Fikstür Çekimi

@AnkaraliAtiba isimli hesabın 1 Eylül 2018 tarihinde attığı ve özet olarak;

  • G.saray’ın Şampiyonlar Liginde yer aldığı 2013-14, 2014-15, 2015-16 ve 2018-19 sezonlarında, Şampiyonlar Ligi maçlarından önceki Türkiye Ligi maçlarını hep kendi sahasında oynadığı,
  • Ayrıca 2012-13 sezonunda Şampiyonlar Ligi maçlarından önceki Türkiye Ligi maçlarının  hiçbirinin büyük takımlara denk gelmediği,
  • Bu şekilde kendilerine avantaj sağlandığı, dolayısıyla Türkiye Ligi fikstür çekimlerinde şaibe olduğu

iddialarını içeren tweetlerin büyük ilgi görmesi ve #fikstüroyunları hastag’iyle TT’ye girmesi üzerine yaptığım araştırma ve bana twitter üzerinden gelen cevaplar ışığında vardığım sonuçları paylaşmak istiyorum.

Uğur Meleke’nin 25 Temmuz 2013 tarihinde Milliyet’te yayınlanan “Fikstür Gururu” başlıklı yazısında (Yazının linki: Fikstür Gururu); 2013 yılında fikstür çekimi uygulamasında değişikliğe gidildiği belirtilerek, konuyla ilgili oldukça yararlı bilgiler verilmiş. Diğer taraftan bana ulaşan konuya hakim bir arkadaş da uygulamanın son hali ile ilgili ayrıntılı bilgiler verdi.

@AnkaraliAtiba’nın “2012-2013 sezonunda, G.saray’ın Şampiyonlar Ligi maçından önce ligde hiçbir büyük takımla oynamadığı” tespiti doğru olmakla beraber, bana gelen bilgiler 2013 yılından sonraki uygulamayı içerdiğinden, bu yazıda sadece 2013 sonrası yer alıyor.

Aşağıda, G.saray’ın 2013 yılından bu yana Şampiyonlar Ligi haftalarından önce oynadığı/oynayacağı maçların listesi bulunmakta. Liste incelendiğinde görüleceği üzere, gerçekten de G.saray’ın katıldığı sezonlarda, Şampiyonlar Ligi maçlarından önceki tüm maçları istisnasız olarak iç sahada. Enteresan olarak, G.saray’ın katılmadığı ve Beşiktaş’ın Türkiye’yi temsil ettiği 2016-17 ve 2017-18 sezonlarında ise Şampiyonlar Ligi haftalarından önce G.saray hep deplasmanda oynamış.

2013-2014 Sezonu

13.09.2013 G.saray – Antalya / 17.09.2013 G.saray – R. Madrid

28.09.2013 G.saray – Rizespor / 02.10.2013 Juventus – G.saray

19.10.2013 G.saray – Karabük / 23.10.2013 G.saray – Kopenhag

01.11.2013 G.saray – Konyaspor / 05.11.2013 Kopenhag – G.saray

23.11.2013 G.saray – Sivasspor / 27.11.2013 R. Madrid – G.saray

06.12.2013 G.saray – Elazığspor / 11.12.2013 G.saray – Juventus

2014-2015 Sezonu

13.09.2014 G.saray – Eskişehir / 16.09.2014 G.saray – Anderlecht

26.09.2014 G.saray -Sivasspor / 01.10.2014 Arsenal – G.saray

18.10.2014 G.saray – F.bahçe / 22.10.2014 B. Dortmund – G.saray

31.10.2014 G.saray – K.paşa / 04.11.2014 G.saray – B. Dortmund

22.11.2014 G.saray – Trabzon / 26.11.2014 Anderlecht – G.saray

06.12.2014 G.saray – Akhisar B. / 09.12.2014 G.saray – Arsenal

2015-2016 Sezonu

12.09.2015 G.saray – Mersin İ. Y. / 15.09.2015 G.saray – A. Madrid

26.09.2015 G.saray – Gaziantepspor / 30.09.2015 Astana – G.saray

17.10.2015 G.saray – Gençlerbirliği / 21.10.2015 G.saray – Benfica

29.10.2015 G.saray – Eskişehirspor / 03.11.2015 Benfica – G.saray

21.11.2015 G.saray – Antlyaspor / 25.11.2015 A. Madrid – G.saray

04.12.2015 G.saray – Bursaspor / 08.12.2015 G.saray – Astana

2016-2017 Sezonu

10.09.2016 Kayserispor – G.saray / 13.09.2016 Benfica – Beşiktaş

24.09.2016 Beşiktaş – G.saray / 28.09.2016 Beşiktaş – D. Kiev

15.10.2016 Gençlerbirliği – G.saray / 19.10.2016 Napoli – Beşiktaş

29.10.2016 Adanaspor – G.saray / 01.11.2016 Beşiktaş – Napoli

20.11.2016 F.bahçe – G.saray / 23.11.2016 Beşiktaş – Benfica

04.12.2016 Kasımpaşa – G.saray / 06.12.2016 D. Kiev – Beşiktaş

2017-2018 Sezonu

10.09.2017 Antalyaspor – G.saray / 13.09.2017 Porto – Beşiktaş

24.09.2017 Bursaspor – G.saray / 26.09.2017 Beşiktaş – RB Leipzig

14.10.2017 Konyaspor – G.saray / 17.10.2017 Monaco – Beşiktaş

29.10.2017 Trabzonspor – G.saray / 01.11.2017 Beşiktaş – Monaco

18.11.2017 Başakşehir – G.saray / 21.11.2017 Beşiktaş – Porto

02.12.2017 Beşiktaş – G.saray / 06.12.2017 RB Leipzig – Beşiktaş

2018-2019 Sezonu

? G.saray – Kasımpaşa / 18.09.2018 G.saray – L. Moskova

? G.saray – BB Erzurumspor / 03.10.2018 Porto – G.saray

? G.saray – Bursaspor / 24.10.2018 G.saray – Schalke 04

? G.saray – F.bahçe / 06.11.2014 Schalke 04 – G.saray

? G.saray – Konyaspor / 28.11.2018 L. Moskova – G.saray

? G.saray – Rizespor / 11.12.2018 G.saray – Porto

Bunun bir tesadüf mü yoksa ayarlanabilecek bir şey mi olduğunu anlayabilmek açısından, fikstür çekimine ilişkin bilgileri paylaşmak istiyorum.

Fikstür çekiminde kullanılan ve kendine özgü bir algoritmaya sahip bir anahtar var ve bu anahtarda 1’den 18’e kadar numaralar bulunuyor. Her takım bir numara çekiyor ve anahtarda yer alan eşleştirmelere göre, lig boyunca hangi hafta kiminle ve nerede oynayacakları baştan belli oluyor. Her hafta için ayrı kura gibi bir durum yok yani. Fikir vermesi açısından TFF’nin alt liglerde kullandığı 15 takımlık bir anahtarı paylaşıyorum, 18 takımlık anahtara ulaşamadım.

Ancak fikstür çekiminde bazı istisnai durumlar var ve sonucu en çok etkileyeni, Valilik emri gereği G.saray ve F.bahçe’nin aynı hafta iç sahada oynamalarının mümkün olmaması. Uğur Meleke’nin yukarıda sözü geçen yazısında Beşiktaş ve G.saray diye belirtilmiş. Ancak belki de sonradan değiştirildiği için geçtiğimiz sezonlardaki uygulamayı incelediğimde durumun böyle olmadığını gördüm, aynı hafta iç sahada oynayamayan takımlar G.saray ve F.bahçe.

Ayrıca ilk ve son haftalara üç büyük takım maçının gelmemesi, milli maçtan önce G.saray-F.bahçe maçı olmaması gibi durumlar da var.

Bunu sağlayabilmek için, kuradan önce, maç programı G.saray ve F.bahçe için ön görülen şartları sağlayabilecek numara çiftleri anahtardan seçiliyor.

Bir örnekle açıklarsak; aynı hafta iç sahada hiç oynamayan numara çifleri 2-9, 3-12, 4-7, 5-10, 8-13, 9-14 olsun. Bunların içinden, ilk/son hafta veya milli maçlardan önce birbirleriyle karşılaşmayacaklar ayrılıyor, diyelim ki onlar da 2-9 ve 3-12 olsun.

İşte G.saray ve F.bahçe’nin numaraları 2-9 veya 3-12 oluyor. Bu iki çiftten hangisinin seçileceğinin bir kuralı yok,  bir numara çifti tercih ediliyor. Belki yayıncı kuruluşun dahli olabilir, bende kesin bir bilgi yok.

Diyelim ki 2-9 çifti tercih edildi, bu iki numara için G.saray ve F.bahçe kura çekiyorlar. Bu kuraya göre G.saray ve F.bahçe’nin numaraları belli oluyor.

Hiçbir kimseyi ve kurumu herhangi bir şeyle itham etmeden, sadece olasılıklar üzerinden, fikstür çekimine şaibe karıştırılabilecek bence iki nokta var.

1- Elde kalan iki numara çiftinden biri tercih edilirken, Şampiyonlar Ligi maçından önce hep içeride oynayacağı bilinen numaranın bulunduğu çiftin tercih edilmesi.

2- G.saray ve F.bahçe arasında iki numara için kura çekimi yapılırken, avantaj sağlayacak numaranın bir şekilde G.saray’a çektirilmesi.

Fikstür çekimi konusu tartışılırken, bu hususların göz önünde bulundurulmasının doğru alacağı düşüncesindeyim.

 

Not: Benim ulaştığım veya bana ulaştırılan bilgilerde hata olabilir, yeni bilgi ve düzeltmeleri her zaman bekliyorum.

 

İlker Pırlant

6 Eylül 2018

 

Karine

Dilimize Arapça’dan girmiş bir kelime, karine. Daha çok hukukçular kullansa da gündelik hayatta da kullanılıyor bazen. Türk Dil Kurumu’nun sitesinde;

1. isim Karışık bir iş veya sorunun anlaşılmasına, çözümlenmesine yarayan durum, ipucu
2. Belirti

şeklinde verilmiş karşılığı.

Gündelik hayattan basit bir örnek vermek gerekirse; orta gelirli, işine otobüsle giden birinin birden bire son model jip sahibi olması o kişinin kanun dışı bir işler çevirdiğine karine sayılabilir.

Konumuz futbol ve Beşiktaş olunca ve gazeteci Cem Dizdar, Atınç’ın transferinde Beşiktaş’ın FFP kısıtlamalarından kurtulabilmesi için “hülle” yapıldığını ima edince doğal olarak soruyoruz tabii, hangi karineyle bu iddiada bulundu diye.

Anlayabildiğimiz; yüklü bir bonservis bedeliyle Atınç’ı transfer eden RB Leipzig kulübünün bir yıl sonra aynı futbolcuyu neredeyse bedavaya iki yıl üst üste Beşiktaş’a kiralamasını karine kabul etmiş Cem Dizdar.

RB Leipzig’in sponsorunun Red Bull olduğunu ve amaçlarının Bundesliga 2’deki kulübe büyük yatırım yaparak Bundesliga’da kafaya oynayan bir takım yaratmak olduğunu biliyoruz. Bu takım yaratılırken birçok gelecek vadeden genç futbolcu da transfer edilmiş, bunlardan birisi de Atınç.

Kulübün o dönemdeki sportif direktörü olan Ralf Rangnick’in Türkiye’ye geldiğini ve uzun süre Atınç’ı ikna edebilmek için uğraştığını da biliyoruz.

Atınç RB Leipzig’de pek iyi bir sezon geçirmedi bildiğimiz kadarıyla, takım Bundesliga’ya da çıkınca muhtemelen takımda şans bulamayacağını düşündüler ve hem maaş yüklerini hafifletmek hem de futbolcunun gelişimini sürdürmesi için Beşiktaş’a kiraladılar.

Her transferin tutmayacağını futbolla biraz ilgisi olanlar bilir, ne kadar sistemli olurlarsa olsunlar ne kadar yatırım yaparlarsa yapsınlar “Almanlar” da transferde hata yapabiliyor doğal olarak.

Kendi karinesiyle Cem Dizdar “bu transferde hülle olabilir” sonucuna varırken, ben kendi karinemle normal bir transfer olduğu sonucuna varıyorum.

Bir de, Beşiktaşlılığıyla bilinen ve kapalı müdavimi olduğu söylenen Cem Dizdar’ın aniden her konuda Beşiktaş aleyhine yazmaya/konuşmaya başlaması karinesiyle, mevcut Beşiktaş yönetimiyle kişisel bir sorunu olduğu izlenimi ediniyorum ki o da başka bir yazı konusu olabilir belki.

Şimdi Cem Dizdar’ın Atınç’ın transferiyle ilgili “kağıtları” incelemesini bekliyoruz, bakalım kimin karinesi kazanacak.

 

İlker Pırlant

Biten Sezondan Aklımda Kalanlar

Yeni statta, 1 yılda 2 şampiyonluk

.

Hocam…

.

Transferde isabet

.

Dünyada bir ilk

.

Kara gün

.

Sezonun şanssızlığı

.

Dönüm noktası

.

.

Benfica maçı, müthiş geri dönüş

.

Fenomen

.

Yüz karası

.

Dip yapmak

.

.Futbolun adaletsizliği

.

Sezonun şakası

 

Avrupa’ya dramatik veda

.

Sezonun Tezahüratı

.

Sezonun sloganı

.

Beşiktaş Donanması

.

Sezonun spor programı: BJK TV #SenBenYok (taraflıdır)

.

İlker Pırlant

Devre Arası

Ligde liderin 1 puan arkasında 2. sırada devre arasına girdik. Şampiyonlar Ligi grubunda da 3. olduk ve UEFA Avrupa Ligine son 32’den devam edeceğiz. Sadece bu iki sonuca bakıldığında ve G.saray’la Fenerbahçe’nin gerimizde olduğu düşünüldüğünde pek de başarısız bir dönem sayılmaz. Türkiye Kupasından hiç söz etmiyorum, çünkü o organizasyon sadece bir angarya.

Şampiyonlar Ligi gruplarında, 4. torbadan kuraya giren ve ekonomik gücü Beşiktaş’a yakın takımlar için 3.’lük iyi sonuçtur, ancak bizi üzen 3. oluşumuz değil, 3. oluş şeklimiz oldu. Son maçta, iddiası olmayan bir takımı yenip gruptan çıkma şansımız varken hakem katliamı yaşayıp şansımızı kaybettik.

Ligin tamamı için kaybedilen puanları kabul edilebilir görüyorum, sadece Kasımpaşa maçı hariç. Bu futbolda sık rastlanan bir durum, bazı dönemlerde bazı takımlar bazı takımlara “ters” geliyor. Bizim de son zamanlarda “ters” takımımız Kasımpaşa oldu.

Gol krallığında ilk sıradaki oyuncu Beşiktaşlı olmasına rağmen (ki o da gollerin yarısını penaltıdan attı), en büyük sorunumuz gol kısırlığımız. Orta saha ve kanatta oynayan 5 futbolcu; Quaresma, Kerim, Gökhan İnler, Tolgay ve Atiba’nın ligde 1 gol dahi atamamış olmaları, Beşiktaş seviyesindeki bir takımda kabul edilemez. Bunun dışında santraforumuz Aboubakar’ın 3 golü var ve bu da çok yetersiz.

Rıza Çalımbay Beşiktaş teknik direktörüyken, Metin Tekin kendisine takımın neden kötü gittiğini sormuş, Rıza Hoca Kolay gol yiyoruz, zor gol atıyoruz” diye cevap vermiş. Metin Tekin de “Zaten bu, kötü takım olmak demek Rızacığım” diye bağlamış konuyu.

Bu hikayeyi anlatmamın sebebi, kötüyüz demek değil, gol kısırlığının çözümü zor bir sorun olduğunu vurgulamak. Skora büyük katkı veren iki oyuncu ayrıldıktan sonra, hücuma yeni bir şekil verebilecek oyunculardan Talisca ve Caner’in sakatlıkları gol kısırlığına mazeret olarak gösterilebilir. Ancak bu, gol kısırı oyuncuların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz tabii.

Sorun gol atamamak olunca, devre arası transferinde öncelikle skora katkı verebilecek oyuncuları almak şart. Alındığı söylenen Babel’i olumlu transfer olarak görüyorum. Transferin “olumlu” olması garanti tutacağı anlamına da gelmiyor. Şu aşamada, yine Metin Tekin’in ifadesiyle, bana “hayal ettiriyor” sadece. Babel’le beraber, alınması düşünülen santrafor da “tutarsa” gol sıkıntısı “garantili” çözülür.

Savunmada stoper sayımız eksik. Kabaca; Marcelo tam, Tosiç yarım, Rhodolfo çeyrek ve Atınç sıfır bana göre. Oynayabilecek bir stoper gerekli.

Devre arası transferleri için, bir tane (özellikle ön tarafta) banko oynayacak adamın alınmasını başarı olarak görürüm her zaman. Sayıyı arttırabilirsek, büyük fark yaratır.

Kadromuzda, bugüne kadar olmayan ve bence olmayacağı da kesin olan oyuncular var. Ayrıca; Gökhan İnler, Olcay, Aboubakar ve Tolgay beklentinin çok altında kaldı.

Atiba, Oğuzhan, Talisca, Quaresma, Babel ve yeni santraforun oluşturacağı çekirdeğe, beklentinin altında kalanların kıpırdanarak en azından kulübe katkısı sağlamalarının, hasret kaldığımız üst üste şampiyonluğu getireceğini umuyorum.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Bu Kadar Tarihisini Beklemiyorduk

Tarihi bir maç oynanacağını bilerek gittik Benfica maçına; ilk kez Şampiyonlar Ligi gruplarından çıkma şansımızı çok yükseltecek bir galibiyet tek başına bu maçı tarihi yapabilirdi zaten, her ne kadar ben beraberliğe razı olsam da. Rakip kim olursa olsun orayı dar edebileceğimizin farkındaydık ve bir de dünyaya mesajımız vardı, sessiz ama çok ses getirecek bir “ırkçılığa hayır” tezahüratı…

Maça tribün her zamanki gibi başladı şişşşşş 1-2-3, sonra gök gürültüsü gelmedi farklı olarak, 1 dakika sonra geldi, bayağı da fena geldi. Oyun aslında beklenen veya benim beklediğim şekilde sürüyordu, karşıda çok becerikli oyunculardan kurulu bir rakip, her iki tarafa da dönebilecek bir oyun. Benzerlerini üç kez oynamıştık bu sezon. Rakibin en ufak hatada cezayı kesebileceğini tahmin ediyorduk ve öyle de oldu, ortadan delindik ve iki becerikli adam golü yaptılar.

