İlk Yarı

Bu yazıyı keyfimiz yerindeyken yazdım. Bir sinirle kaleme sarılmadığımdan, hislerimi-düşüncelerimi demlendire demlendire kaleme aldığımdan emin olun istedim.

İlk yarı lig bizim için iyi geçmedi demek, sanırım çok hafif kalır. Belirli aralıklarla şok verilen kalp hastası EKG’si gibi krizden krize atladık. Beşiktaş’ın istikrarsız sonuçlar aldığı ilk sezon değil. Beklenmedik yenilgilerin de maalesef DNA’mızda bir yeri vardır. Bunların hiçbirinden kolay etkilenmem. Zor sezonlara, hayal kırıklığına, önce bir “ya sabır” sonra da “Beşiktaş’ım sen çok yaşa”lara bünyem alışkın. Fakat bu ilk yarı, beni çok üzdü.

Tarihin en iyi kadrosu muhabbetine girmem. Tek tek oyuncular değil birbirleriyle uyumları, bir arada oynadıklarında ortaya çıkan kombinasyonlardır önemli olan ama, lüks içinde hayal kırıklığına uğramak çok kanıma dokundu galiba. Az imkânla elimizden geleni yapıp yetmediği zamanlarda bu kadar keyfim kaçmaz çünkü.

Bu durumun bir iyi tarafı kalite varsa bir-iki takviye ile geri dönüş kolaylığı da vardır. Yani öyle felaket senaryoları falan da geçmiyor aklımdan. Yalnız elim çok da bir şeyler yazmaya gitmiyor.

Geçtiğimiz iki sezon ben taraftara hitap eden çok yazı yazdım. Takım gücünün farkındayken ve kendinden emin mücadele ederken, taraftarda anlamsız bir “bu sefer de olmayacak, bir şeyler ters gidecek” hissiyatı vardı. Olacağını, gücümüzün önümüze konan engelleri aşmaya yeteceğini hissedenlerin diğer taraftarlara “sakin olalım, destek olalım, ne yaptıklarını biliyorlar” demesinin net bir fayda sağlayacağına inanmıştık. Bu sezon öyle bir ihtiyaç hissetmiyorum. İlk yarı -özellikle stada giden- taraftar Beşiktaş’ın en iyi bileşeniydi. Üstelik çok büyük çoğunluk ara sıra haklı karamsarlıklara kapılsalar da inançlarını hiç yitirmediler. Destek de sesi çok çıkan sayıca azınlık bir kesimi saymazsak kesintisiz sürdü. Bu süreçte ben de aklımın yettiği kadar oyunu konuşmaya, olanı biteni anlamaya, daha doğrusu başımıza geleni anlamlandırmaya çalıştım. Böyle böyle, biz üzüntülerimize taktik sebepler ararken ligin ilk yarısı bitti.

“Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi” belki de bayağı ağır yaralandık. Normal futbol seyircisine sonsuz saygım var. Marifet gibi de anlatmıyorum ama ben ve yakın dostlarım dediğim herkes “rahatsız” Beşiktaşlı. Beşiktaş’ın seyri yaşam kalitemizi etkiliyor. Takım iyi değilse hayatın renkleri bir iki ton soluyor. Dünyayı farklı görmeye başlıyoruz. Takımın aldığı sonuçlar kadar verdiği duyguyla da işimiz var. Sadece Beşiktaş yenince mutlu olmuyoruz ama mesela takım bizim kadar istemiyor gibi hissedince benim canım çok yanıyor. Kızgınım. Puan kaybettikleri, ligde 4. oldukları için falan değil. Ellerinden geleni yaptıklarına inanmadığım için kızgınım. Bir ihanet değil ortadaki ama milyonların ölüp dirildiği bir meseleyi hafife alma hali. Ben bunu içime sindiremedim. Küskünüm. Tribünle takımın nabzının uymamasının bize ne hissettirdiğini bildiklerine emin değilim.

Şampiyonluk yeminine falan değil ama bir futbolcunun çıkıp; “Biz böyle olunca siz yiyemiyorsunuz, uyuyamıyorsunuz, aklınızı bir işe veremiyorsunuz. Belki sevabı yarar diye gece yarıları sokaklarda dolaşıp köpek besleyeniniz, bir dayak yiyeyim de canım gerçekten yansın diye otoparkçıların arasına dalanınız var. Beşiktaş’ın sizin hayatınızda tuttuğu yeri biliyoruz. Telafi etmek için elimizden geleni yapacağız” demesine ve bunun lafta kalmamasına ihtiyacım var. Ben şampiyon olamamaktan değil, bizi anlamamalarından korkarım. Çıksın biri anlıyoruz, haklısınız; söz veriyoruz, şampiyonluk gelmezse elimizden gelen her şeyi vermediğimizden olmayacak desin.

Takımla aramızdaki melodinin akordu bozuldu. Taraftardaki suçlu aramalar, oyuncu yüzünden bölünmeler, bana bundan geliyor. Önce bir kalbimizi tedavi edelim. Geri kalan her şey hallolur.

 

Cem Fante

 

Bir Cevap Yazın