Faik

Beşiktaş’ın taraftarı, yaşayan canlı bir organizma olarak, onun en önemli unsuru ve varoluş sebebidir. O taraftar topluluğunu oluşturan tek tek bireyler ise, önemsiz kum taneleri.

Şunu bir kabul edebilsek, sadece söylemesek de inansak, her şey herkes için çok rahat olacak.

Beşiktaş’ı hayatı pamuk ipliğine bağlı kurtarılmaya muhtaç görmesek mesela. Beşiktaş’ı kurtarma görevini de tehlikeyi tek görenler olarak üstlendiğimize inanıp, kendimize Jack Bauer pozları biçmesek.

Yaptığımız her şeyi, gittiğimiz her maçı, Beşiktaş’ı savunmak için söylediğimiz her sözü bir minik katkı kabul etsek. Bunları sadece bir soylu dava uğruna değil, kendi mutluluğumuz için de yaptığımızı itiraf etsek.

Bizim onu sevme şeklimizin ve genel olarak bir sevgiyi yaşamanın tek yolunun, sadece bizim bildiğimiz yol olduğuna inanmasak.

Beşiktaş’a sevgisini benzer yaşamaktan; bunun üzerine kafa yormaktan, dertleşmekten, yazıp-çizip düşüncelerini anlatarak; kendine benzer insanları bir deniz fenerinin ışığı gibi etrafına toplamaktan zevk alan insanlara Medellin karteli muamelesi yapmasak.

Kendimizin haklı, geri kalan herkesin haksız olduğunu kanıtlamanın en kolay yolunun, tek tek herkesi haksız çıkarmaya çalışmak değil, fikirlerimizi doğru dürüst anlatabilmek olduğunu anlayabilsek.

Geçen gün bir yazıma gelen itirazlara, “benim fikirlerimi yazmam sizin insanları kendi fikrinize ikna etmenize engel oluyorsa, belki sorun benim yazmamda değil sizin fikirlerinizdedir” diye cevap yazacaktım.

Sonra konu uzamasın, bu itirazları yapanlar da alınmasın diye vazgeçtim. Söz, DM’de aramızda yaptığımız sohbette geçince; alıntısı hedefsiz, bağlamsız, sadece güzel söylenmiş bir söz olarak paylaşıldı.

Şu naif cümlenin yaratacağı alınganlıklardan rahatsız olan benim, twitter hesabımdan küfürler edecek hale gelmemin nasıl bir cinnet gerektirdiğini herhalde tahmin edersiniz.

Bu yazıya aslında bir veda yazısı olarak başladım. Burada tanıdığım arkadaşlarımın, hasbelkader yazdıklarıma değer veren kardeşlerimin affına sığınarak müsaade isteyecektim.

Söylenenlere, sataşmalara ve suçlamalara, söyleyenlerin kim olduğunu da dikkate aldığım için, herhangi bir önem atfettiğimden değil.

Son dönemki konular dışında da, genel olarak kendisini Beşiktaşlı olarak tanımlayan insanlarla hayat enerjimi emen tartışmaların içine girmenin ilgimi çekmemesinden.

Ortada paylaşılacak bir şey görmediğim için neyi paylaşamadığımızı anlayamıyorum, “yerim dar oynayamıyorum” diye bir derdim olmadığı için sosyal medyaya sığamıyormuş gibi milleti itip kendine yer açmaya çalışanlara mana veremiyorum.

Üstelik 40 yıllık Beşiktaşlıyım, 1 yıldır buralardayım; yani ne Beşiktaş beni arar ne ben Beşiktaş’tan mahrum kalırım.

Fakat genelde olduğu gibi bu işin de bir aması var…

Faik Tribünü benim parçası olmayı çok önemsediğim bir oluşum.

Yaptığımız işi küçümsediğimden değil ama ortaya konulan işten çok, bu işin ortaya çıkması için mücadele eden değerli insanların yoldaşı olmaktan gurur duyuyorum.

Piyanonun değişik sesleri olan ama aynı besteyi çalan tuşları gibi, farklı farklı hayatlardan gelip tek amacı Beşiktaş olan o güzel insanları.

Bir çoban ateşi yakmışız da başında sohbet ediyormuşuz gibi, biz aramızda Beşiktaş dedikçe etrafımıza toplaşan, ateşin başına çöken yüzlerce kardeşimi, arkadaşımı seviyorum.

Ne zaman bıkkınlığımızı hissetseler “biz buradayız” diye ses veren, samimiyetleri ekrandan insana geçen o aydınlık zihinleri.

Yani; çapı küçük duygu yoğunluğu yüksek güzel bir hikayenin parçasıymışız gibi geliyor. Bunun verdiği keyif de geri kalan her şeyi silip atıyor.

Bir küskünlük, bir kırgınlık hissedip çok soran oldu. Tamamen bencilce sebeplerle; yaşadığımızın mutluluğu ve değeri, verdiği rahatsızlığın çok üzerinde olduğu için, hiçbir yere gitmiyorum.

Bu yılki şampiyonluğu tüm “fahri Faiklerle” kutlamanın bir yolunu bulmanın derdine düştüm bile.

Sadece bu zamanlarda demem gerekeni, çok başlarda demişim onu anladım.

Bu lafı son kez, ama dolu dolu ve kalpten söylüyorum.

Bilmeyen ne bilsin bizi, bilenlere selam olsun.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın