Başarı

Sahip olamadıklarımızın peşinden koşmakla geçiyor ömür. Daha çok “şeyimiz” olmasının bize iyi geleceğini düşünüyoruz. Kalabalıkta yalnız insanlar yarattı modern çağ. İçimizde büyüyen boşluğu zafer objeleri koyarak kapatmak istiyoruz. Oysa mutluluk hiç böyle bir şey değil. Huzur da o boşluğu doldurmakta değil, hiç hissetmemekte aslında.

Yoksunluğa övgü yapmayı sevmem. Genelde özenilen ne varsa elinde tutanların, hiçbir şeyi olmayanlara yaptığı pişkinliktir. Ya da öyle bir avuntudur ki; yokluğu derinden yaşayanların ağzından çıktığında, duymak içinizi acıtır.

Yani insanların ne arzuladığı her şeye ulaşarak mutlu olabileceğine; ne de temel ihtiyaçlar, istekler ve arzuların “olmasa da olur” deyip göz ardı edilebileceğine inanırım.

Fakat bir konu var ki, tüm bu denklemlerin dışında kalması gerekiyor.

Beşiktaş konuşurken şampiyonluk adetleri, galibiyetler ve başarının getirdiği görkemin bizim Beşiktaş ile ilişkimizi şekillendirmesini kabul edemem. Ben 40 yıllık ömrümde, içimde Beşiktaş’ı koyduğum yerde hiçbir boşluk hissetmedim. O kupalar alındığında da hiç benim tüketmem, başarısıyla övünmem için alındı hissine kapılmadım. 

Beşiktaş’ın beraber yürüdüğümüz macerası, zaferle sonuçlandı diye sevindim sadece.

Daha önce de yazmıştım. Beşiktaşlı tuttuğu takımın değerini anlatırken, başka bir takımla kıyaslamaya gerek duymaz. Bu özellik, tuttuğu takımın tek başına bir değeri temsil etmediğini düşünenlere aittir.

Dolayısıyla Beşiktaş’ı başka takımlarla teraziye koymayanın, “kim ağır basıyor” diye bir endişesi de olmaz.

Beşiktaş’a iyi hizmet edenler şükranla, zarar verenler de arkalarından lanet okunarak anılır.

Fakat hiç kimsenin yaptıkları için de taraftarın “pavyondan kurtarılmış konsomatris” hissiyatına girmeyeceğini sanırım hatırlatmak gerekiyor. Çok başarılı işler yapıldı. Ama bunların önemini anlatmayı ve takdir etmeyi bize bırakmakta, hem icraat hem övme makamı olmamakta fayda var. İnsanlar bir şeyin sürekli kafalarına kakıldığını hissederlerse, işin sonu Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesine gider.

Konunun, bir yöneticimizin yayınlanan röportajının bugün önümüze düşmesi olduğunu herhalde anlamışsınızdır. “Kendini iyi ifade edemedi mi?” diye başladığımız güne, yanlışta ısrarla nokta konuldu. Ben bu saatten sonra bir geri dönüş olabileceğini düşünmüyorum.

Mesele benim açımdan yöneticimizin iyi insan olup olmadığı, karakteri ile ilgili değil; taraftar olarak hassas olduğumuz bir konuda, bunun bizi niye kızdırdığını bile anlamayarak, düzeltme fırsatından yararlanmaması; Beşiktaşlıların ortak duygusuna, uzak olduğu hissini vermesidir.

Başka takım taraftarlarının duygularını önemseyip Rıdvan Akar gibi bir değeri kaybettiğimiz göz önüne alınınca; kendi camiamızın hislerini dikkate almama şansımız olmadığına inanıyorum.

Bu satırları da, verilen emeklerin ağızdan çıkan birkaç sözle zayi olmasının ne kadar kolay olduğunu, bu yaşanan durumun diğer görev sahiplerine de örnek olması gerektiğini hatırlatması açısından tarihe not düşmek istedim.

Beşiktaşlı Beşiktaş için bir tuğla koyana bile gereken değeri verir. Kişilere zarar vermek için Beşiktaş’a zarar vermeyi göze alanlara karşı da yönetenlerinin yanında durur. Ben; yapılan iyi işleri övmenin, cesaretlendirmenin ve altını çizmenin benden bir şey götürdüğüne inanmam. Burada tek bir istisna var.

Kulübün DNA’sına aykırı düşmenin herhangi bir hizmete mahsup edilip, göz ardı edilme ihtimali yoktur.

“Kırmızı çizgimiz” budur.

Cem Fante

Bir Cevap Yazın