Kapı

Geçenlerde bir yakınıma araba çarptı. Hepimiz olay gerçekleştikten sonra akıl verme konusunda doğuştan uzman olduğumuz için, arkadaşları ve akrabaları olarak hasta yatağının etrafında olayın nasıl gerçekleştiğini en ince detayına kadar dinleyip, neyi farklı yapabileceği üzerine yorumlarımızı yaptık. Hastamız “geldiğini görmedim” dedikçe gençten bir arkadaşımız “orada insana araba mı vurur, ben görsem de çekilmezdim” deyip durdu. Bu “çok haklıydım ama biraz öldüm” yaklaşımı bana epey tanıdık geldi.

Pyrrhus Zaferi” deyişi Epir Kralı Pyrrhus’tan gelir. Kral M.Ö 279 yılında Askalum Savaşı’nda Romalılara karşı bir zafer kazanır. Fakat öyle yıkıcı kayıplar verir, kazandığı zaferin bedeli ordusuna öyle ağır olur ki, kendisini zaferden dolayı kutlayanlara, “böyle bir zafer daha kazanırsam sonum olur” der. Deyiş o günden beri ulaşmak için kaybedilenlerin çokluğuyla anlamsızlaşan zaferler için kullanılır.

Lafın taraftarımız arasında süregelen tartışmalara geleceğini herhalde tahmin etmişsinizdir. Konulara tek tek giremeyeceğim, zaten artık epeyce çeşitlendiler. Eskinin “Gazi’ye Mustafa Kemal mi demeli Atatürk mü demeli?” diye bölünen sol fraksiyonları gibi bir noktadan sonra tartışmanın şehvetine kapılıp kendimize yoktan meseleler yaratır olduk.

Üstelik haklı çıkmanın kimseye bir şey kazandırmayacağı ama tartışmanın kendisinin negatif etkilerinin stadyuma kadar sızdığı, yani teoride takıma faydası olması gereken bizlerin pratikte zarar vermeye başladığı büyük “başarılara” imza atıyoruz.

Hangi tartışmanın hangi tarafında olursanız olun ben Beşiktaş taraftarının bu kadar inat ettiği, “ben haklıyım” demenin cazibesine bu kadar kapılıp sağduyusunun bloke olduğu bir dönemi uzun zamandır yaşamamıştım.

Herkesin kendi inadını; yol gösterme, fikrini söyleme, kimse gerçekleri söyleyemezken kahramanca ortaya çıkma, nankörlere haddini bildirme, kimsenin adamı olmama ya da birlik beraberliği koruma şeklinde rasyonalize ettiğine eminim. Yani bu tartışmaların hiçbir tarafı sabah kalkıp “acaba bugün takıma ne zarar verebilirim?” diye ellerini ovuşturmuyor. Fakat cehenneme giden yol da iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir.

Ben fazla zeki sayılmam. Futboldan da pek anlamıyorum. Büyük resmi görmeye kapasitem yetmediği için konuya basit yaklaşıyorum.

Transfer sezonu neredeyse bitti, elimizdeki kadro belli ve artık sezon sonuna kadar Love dışında değişmeyecek. Kadronun başındaki Hoca, onun seçimleri ve tercihleri bizi son iki yılda şampiyon yaptı. Kendisini “orkestraya arkasını dönüp işini yapmak zorunda olan adam” diye tanımlayan Hoca kamuoyu baskısıyla karar vermez. Benim bu saatten sonra takıma verebileceğim tek katkı moral ve coşkudur. Ben artık söyleyecek iyi bir şeyim yoksa yutkunurum.

Aslında, mesleği eleştiri yapmak değilse taraftarın fabrika ayarı da budur. Fakat artık kimse düz taraftar olmadığı için böyle basit görevler benim gibi alıklara kaldı.

Bir şeyhin müridinin keşfi açılmış. Ahiretten manzaralar görmeye, haberler almaya başlamış. Kendisini cennette görmüş. Rahatlamış. Fakat bir bakmış şeyhi cehennemlikler arasında. Yanında eğitim aldığı, böyle mertebelere erişebildiği şeyhi, belli ki gerçekten şeyh ama gördüğünden de şüphesi yok. Utana sıkıla şeyhinin yanına gitmiş. “Şeyhim Allah sizden razı olsun. Beni yetiştirdiniz, benim keşfim açıldı, fakat sizi azapta görüyorum” deyivermiş. Şeyh, müridine dönmüş: “Evladım ben senin gördüğünü kırk yıldır görüyorum ama başka kapı mı var, nereye gideyim?”

15 hafta var. Başka Beşiktaş yok.

 

Cem Fante

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.