birçoğumuzun ruh haline de tercümanlık ettiğini düşünüyorum.

Önce Başakşehir mağlubiyeti, ardından dramatik şekilde son bulan Fb maçı ile beraber her ne kadar kabul etmek istemesek de üzerimize çöken kasvetli havayı dağıtmak için bir galibiyete ihtiyacımız vardı. Şartlar ise uygundu.

Karşımızda; son üç maçta kalesinde 16 gol görmüş ve sadece 1 gol atabilimiş, sezonun ikinci yarısında sadece 8 puan toplayabilmiş ve aynı süreçte lig sonuncusu olan; ayrıca bir gün önce oynanan karşılaşmalar ile beraber ligden düşme baskısı neredeyse ortadan kalkmış bir Bursa vardı.

Bizim takımımız açısından ise; Talisca’nın yokluğu dışında -ki bunu son haftalardaki performans artışlarıyla Tolgay, Oğuzhan ve Aboubakar ile aşacağımızı ve özellikle yaratacağı gol sıkıntısını (Talisca’sız sahaya çıktığımız 9 lig karşılaşmasında 12 gol bulmuşuz ve bu sayı genel gol ortalamamızın çok altında) bu maç özelinde çok da yaşamayacağımızı düşünüyordum-, Başakşehir’in maç fazlasıyla tabelada öne geçmesinin yaratacağı olası baskı tek negatif etken olarak duruyordu.

Dürüst olmak gerekirse şartlar bu şekildeyken ben, bizim açımızda rahat bir karşılaşma ve hatta farklı bir galibiyet bekliyordum. Daha da ileri giderek, kağıt üzerindeki kolay rakip ve yukarıda bahsettiğim baskının bizim takım üzerinde yaratacağı bir patlama ile beraber güzel futbol beklentisi içerisindeydim.

Ancak ilk yarıda ortaya konan futbol ve dağınık görüntü, tüm bu beklentilerimi bir anda boşa çıkarttı. Rahat maç beklerken; maç sonunda yerinden bir süre kalkamayıp, vücut ısımın tekrar normale dönmesini beklemek zorunda olduğum bir duruma geldim. Ve maç sonu ağzımda sadece iki kelime döküldü; “Çok şükür!”

Bu noktada sormamız gereken soru şu; bu kadar kolay gözüken maç niye bu noktaya geldi? Niye sağlıklı bir maç izleyemedik?

Kronik Hastalığımız:

Bu sezon zorlandığımız, oyun üstünlüğünü ele alamadığımız tüm maçların veya maç içindeki zaman dilimlerinin ortak özelliği rakibin bize uyguladığı önde baskı ile oyun kurmamızı engellemesinden kaynaklandı. “Atiba’nın pas bağlantısını kapamak” olarak da adlandırabileceğimiz bu strateji; tempo, fizik gücü ve kompakt oyun isteyen, zor bir strateji. Bu yüzden bu planı maçın tamamına yaymak neredeyse mümkün değil. En iyi örneğini bu sezon bize karşı son maçta Başakşehir yaptı ve sonuç da aldı.

Bursa da dün bu plan ile sahadaydı. Ama bunu uygulayacak kalitede bir takım olmadıkları için top ikinci bölgeye geldiğinde takım halinde topun arkasına geçip, üzerine ekstra sert futbolu da eklediler. Yani sonuç almak amacıyla değil, tamamen durdurmak odaklı bir plan. ilk 45 dakikada hiç oyun kuramamızın ve dağınık bir oyun ortaya koymamızın genel nedeni buna bağlıydı. Bireysel olarak ise başta Atiba’nın formsuzluğu ile Adriano ve Babel’in bir türlü oyuna girememesi bu sıkıntıyı aşamamamıza neden oldu.

Kalan üç rakibimiz aynı planla karşımıza çıkar mı bilemem. Ama bu tarz bir oyun planını bozacak en basit çözüm, yüksek tempo ile hareketli bir oyun ve bu sayede oluşacak pas opsiyonlarını artırmaktır. Bu anlayış, aynı zamanda aşağıda belirteceğim sorunumuzun çözüm yoluyla da ilişik olacaktır.

Rakip Direnci:

İkinci yarının ilk çeyreğinde de işler pek istediğimiz gibi gitmedi. Atiba’nın geri dönüşleri Tosic’in uzun vuruşlarıyla toplarımız rakip defansta eridi. Bence kırılma anı da bu nokta da Kubilay’ın Fabri ile karşı karşıya kaldığı pozisyon oldu. Peşi sıra rakip saha da baskı, Atiba-Cenk değişikliği ve gelen gol! 5 dakikida işler yoluna girmiş gözüktü bizim adımıza.

Ancak o dakikaya kadar gelmeyen gol ile artan rakip direnci ve sonrasında bir türlü bulmadığımız ikinci gol ile bu direnci tamamen kıramamamız, her ne kadar oyun üstünlüğünü ele almış olsak da rakibi oyunda tuttu. Son dakikalar ise geçmek bilmedi. Hele de bir önceki maç akıllardayken, bundan ders çıkartmamış şekilde topu ayağımızda tutamamamız böyle bir rakip karşısında en büyük eksikliğimizdi.

Bu tarz rakiplere karşı işi bir an önce bitirmek amacıyla saha çıkmak gerekiyor. Ki biz bunu sezonun ilk yarısında çok iyi uyguluyorduk. Gol bulamamış olsak bile ilk yarım saatte ortaya koyduğumuz baskı, rakibin maçı en azından kafasında bitirmesine sebep oluyordu. Son zamanlarda ise bize göre çok zayıf takımlara karşı bunu yapamıyoruz ya da bulmamız gereken golü/golleri bulamıyoruz ve rakibin direncini fazlasıyla artırıyoruz.

Bunu önemsememin  temel nedeni, kalan son 3 maçımızda zayıf ve kendileri açısından hedefsiz rakiplere karşı oynayacak olmamız. Tek amaçları dünkü gibi Şampiyon takıma çelme takmak ve taraftarlarına hoş görünmek olacak.

Sahaya çıktıkları daha ilk dakikadan buna izin vermeyeceğimizi göstermemiz gerekiyor ki; dirençlerini boşuna artırıp, işleri kendi adımıza zorlaştırmayalım.

Q7 vs Şenol Hoca:

Şimdi sizden ricam; rakibin sert futbolunu, taraftarın sahaya yağdırdıklarını, eyyamcı hakemi, şaklaban spor yorumcularını ve hatta taraflı yayıncı kuruşu bir tarafa bırakmanız.

Bu sezon ikinci kez sahadaki bir oyuncumuz beni ciddi şekilde çileden çıkarttı. Okuyanlarınız hatırlayacaktır, Olympiakos maçındaki hareketinden dolayı Aboubakar’ı bir yazımda ciddi şekilde eleştirmiş ve yaptığının öncelikle kendisine ihanet olduğunu, bu kadar formdayken yapılacak iş olmadığını yazmıştım. Yaşı ve tecrübesizliğini göz ardı etmeyerek.

Dün Q7’nin bize yaşattıkları ise bundan çok fazlasıydı. Ve bence direkt olarak şampiyonluğa giden takıma yapılmış bir ihanetti. Yine yaşı ve tecrübesini göz önünde bulundurarak. Bana kalsa daha 30. dakikada oyundan alır, tabiri caiz ise biletini keserdim.

Ama Şenol Hoca dayandı ilk yarı boyunca. O an aklımdan geçen ilk şey “eğer Hoca çıkartsa, Q7 bu haliyle kendisine de bir hareket yapar ve ipler tamamen kopar. Hoca bu riski almadı.” oldu.

Devre arasında ise hepiniz gibi ben de emindim. Sarı kartı da görmüşken Şenol Hoca çıkartacaktı Q7’yi!!

Ama Hoca çıkarmadı ve ilginçtir; kesin sarı kart görür dediğimiz, maçı bitiremez dediğimiz, şampiyonluğu sabote edecek dediğimiz Q7, ikinci yarıya sakin başladı ve öylede bitirdi.

Şenol Güneş, boşuna Şenol Hoca değil. Devre arası bir konuşma oldu mu aralarında bilmiyorum ama maç sonu ne dedi Şenol Hoca Q7 hakkında, hem de yüzüne;

“Yeni başladı futbola, daha yaşı genç!”

Şenol Hoca her şeyin farkında. Takım emin ellerde!

Ellerinden öperim Hocam!

 

Ufuk Küçükdağlı / @ukucukdagli

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.