Bir Maç Yazısı

Şu maç tam “adamsın” övgüleri toplayıp, elden ele dolaşacak bir maç yazısı hazırlamalık aslında. Yarın gazetelerde muhtelif örneklerini bol bol görürsünüz zaten.

Hoca’nın değişiklikleri geç yapması, yıldız transferlerin 11 başlamaması, 3.yü atacaksın kardeşim, artık yazanın keyfine göre Fabri’nin yanına bir eşantiyon günah keçisi daha, İstiklal Marşı ve kapanış.

Ben pek maç yazısı yazmam ama ezbere konuşup sürekli aynı sözlerin olabildiğince yüksek sesle tekrarlandığını görünce, bana bir sıkıntı geliyor. Bir de pek “bunu yazsam severler mi” derdi olan bir adam değilim. Ben doğru bildiğimi yazayım, siz de bildiğinizi yapın.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: şu anki kızgınlığınızın sebebi puan kaybetmiş olmamız. “Şu yüzden puan kaybettik” diye sarıldığınız şeyler de kendinize sinirinize boşaltacak yer aramak.

Çünkü; belki anlık hatalar üzerine konuşulabilecek ama sistemsel bir zaaftan söz edilemeyecek bir maç seyrettik.

-Oyuncu tercihleri:

Herkes, -ben de dâhil- sadece yeni oyuncaklarıyla oynamak isteyen, eskilere burun kıvıran çocuk hevesiyle yeni transferleri seyretmek istiyor.

Kim oynayabilirdi?

-Geçen hafta önde top tutmamızı sağlayan tek adam olan, takımın en hazırı Cenk’in yerine Negredo.

-Bugün takımın en dirilerinden biri gördüğüm, oyunda hiç sırıtmayan Tolgay yerine Medel.

-İlk golü atan Babel ya da geçen sezonki en önemli hücum planımız Q7 yerine Lens.

Takımla beraber çalışmış olmanın önemine, önceki sezonlarda takıma verilen katkının hatırına inanan ve bu adaletli tavrıyla oyuncularını kontrol altında tutabilen Şenol Hoca’nın bunu yapması için maçtan önce ne sebep vardı?

Biz, aynı tavrın ufak tefek mırıldanmalar dışında oyunculardan çıt çıkmadan bize iki şampiyonluk getirdiğini görmedik mi?

Bu oyuncuların kalitelerini gösterdikçe, -takımla bütünleştikçe- herkesin saygısını kazanıp devreye alınacağını ama sonuçta takımın değişmezleri olacaklarını bilmiyor muyuz?

-Oyuncu değişiklikleri:

Ben de dahil her Beşiktaşlının her daim cebinde duran, maç sürerken de kalbine oturan; “maç bir farkla giderse saçma sapan bir şey olur ve gol yeriz” hissi dışında oyunu seyrederken kontrolün elimizden kaçtığı, tehlikeler yaşadığımız hangi an oldu da size “maç gidiyor acil oyuncu değiştirmemiz lazım” dedirtti?

Kalemizde tehlike yaşamadan iki gol yediğimiz maçta, bahsettiğim yaşanmışlıktan gelen “içime doğuyor” dışında rakip ne zaman üst üste 3-4 pas yaptı, bir hücum seti oynadı ya da bize top yaptırmadı?

Ve asıl sormak istediğim “Lens kontra atak oyuncusu, öndeyken onu oyuna alalım” derken, rakibin mağlup durumdayken de sahasında beklediğini görmüyor musunuz?

Önde mi bastılar, çok adamla mı hücuma geldiler, nerede arkada alan bıraktılar da biz kontra atağa çıkacaktık?

-3. Golü bulma meselesi:

Şenol Hoca’nın skorun üzerine yatma, takımı rölantide oynatma ve hücum düşünmeme gibi bir tarzı olmadığını herhalde siz de kabul edersiniz.

Pozisyon bulamamanın cevabını her zaman pas temposunda ve topun ayaktan çabuk çıkarılmasında arayan bir Hocamız var. Bunun tek istisnası takımın fizik olarak hazır olmadığını düşündüğü zamanlar. Şenol Hoca şu anda takımın istediklerine tam karşılık gelecek tempoyu yapamayacağını düşünüyor. Bu konuda yapacağı zorlamaların da ya oyuncuların belli dakikadan sonra toplu iflası ya da sakatlık olarak kendisine geri döneceğine inanıyor.

Benim düşünceme göre bölüm bölüm ilk yarıda, belli bir dakikadan sonra da ikinci yarıda yapılan al gülüm-ver gülüm’e kenardan isyan etmemesinin başlıca sebebi bu. Yapacağı müdahale yine bir oyuncunun yerine başkasını koyma anlamında değil, aynı oyuncuları tempoyu arttırmaları yönünde zorlayarak olabilirdi.

O da, Beşiktaş tek fark lanetini bilmeden bu maçı seyreden her tarafsız seyirci gibi “bu adamlar gol atamaz, kazasız belasız takımı da fazla zorlamadan 3 puanı alırız” deyip, form durumunda tepe yapmak istediği 5. Haftaya kadar takımı minimum yıpratarak gelmenin hesabını yaptı.

Hepsinden önemlisi de; Talisca-Oğuzhan-Tolgay orta sahasıyla oynarken topu kaptırdığında çabuk geri almanın pek mümkün olmadığını bildiği için, topu kendinde tutmanın en garantili yolu olan risksiz paslaşmalara göz yumdu.

Bu hesap tutmadı. Bu yaptığı her şeyin Hocamızın yıllardır bildiğimiz çizgisiyle gayet tutarlı olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ha, herhangi bir olayın mantıklı açıklaması olması, bizim üzülme ve sinirlenme hakkımızı da elimizden almaz, o da ayrı mesele.

Ben en azından beni okuyan arkadaşlar sakinleşir, olayların şoku çabuk atlatılır, önümüze bakarız diye çok teselli yazısı yazdım. Ne bu maç öyle bir maç, ne biz öyle bir haftadayız.

Fabri, -özellikle biri bayağı kötü- iki yenmeyebilecek gol yedi. Ve kazanmamız gereken bir maçta puan kaybettik. “Bir gözümüz Fabri’nin form durumunda olsun” dışında, şu maçtan bu kadar negatif nokta çıkarmak pek doğru değil.

Özellikle birbirimize sürekli “bu sene üzerimize çok gelecekler, aman dikkat” deyip sonra da ilk tökezlemede “tutmayın beni” diye linç kalabalığının en önüne koşmak biraz gülünç oluyor.

Beşiktaş puan kaybedince memnun olması mümkün olmayan insanlar olarak, hırsımızı alacak hedef arıyoruz sadece.

Ben, Hocamız “istediğim takım 5.-6. Haftada ortaya çıkacak” dediğinde; en azından “bu maç sana yazar Hoca” falan diye babalanmadan beklenmeyi hak etti inancındayım. Görüyorum ki herkes bu durumda değil.

Son iki yılın şampiyon Hocasına işini öğretmeye kararlı olanlara, en azından daha 2.Hafta’da olmamız vesilesiyle, geçen sezon başında çok sevdiğiniz “Hocamız da çok formda değil” nazik diş geçirme denemeleriyle başlasanız bari desem, çok şey mi istemiş olurum?

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın