Basın

Şikâyet ettiğimiz şeylerin neden başımıza geldiği üzerine düşünmeyi seviyorum.

Meselenin ne olduğunu anlarsam, sorunu bir sebep-sonuç ilişkisine bağlarsam yani, kendimi çözüme yaklaşmış gibi hissediyorum.

Küçük ölçekte bu, işe yarayan bir özellik. Ama problemin ölçeği büyüdükçe, sorunu yaratan sistemi analiz etmiş olmak, sizi çözüme pek yaklaştırmıyor. Hatta kafanızı yorduğunuz işin büyüklüğünü fark ettirip, bir yılgınlık hissi doğurduğu da oluyor.

Allah’tan Beşiktaş taraftarının “rahatsızlar” fraksiyonuna mensubum da “şu fili yesek mi?” dense, “en lezzetli et, kemiğe yakın ettir” diye bacağından dişlemeye başlıyorum.

Spor basınımız ile olan imtihanımızdan bahsediyorum.

Spor yayıncılığı, geçmişte de Türk gazeteciliğinin gurur kaynağı değildi elbet, ama bugünkü kadar mensuplarının bile “aga siz ne yapıyorsunuz?” diyeceği bir karikatüre de hiçbir zaman dönüşmemişti.

Ezelden gelen “renkliler için iyi olan bizim için de iyidir” önyargısının onları soktuğu açmazlardan daha önce uzunca bahsettim. Bu öğrenilmiş çaresizlikten ayrılamayarak, hem para kazanmayan hem de saygı uyandırmayan bir batağa saplanıp kaldılar.

“Fenerbahçe ve Galatasaray başarılı olmazsa tirajlar düşer” dediler de; “vatandaşın ‘bizim takım başarılı değilse bu gazeteyi almaya değmez’ diye düşünmesi için bizim ürünümüzün amigoluktan başka bir işe yaramaması lazım, biz hiç mi bir şey sunmuyoruz” diye kendilerine sormayı akıl edemediler.

Konunun bir de içerikten bağımsız sunuluş şekli, dili ve “seviyesi” yönü var.

Son zamanlarda bana; bunları çözmek, diğer açmazı da kendiliğinden halledecekmiş gibi geliyor.

Dijital devrim, medya kuruluşlarını -olumsuz anlamda- iki farklı şekilde etkiledi. İlki tahmin edilebileceği gibi; tüketicinin yeni beklentilerini hiç okuyamayarak, hızlı bir şekilde kan kaybedip yok olmanın eşiğine gelenler.

Basılı gazeteler giderek “eskinin bir alışkanlığı” muamelesi görüyor. İnternet yayıncılığı ile bir şekilde kombine edilmeyen gazetelerin -normal ticari gerçekler ışığında-, yaşama şansı yok. Bu gidişatın bir süre sonra televizyon kanallarını da tamamen etkisi altına alacağına emin olabilirsiniz.

Sizi yayın akışına mahkûm eden, seçtiğiniz içeriği anında telefon ya da tabletinizde açmayan televizyonculuk da son yıllarını yaşıyor.

Bir de bunun; sana yeni doğrular diye sunulanı hiç sorgulamadan kabullenip, en uç noktasında uygulayarak çağa teslim olma versiyonu var.

Bu süreci yabancı yayın organları da yaşadı ama kısa sürede atlattı. Biz onları 5-10 yıl kadar geriden takip ediyoruz. “Klik” peşinde koşup, bunun gerektirdiği sürat yüzünden içeriği boş verme evresindeyiz.

Nasıl “renkliler mutlu olsun haberciliği” şartlanması varsa; okuyucunun genel portresi için de “bunlar çabuk sıkılır, 6-7 satır yeter, oradan da foto galeriye, sonra 1 dakikalık videolarla yakalarız. 5-6 tane de oradan seyretse hem sitede zaman geçirir, hem de bir sürü sayfa yenileme alırız” denilip işin içinden çıkılıyor.

Bunu yapanın basın olması ekstra tehlikeli. Çünkü haberin/yorumun kaynağı olma vasfıyla aynı zamanda “tüketicisinin” beklentisini/fikrini de şekillendiriyor. “Damak tadını” bozuyor. Tıpkı demlik poşette çay tozu ve boya karışımlarının yavaş yavaş bildiğimiz çayın yerini alması, insanların birkaç yıl sonra orijinal çayın tadını aramaması gibi; okuyucu da haber/yorum okumanın ne olduğunu unuttu. “Beklentisi budur” deyip her kanaldan aynı tarza maruz kalanların, sonunda beklentisi gerçekten de bu olmaya başladı.

Sorunun temeli -sadece bizde değil genel olarak dünyada- internet yayıncılığından nasıl para kazanılacağının tam çözülememiş olması. Genelde tekil kullanıcı adedi üzerinden görüntülenmeyle ödeme yapan reklamların getirisi çok düşük. Dişe dokunur gelirlere ulaşmak için milyonlarca görüntülenme gerekiyor. Dolayısıyla gelsin “şok, şok, şoklar”, gitsin “flaş gelişmeler”.

“…’nın seksi pozları” meselesine hiç girmiyorum.

Peki, bu ne getirdi?

Yabancı basın bu işten; ünlü kalemler-şöhretli haberciler-süper star muhabirler istihdam edip/parlatıp televizyona da çıkartarak; onları, kaliteleri TV reklam gelirleri de getiren markalara dönüştürerek, çıktı.

Biz ise “bu adamın köşe yazısını da on bin kişi klikliyor, koyduğumuz sevimli kedi videosunu da. Biz bu adama neden bu kadar para ödeyelim” şiarından yola çıkıp, yetkinlik beklentisi olarak “nefes alma” şartını koyduk. Sonra da bu insanları televizyonlara gönderip yayın saatini geçiren bedava dolgu malzemesi olarak kullandık.

Tahmin edin sonuç ne oldu: Elimize kalitesiz, itibarsız, üstelik de karsız nur topu gibi bir sektör doğdu.

Peki, bundan bize ne?

Ben neden oturup bu işe kafa patlatıyorum. Hadi ben deliyim, siz neden Beşiktaş yazısı okuyacağım diye girip bu zulme maruz kaldınız. Çünkü şikâyetçiyiz. Bize “sizin hakkınız budur” diye zorlanan içerik bizi mutlu etmiyor. Üstelik Beşiktaş taraftarı olarak bu düzenin içeriklerine maruz kalmak vücut kimyamızı da değiştiriyor.

Bunlara alternatif olup sosyal medyadan yayın yapan Beşiktaş haber/yorum siteleri klik üzerinden yürüyor. Hepsi kardeşimiz olduğu için mevzuyu çok detaylandırmadan, “hayatın gerçeklerine ayak uydurmak zorundalar” diyeyim.

Yeni açılan girişimlerin ise oturmuş sitelerle -en azından kısa vadede- klik rekabetine girme şansları olmadığından “Bilmem Kim Abi” sponsorluğunda açılmak durumundalar. Dolayısıyla gelecekleri de Bilmem Kim Abi’nin iki dudağı arasında.

Üstelik en başarılı örneklerin bile ana akım medyayla onların kulvarında yarışıp güç yetiştirme; bırakın dengeyi Beşiktaş lehine çevirmeyi; ibreyi mantıktan, rasyonellikten, insaftan yana biraz oynatma şansları bile yok.

Hepsi iyi niyetli ve başarılı ama; ülkede özelde Beşiktaş’ın, genelde futbolun nasıl konuşulduğunu değiştirmek gibi bir amaçları yok. Olmak zorunda da değil. Kendi alanlarında önemli işlevleri var.

Bense filin bacağını bir kere dişlemiş durumdayım ve bırakırsam beni ezecek gibi hissediyorum.

Bu işin içinden çıkma yolu olarak aklıma tek gelen ise; aynı anda hem kaliteli hem de finansal anlamda başarılı olunabileceğini kanıtlayan bir örnek yaratıp, hiçbir şeyden anlamıyorlarsa “bu tuttu biz de bundan yapalım” demeyi biliyorlardır diye ummak.

Peki, ne yapılacak?

İşe; her okuyucuyu eşit sayan “klik” sistemine ve onun getirdiği içerik çeşitliliği -çok ama sığ içerik- zorlaması yerine “içerik derinliği” hedefleyerek başlamak en doğrusu.

Kendini AB grubu hedefleyen tematik kanal gibi konumlandırmak, sıradanlığa itiraz edenlerin desteğine yaslanmak tek çıkar yol.

İyi, kaliteli ve sofistike içerik üretmekte ısrar edebilmenin formülü okuyucuyu/dinleyiciyi/takipçiyi segmentleştirmek.

Amerikan medyası bunu ilk akıl eden oldu.

Önce ESPN, sonra HBO bu alana hızla girdi. ESPN bu işin ilk örneği Grantland’in yaratıcısı Bill Simmons’ı HBO’ya kaptırınca theundefeated.com‘u kurdu. Bill Simmons yoluna HBO destekli theringer.com ile devam ediyor.

Tabii ki bu siteler milyar dolarlık şirketlere sırtını dayamış ve otomatik sponsor desteğiyle yola çıkan projeler. Yani gelir elde etme yöntemleri taklit edilemez. Ama demir atılması gereken alanla ilgili ipucu veriyorlar.

“Biz sanat filmi çekiyoruz” havalarına girmeden anlaşılır ama farklı ve kaliteli içerik sunan; temeline, bizim durumumuzda Beşiktaş’ı oturtmuş ama futbolu konuşan bir dijital medya projesine ihtiyaç var.

Kullanılan dilin “akademikleşmesini” önlemek için de platformun pop-kültür, teknoloji hatta uluslararası kaliteli magazine uzanan bir yelpazeyi kendinde toplaması gerekiyor.

Bu kurulan temelin aynı anda hem podcastler hem de web temelli yayınlarla desteklenip farklı kanallardan içerik üretmesi lazım.

Kurulmak için yola çıkılması gereken; okuyucusuyla inatlaşmadan bol görsel kullanan https://twitter.com/TheVertical/status/830220963165851649 örneğinde gördüğünüz gibi illa beni okuyacaksın demeden derdini anlatmanın bir yolunu bulan bir platform.

Neyin işe yarayacağı hakkında fikrim bu. Nasıl gelir elde edeceğine gelince.

Bir karma model şart.

İçeriğin büyük bir kısmının açık ama belli bölümüne -mesela günde 1’den fazla köşe yazısı, günün podcast’i vs.- abonelikle ulaşılabilen, okuyucusunun/dinleyicisinin/seyircisinin parçası olmak istediği kadar destek olduğu bir gelir akışı tek çözüm.

Kimseye muhtaç olmadan, abonelik desteğiyle ayakta kalıp; “klik” üzerinden kendini ölçtürmeden, elindeki bilinçli taraftar segmentine dayanarak reklam görüntüleme değil, sponsorluk anlaşmaları üzerinden büyüyen bir medya girişimi.

Genele yayılabilmek için seviyesini düşüren, çok paylaşım yapmak için derinlikten vazgeçen değil; kaliteli içerik üretip, talebi bu olanların kendisine yönelmesini bekleyen bir oluşum.

Çünkü futbolun konuşulduğu dil değişecekse; kalabalıklara duymak istedikleri söylendikçe değil, söylenmesi gerekenler duyuldukça değişecek.

 

Cem Fante

Bir Cevap Yazın