Belki de hiç konuşulmayan bir şeyden bahsedeceğim, yediğimiz ilk golde son vuruşu Marcelo’nun çıkarma ihtimali vardı fakat önündeki rakip engel oldu ve engel olan kişi ofsaytta görüntülerden anlayabildiğim kadarıyla. Biraz bizim 2 yıl önce Feyenoord’a attığımız golde M. Pektemek’in durumuna benziyor. O gün bizim lehimize ofsayt verilmemişti, bugün tersi oldu. Hakemi eleştirmek için değil bu, sadece tespit.

İş zorlaşmıştı, takım oyuna dönmeye çalışıyordu ancak bizim oyuncuların tek tek üstün oldukları özelliklere rakip de aynı şekilde karşılık veriyordu. Çabukluğumuzu kullanacakken rakip bizim kadar çabuktu, hızımızı kullanacakken rakip bizim kadar hızlıydı, kuvvetimizi kullanacakken rakip bizim kadar kuvvetliydi.  Bu seviyede oynamanın ön görülebilir sonucu.

Pek iyi değildik kabul ama rakip kaleye gelmeden 2. golü de yedik. İlk golde asisti yapan becerikli adam bu kez çıkmaz bir yere gönderdi topu ceza sahası dışından. Pek iyi olmamanın cezasını bayağı ağır ödüyorduk. İşin kötüsü, ceza öde öde bitmiyordu, yandan bir serbest atış, 3 defa direkten dönüp rakip oyunculara denk gelen top ve yenen bir gol daha.

Maç 3-0’ken bu maçı çeviririz diyen arkadaşlar olmuş, ancak bence genel inanç maçın artık kaybedildiği, hiç değilse kolay teslim olunmaması yönündeydi, ki ben de aynı düşüncedeydim. HİÇ Mİ KAYBETMEMİŞTİK, BARİ ÇARPIŞARAK ÖLSEYDİK.

İlk yarı bittiğinde sık rastlanmayan bir durum yaşandı, tribünler takımı davet etti. Futbolcularımız cevap vermedi bu isteğe önce, psikolojileri uygun değildi o an tribüne gitmeye. Taraftar ısrar etti, kenardan da öyle bir yönlendirme oldu sanırım ve takım döndü, tribünü selamladı, alkış aldı. Sanki ikinci yarıda olacakların ilk işareti buydu, tabii ki maçı bu çevirdi diyecek kadar saf değilim ama olumlu etkisine inanıyorum.

q7penalti

İkinci yarıya iki değişiklik ve iyi bir havayla başladı takım. Tribünün desteği hiç 3-0 mağlup bir takımın taraftarına benzemiyordu, rakip oyuncuları da etkiledi doğal olarak bu durum. Kazanılmış bir maçın ikinci yarısına çıkmışlardı ama galiba daha kazanamamışız diye düşünmeye başladılar gibi geldi bana.

İlk yarıda her bulduğu topu kaleye sokan rakip, ikinci yarıda diğerlerinden kolay bir pozisyon buldu, üstelik de en bitirici adamlarının affetmeyen sol ayağıyla ve bu sefer top direği yalayıp avuta gitti. Kırılma anı kırılma anı denir ya bu bayağı bir kırılma anıydı.

Maçın bitmesine yarım saatten biraz fazla kalmışken bir kırılma anı daha yaşadık. Oyuna ikinci yarı giren ve etkili oynayan Cenk Tosun jeneriklik bir gol attı. Orta yapmasına alışkın olmadığımız Beck, sağ taraftan ters ayağıyla bir orta yaptı, Cenk de büyük santraforlar gibi bir makas vole vurdu ve köşeye gitti top. Gol goldür, iyisi kötüsü olmaz denir ama bu başka bir goldü, hem yapılışı hem de anlamıyla.

Golün ardından tribün iyice yüklendi, rakip de maçın henüz kazanılmadığının iyice farkına vardı, ilk yarı her yaptıklarında tutan hareketler artık tutmuyordu, maçı tamamlama telaşına düşmüşlerdi.

Son 10 dakikaya girilirken, 2 farka rağmen inanç sürüyordu ve rakip bu kez kural kitabının tam da tarif ettiği bir penaltı yaptı. Kritik anda Quaresma sorumluluk aldı, riskli bir vuruştu ama işimizi gördü, fark 1’e düşmüştü.

Tarihi geri dönüşe bir adımımız kalmıştı, dakikalar tükeniyordu, takım da iyice yüklenmeye başlamıştı. Bazen gereksiz yaptığı için kızdığımız Querasma bu sefer tam yerinde yaptı rabonasını, o ana kadar pek sevmediği Aboubakar’ı bu kez sevdi top, sekti önünde kaldı ve Aboubakar da çok güzel bitirdi. Beşiktaş geri dönmüştü, stat da malum, yıkılıyordu. Devre arasında sadece hayalini kurabildiğimiz skoru yakalamıştık, hocamızla, futbolcumuzla, tribünümüzle ve belki de en önemlisi teslim olmayışımızla. 

Her iki tarafında iddiasını sürdürmek için puana ihtiyac duyduğu bu seviyedeki bir maçı, Benfica gibi rakipten, 3-0’dan 3-3’e getirmek her babayiğidin harcı değildir. O yüzden bu maça özel; taktik, sistem, diziliş falan önemsiz benim için. Tarihi olduğunu bildiğimiz bir maça gittik ama bu kadar tarihi olmasını da beklemiyorduk.

Bu tarihi gecenin taçlanması için Kiev deplasmanında gereken sonucu almamız lazım, bir tarihi gece daha bizi bekliyor.

.

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Fotomaç’a Yasağın Yeni Aşaması

Dün gece gerçekten enteresan bir olay yaşandı. Fotomaç gazetesinin bağlı olduğu medya grubunun yetkilisi televizyona bağlandı ve benim “bizim arkamızda iktidar var, tesislere giriş yasağını kaldırmazsanız görürsünüz” olarak algıladığım sözler söyledi.

Aslında çok kısa bir süre önce futbol dünyasını yerinden oynatması gereken başka bir olay yaşanmıştı. Geçen sezon G.saray-Trabzonspor maçında 4 Trabzonsporluyu oyundan atan hakem Deniz Ateş Bitnel, Trabzonlu bir gazeteciye, o maçta yardımcı hakemlerle bir operasyon yapıldığını açıklamıştı. Bitnel bunu dedi mi demedi mi derken, bugün ceza aldığını öğrendik, demek ki demiş.

Tesislere giriş yasağı karşısında isyan eden basının hür sesi Fotomaç’tan da, olayın doğrudan mağduru Trabzonspor’dan da Bitnel’in açıklaması hakkında güçlü bir ses duymadım ben.

Beşiktaşlıları kızdıran, lehimize olan hakem hatalarının söylenmesi değil; Beşiktaş’ın başarılı gidişinin, orta sahada verilmeyen bir faulle, maçın son bölümünde çıkarılmayan bir kırmızıyla sağlandığı algısının yaratılması. Geçtiğimiz haftalarda rakiplerimizin lehine yapılan çok daha büyük hatalarda hiç böyle manşetler, görseller yayınlanmaması.

Kuşkusuz, büyük takımlar içinde hakem hataları konusunda kompleksi olmayan tek camiayız. Maçtan sonra Quaresma Yusuf’tan özür diledi, hocamız da yönetim de kırmızı gösterilmesi gerektiğini söyledi. Hakem verdiyse doğrudur diyen de olmadı, resmi siteden hakemi savunan açıklama da yapılmadı.

Ama Fotomaç’ın gösterilmeyen bir kırmızı kart için yaptığı sayfa, 4 kırmızı kart ve penaltı uydurulmuş maçta yapılmış sayfa kadar sert olunca neredeyse tüm camia ayağa kalktı. Yönetim de Fotomaç’ın tesislere girişini yasakladı, bu tepkinin sonucu olarak.

Fotomaç, hem gazete hem de A Spor kanalından bu kararı eleştirirken ve olay sadece futbol çerçevesinde yürürken, Fikret Orman’ın telefonla katıldığı televizyon programına başkanın ardından Sabah Gazetesi yöneticisi Metin Yüksel bağlandı. Yüksel, kendi grubunun haklarını ve basın özgürlüğünü savunur gibi konuştu ama çoğu Beşiktaşlı bunu iktidar gücünü arkasında hissederek Beşiktaş’ı tehdit etmek olarak anladı.

Konuşmayı tehdit olarak algılamam dışında, bir de “ben marka değerime zarar verdirtmem” kalmış aklımda. Futbolcusunu kartal pençesi yapan hakemle yanyana resmetmenin 113 yıllık çınarın marka değerine verdiği zararı düşünmeden, kendi gazetesinin marka değerini düşünmesi…

Sosyal medya üzerinden tanıdığım, takipleştiğim bir çok Beşiktaşlı var her siyasi görüşten. Fotomaç’ın manşeti konusunda en muhalifi de en iktidar yanlısı da aynı tepkiyi gösterdi. Metin Yüksel’in sözlerinden sonra da değişen bir şey olmadı, iktidar yanlısı da muhalifi de daha fazla tepkili.

Konu şimdi şu noktada kilitlenmiş görünüyor; Fotomaç’a ve bağlı olduğu medya grubuna kızgınlık duyan Beşiktaşlılar, aslında yasağı kaldırmayı düşünen ancak Yüksel’in sözlerinden sonra fren yapan yönetim ve iktidar arkamızda bu yasağı kaldıracaksınız diyen bir medya grubu.

Bakalım kaç kiloymuşuz, göreceğiz…

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Başkan’ın Konuşması Hakkında

Divan kurulu toplantısında, Başkan Fikret Orman’ın yaptığı konuşmayı baştan sona dinledim ve düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Genel doğrular ve kendi icraatlarını savunmak dışında, Başkan’ın verdiği mesajları 3 başlık altında toplamak mümkün.

1- Kulübün net borcu (1,524 – 0,267 =) 1,257 milyar TL olduğunu vurgulayıp, borcu yüksek gösterenlere itibar edilmemesini istedi. 

2- Galatasaray’ın stadını yapış şekline, gayrı menkul satışlarına değinerek ve gayrı menkul satmayacağımızı söyleyerek o tarafa cephe aldı.

3- Başta basketbol salonu olmak üzere yatırımları sürdürmedeki kararlılıklarını belli etti.

İlk madde için söylediklerine tamamen katılıyorum. Defalarca söylediğim gibi, kulübün borç açıklamada sorumlu ve yetkili organı denetim kuruludur. Denetim kurulu, yönetim kurulunun veya başkanın altında değildir ve bağımsızlığı kanun garantisindedir. Diğer bir deyişle, değil yönetim kurulu tüm genel kurul da bir araya gelse bu bağımsızlığı elinden alamaz.

Denetim kurulunun açıkladığı rakamlara tabii ki itiraz edilebilir, ancak her itirazın ardından itiraz edenlerin hatalı hesaplama yaptığı cevabı geliyor. İnatla bu itirazı sürdürmek Başkan’ın da söylediği gibi öncelikle denetim kurulunun, ardından yönetim kurulunun itibarını zedeler, isimlerine leke düşürür. Üstelik Başkan, muhasip üyeyi divan kurulu başkanına izahat için gönderdiğini ancak gerek yok cevabını aldıklarını da açıkladı.

Öncelikle benim ilk günden beri samimiyetine inanmadığım, bu “alternatif” borç açıklama alışkanlığından vazgeçilmesi gerek.

Diğer taraftan, borç açıklanması konusunda Fenerbahçe’nin yanlış örneğini vermesini doğru bulmadım. Ayrıca doğru bir örnek olduğunu düşündüğüm, divan kurulunda üyelerin özgürce konuşması ve bunun BJK TV’den yayınlanması usulünden vazgeçilmesi de hatalı bir karardı. Eğer üyelerin konuşma üsluplarıyla ilgili sorunlar olduysa, bunu halletmenin yolu toptan kaldırmak olmamalıydı.

feyyaz-tuncel-08-08

Galatasaray’a karşı cephe almasının yararı var mıdır yok mudur bilemiyorum. Ancak bir taraftar olarak ruhumun okşandığını söyleyebilirim.

Gayrı menkul satışı konusunda ise başından beri stat ve antrenman tesisleri dışında, kulübün elinde gayrı menkul bulundurmasını doğru bulmam. Kiralanmaları veya hisse karşılığı müteahhide verilmeleri şaibeye açık bir durum ve hep de öyle oldu zaten. Buraları Beşiktaş’a kazandıranların da Beşiktaş emlakçılık yapsın diye değil, sıkıştığında bir yaraya merhem olsun diye kazandırdığını düşünüyorum. Görüşüm; stat ve antrenman tesisleri dışındaki tüm gayrı menkullerin bir kurul marifetiyle satılması ve gelirin kulüp ekonomisine sokularak hem borçların kapatılması hem de faiz yükünden kurtulunması yönünde. Yönetimin bu iş için ehil ve camianın güvenini kazanmış kişilerden bir kurul oluşturabileceğini düşünüyorum. Tabii bu çok derin bir konu, bu kadarla kalsın şimdilik.

Akatlar’da yapılacağı söylenen sosyal tesisin neye yarayacağını anlayamadım, ne faydası olur bilemiyorum. Belki kulüp imajına bir katkısı olacaktır ama masrafına değer mi emin değilim. Detaylar ortaya çıkınca fikirler netleşecektir.

BJK TV’nin HD yayına geçmesini destekliyorum. Kanal son zamanlardaki atılımıyla bunu hak etti bence, doğru yoldalar umarım bayrağı daha da yukarı taşırlar. Kulüp idari birimlerinin stada taşınması da çok yerinde, hem tasarruf hem de bir arada çalışma sağlayacak.

Yeni basketbol salonu konusunda tereddütlerim var. Prensip olarak, şehirdeki salonların işimizi göreceğini ve bu mali şartlarda yeni bir yükün altına girmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ancak konu çok ham, ne şartlarda yapılacak, sponsor desteği nedir, bilmiyoruz henüz.

Başkan’ın yönetime ilk geldikleri zamandaki ve şu andaki durumumuz hakkında söyledikleri doğru. Diğer konular bir tarafa, bu sürede bir şampiyonluk ve şampiyonluk kadar değerli bir stat kazandık. Fakat yine de sürdürebilmek için başarının şart olduğu bir ekonomik durumdayız ve ben yine umutluyum.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Umutluyum

Maçı alamayınca konuşmak da yazmak da zor olur benim için, yine de yazmak istedim. Sonuç ve bazen oyun istediğimiz gibi olmasa da bir çok da güzellik vardı dün akşam çünkü.

Bu aralar çok konuşulan tribün konusundan başlayayım. İlk söyleyeceğim hiç de kötü bir tribün değildi, hatta iyilerden bile sayılabilir. Salı akşamı bütün dünyanın hayran olduğu Dortmund tribününü de gördük, bizimkinin yanına bile gelemez bana göre.

Ancak “ıslık çalmak iyidir” diyenlerle “marşsız tribün mü olur” diyenler arasındaki gerginlik bayağı hissediliyor, twitter’a da yansımış zaten.

Top bizdeyken sorun yok marş/beste, top rakibe geçince bir grup devam ediyor, diğer grup ıslığa başlıyor ve iki grup da ellerinden geldiğince iyi yapıyorlar işlerini. Bu yolla rakipten çok birbirlerine mesaj veriyorlar ama olsun.

Bence etkinlik açısından gayet de iyi oluyor. Eğer bizim futbolcular “ıslığı bir kesseler, marşı anlayamıyoruz” veya rakip “sadece ıslık olunca çok tırsıyoruz, araya marş karışınca bir güven geliyor” diye düşünmüyorsa sıkıntı yok.

Böyle bir bölünme nasıl olabiliyor anlayamıyorum diyeceğim, aklıma Türkiye’de yaşadığım geliyor. Ne kadar kendimizi diğerlerinden farklı konumlandırmaya çalışsak da biz de bu ülkeye aidiz, bayılırız bölünüp kapışmaya.

Bu statta daha yeniyiz tabii. İnancım, zamanla içinde herkesin tribünde yerini bulacağı ve tamamen bitmese de bu sorunların (!) günden güne azalacağı.

Saha içine gelince; Oğuzhan ve İnler’in yokluğunda Talisca-Tolgay’la başladık maça, kanatlarda Quaresma-Adriano, santrafor Aboubakar.

Aboubakar’ı kötü bulmadığım gibi ilerisi için umut veren bazı yönlerini de gördüm. Diğer taraftan “bu olmadı, bize tık diye gol yapan adam lazım” diyenleri de duydum. Arkadaşlar, öyle tık diye gol yapan adamı bütün dünya arıyor, Real Madrid, M. United falan da dahil. Onlar 100 milyon Euro verip bulamıyor, biz kiralık adamla mı yakalayacağız, fazla adaletsiz olmaz mı?

Gomez örneği biraz yanılttı bizi galiba, o adam Türkiye futbol tarihinin en iyi santrafor performansını gösterdi geçen sezon. Keşke kalsaydı ama kalsa aynısını yapabilir miydi garantisi yok, gittiği takımda da henüz “tıkı” yok zaten. Elimizde Aboubakar ve Cenk var, onlara göre yapılacak planlar.

rebrov

Tolgay müthiş bir ilk yarı oynadı, istatistiklerini gördüm inanılmaz. İlk yarıdaki etkili oyunumuzda payı büyüktü. Ancak rakip hoca doğal olarak işi çözdü tabii, bizim kadar biliyordur futbolu mutlaka. İkinci yarı daha çok geldiler üstüne ve biraz da yorulunca düştü oyundan. Tolgay’a pek olumlu bakmayan biriyim ama ilk yarıdaki oyunu umutlarımı arttırdı.

Talisca anların oyuncusu. Bir ayak ucu, bir frikik, bir kafa vs. her an oyunu değiştirebilir, önceki maçlarda da gösterdi zaten. Dün akşam da kafayla kaçırdı kaleciden topu ve bitiriyordu maçı, eğer hakem net penaltıyı görebilseydi tabii.

En büyük hayal kırıklığım Adriano. Önceleri pek takip edebildiğim bir oyuncu değildi ama Barca kartviziti vardı daha ne olsun. Sadece durduğu yeri bilmek ve kendine gelen topu ustaca arkadaşına geçirebilmek dışında bir “numarasını” göremedim. Bir omuz omuza mücadelesini hatta tek bir deparını bile göremedim. Halbuki kanatlarda zaaf olması durumunda Caner’le arkalı-önlü oynayarak orayı idare edebileceğini düşünmüştüm hep. Umarım kafada futbolu bitirmemiştir ve dönüş yapar.

Quaresma harika bir frikik golü attı sürpriz sayılabilir, görevini yaptı diyebiliriz. Anlamakta zorlandığım, soldan defalarca çok iyi inip şut açısını da yakalayabilen bir adam nasıl oluyor da hiçbirinde kaleyi bulamıyor, sadece bu maç için değil benim seyrettiğim 5. sezonu, hep aynı. Evet kaleyi bulabilse Türkiye’de ne işi vardı diyen olacaktır, haklıdır da.

İki maçtır frikik golü atıyoruz, doğal olarak bunlar frikikten başka gol atamıyor diyenler oldu. Bu iş böyledir, bazen üst üste kafayla atarsın, bazen üst üste topla kaleye girersin, bazen de frikikten. İki maçla kural konulmaz.

Yediğimiz gol için önce kaleciyi suçlarım, saçma bir öne koşu yaptı ve açıyı kapayamadı o yüzden. Sonra, altı pasa inen topta ayakla gol yiyen takımın tüm savunmasını. Bunun dışında kaleci iyi maç çıkardı denebilir, son dakikalarda karşı karşıya önlediği pozisyon önemliydi.

Geçen sezon, son maçlara kadar taraftar gözünde hiç kıymeti olmayan Tosic, fena maçlar oynamıyor ve özel alkış almaya başladı. İktisatçılar gibi verim/maliyet oranına bakarsak sonuç bayağı iyi.

yarmolenko

Son olarak geçen sezona göre en büyük artımız olan Caner. Hem hücumda etkili hem defansta. Rakibin en iyi oyuncusu olan Yarmolenko, karşısında Caner olmasa başımızı çok daha fazla ağrıtabilirdi bana göre.

Takımda genel olarak birbirinin dilinden anlamama durumu gözlemliyorum, oyuncularımız vücut diliyle basitçe halledebilecekleri top alışverişlerinde anlaşamıyorlar. Bu birbirine alışmayla çözülebilecek bir sorun ve zamana ihtiyaç var.

Her şeyi geçen sezona göre konuşuyoruz ya, geçen sezon başlangıcımız da pek parlak değildi, isteyen ilk hafta maçlarına bakabilir. Alt seviye olan Avrupa Liginde de uçup kaçmamıştık. Şimdi adını bile hatırlamak istemediğimiz statlarda oynayan, 6 senedir şampiyon olamamış bir takımken, bugün dünyanın en güzel stadında Şampiyonlar Ligi müziği dinledik. Umutluyum...

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Yenilenen Mabedimizde İlk Derbi

Yeni stattaki ilk derbiydi ama bence maçın öne çıkan olayı rakip taraftarın tribünlere alınması oldu. Ne yazık ki yönetimin deplasman yasağının kaldırılmasında misyon üstlendiğini düşünerek attığı adım, elimizdeki avantajlardan birinin rakibe teslim edilmesi sonucunu doğurdu. Daha önce de dediğim gibi, yeni uygulamaların ilk kerizi yine biz olduk.

Bir şehir efsanesi var “eskiden ne güzel taraftarlar beraberce maç seyrederlerdi” diye. Ben 70’lerin ortalarından bu yana iki tarafın birbirine taş, şişe yağdırmadığı bir derbi hatırlamıyorum, öncesine de yaşım yetmiyor. Bu, deplasman yasağının yanında olduğum anlamına gelmesin. Karşı olduğum, böyle kritik bir maçta rakip seyirciye izin verilmesi ve karşılığını alacağımıza emin olamamam. Seyrantepe’deki deplasmandan önce birden bire yasak yeniden başlayabilir, böyle kaos ortamlarını yaratmayı becermede usta (!) bir rakibimiz var.

Bizim tribünümüz 2012’den beri eski gücünde değil, passolig belasıyla birlikte de iyice darbe aldı. Deplasman tribünlerinin ev sahibine göre çok daha ateşli olduğu gerçeği de eklenince, dün gördük ki 2 bin kişi neredeyse kalan 38 bin kişiyle aynı etkiyi yarattı. G.saraylı oyuncular da özellikle ilk dakikalarda ayakları titreyen rakiplerin aksine büyük bir özgüvenle oynadı maçı.

Bu özgüvenle beraber, ilk dakikalardan itibaren bir Anadolu takımı gibi vakit geçirmeye çalışan, başarı için herşeyin mübah sayıldığı bir kültürden gelen rakibimiz, hakemin de kendilerine yardım etmesi ve ilk ataklarında kornerden gelen bir şans golüyle inisiyatifi ele geçirdi.

İlk yarıda bizdeki sorunlara bakarsak, ilk gözüme çarpan Atiba-İnler-Oğuzhan üçlüsünün işlememesi oldu. Üçü de kolay kolay vazgeçilebilecek futbolcular değil, ancak ya beraber oynamayı öğrenecekler ya da biri feda edilecek. Quaresma zaten kötü bir maç oynadı ancak daha kötüsü, maçın 20. dakikasında sanki 85. dakikayı oynayan bir futbolcu gibi görünmesiydi. Cenk ve Olcay etkisiz, Gökhan Gönül henüz eski halinden uzaktı.

Devrenin sonunda komple bir takım savunması hatası yaparak ikinci golü de yedik ve soyunma odasına en kötü senaryoyla gittik.

golsevincibjkgs

İkinci devre, rakibimiz “Anadolu takımı” çizgisini bozmadı, “G.saray geri çekildi, skoru korumaya kalkıştı” falan diyenleri duyuyorum, ilk dakikadan itibaren aynıydılar.

Biz Talisca’yla Ebubekir’i sürdük sahaya ve eskisi gibi olmayacağına kesin gözüyle baktığımız kapalı da eski günlerini hatırlatacak şekilde başladı susmamacasına “sevdik, gönül verdik…” diye. Eksiklerimiz vardı yoktu ayrı konu ama açık olan sahada da tribünde de maçı çevirme hırsı vardı.

Tribün durmadı, bize ceza yazdıran bestelerden biriyle devam etti, bu tür tezahüratlar başlayınca “dur, ey” diyenler de bir şey demedi bu sefer, bugün olmayacaktı da ne zaman olacaktı.

Bu arada hakem ne yaptı? Her hakem gibi ne Kadıköy’de ne de Seyrantepe’de yapamayacağı şekilde yönetmeye devam etti maçı. Sanırım tam 13 dakika çalmış G.saraylılar maçtan. Hakemi bunun için başkaları da eleştirmiştir ama ben bir tek Fenerli Oğuz Çetin’den duydum, hepimizin sevdiği Güntekin Onay bile “adil maç yönetti” demiş. Maçtan 13 dakika çalınmasına göz yuman ve aynı zamanda adil olan bir hakem!!!

Umutların azalmaya başladığı dakikalarda Quaresma hayırlı bir korner attı, Marcello’yla Talisca kararttılar ceza sahasını ve çok iyi vurdu Marcelo.

İlk golden 5 dakika sonra yine hayırlı bir korner attı Quaresma, üstelik ilk anda saçma geldi hepimize kalenin çok uzağına doğru. Birkaç kez ileri geri oynanan top, Tosic’in akıllı bir darbesiyle içeri doğru yöneldi ve benim önce ayak-bacak köşesiyle vurduğunu sanarak hakkını yediğim, Iğdır Beşiktaş’ın ısrarları sonucu doğrusunu anladığım, Cenk’in harika sol plasesiyle ağlara gitti. 

İronik olarak, hep tartışılan stoperlerimizin bir gol bir asistiyle cehennemden çıkmış, dünyaya dönmüştük. Maçın başında hiç birimizin kabul etmeyeceği, fakat devre arasında hepimizin kurban keseceği beraberliği yakalamıştık.

Son saniyede az daha cennete de giriyorduk; oyunda bana pek umut vermeyen Fabricio kaleyi çok iyi kapatınca, yiyebileceğimiz bir gol Adriano’nun harika pasıyla atabileceğimiz bir gol pozisyonuna dönüştü. Ancak çok avantajlı olmasına rağmen Quaresma gerekli patlayıcı koşuyu yapıp kalecinin burnunun dibine giremedi. Yine de yapabileceği bir pozisyonu buldu ama yapamadı golü, her zaman olduğu gibi.

q7uzgun

İlk 5 haftaya bakınca, bu sezon G.saray direkt rakibimiz olacak gibi duruyor. O yüzden 0-2’den 2-2’ye gelerek alınan bir puan bence üç puan değerinde aslında. Bunu yanında, yenilenen stadımızda bizi ilk yenen, üstelik ilk derbide yenen takım olma psikolojik üstünlüğünü de G.saray’a vermedik.

İki  gol üstünlüğü yakalayıp maçı alamamalarına rağmen G.saraylılar da çok mutlu. Sebebi açık, akıllı adamlar, iki takımın arasındaki farkın farkındalar.

Ben de belki hayatımda ilk kez onlarla aynı fikirdeyim, ben de açık ara bu ligin en iyi takımı olduğumuzun farkındayım.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Sadece Ay-Yıldız Kaldı

Yıldırım Demirören, Beşiktaşlıların çoğunluğu tarafından tarihin en kötü başkanı olarak kabul edilir. Beşiktaşlıların gözünde tüm toleransını kaybettiği dönemde, birden bire TFF başkanlığına aday gösteriliverdi. Bu adaylık için belki de herkesin ortak düşüncesini İlhan Cavcav söylemişti: Beşiktaş’ın başındayken ne yaptı ki, federasyonun başında ne yapacak? Seçime tek aday olarak giren Demirören, bir kaç gün önce yukarıdaki sözleri söyleyen Cavcav’ın da ani fikir değişikliğiyle (!) kendisine oy verdiği enteresan bir seçim sonucunda TFF başkanı seçildi.

Başkanlığının ilk dönemlerinde milli takım iyi gitmiyordu, eleştirileri durduracak, gündemi değiştirecek bir hamle gerekiyordu kendisine. Tanıdığımız kadarıyla; düzen değiştirecek, sitem kuracak, istikrar sağlayacak biri değildi zaten. Çok severdi küçük kurnaz hamlelerle üzerindeki baskılardan kurtulmayı, sorunları çözmez ertelerdi.

Diğer tarafta, başkanı Ünal Aysal’la sorunlar yaşayan ve kulübündeki geleceği pek parlak görünmeyen Fatih Terim de bir çıkış arıyordu. Önceki yıllarda yurtdışı macerasını tamamlamıştı, yurtiçinden de büyük takımların hiçbirinde çalışması mümkün görünmüyordu, diğer takımlar da onu tatmin etmezdi.

İkisinin çıkarları o noktada kesişti. Milli takımın başına Terim’in getirilmesi, hem Demirören’i rahatlatacak hem de Terim’i içinde olduğu fırtınadan çıkartacaktı. Çıkarlar kesişince, yöneticilik dönemindeki bir Beşiktaş-G.saray maçında kavga etmeleri sebebiyle aralarının pek iyi olmadığı düşünülen Terim’i milli takımın başına getirdi Demirören.

 

Terim’in milli takımın başına getirilmesinin sıradan bir teknik direktör değişikliği olmadığı, Türk futbolunun yeni bir yola girmesi için kökten bir değişiklik yapılacağı izlenimi yaratmak için bir de ünvan patlatıldı: Türkiye Futbol Direktörü. İnsanın “peh peh peh” diyesi geliyor.

Kendisi de sanırım çok sevdi bu ünvanı ve ünvanına uygun olsun diye bir de kapsamlı (!) rapor hazırlayıp kamuoyuyla paylaştı. Benim gözümde ortaokul dönem ödevi kıvamında olan rapordan, sadece Atatürk Olimpiyat Stadının 180 derece döndürülmesi fikri kaldı aklımda. Kimse de pek kafaya takmadı raporu, açıklandığıyla kaldı.

Milli takımın EURO 2016 macerası bu kişilerin yönetiminde başladı. İlk grup maçımız, nüfusu Maltepe kadar, küçük bir Avrupa ülkesi olan İzlanda ileydi. Futbolları da ülkeleri kadar küçük sanılan, oysa o dönem en formda takımlardan biri olan İzlanda karşısına, pek kalemize gelemeyecekleri düşünüldüğünden üçlü defans gibi devrimci (!) bir sistemle çıkıldı. Terim’in eski futbolcusu ve yardımcısı olan Hasan Şaş da, “İzlanda bizim kaleye topu eliyle taşıyarak bile gelemez” dememiş miydi zaten?

Bu müthiş (!) öngörülerle çıkılan ve defans oyuncusu sayımız kadar gol yenilen maçla başlanan grubun devamı da iyi gelmedi. Ancak son dönemde, olasılık hesaplarını alt üst eden skorların ardından, mucizevi şekilde en iyi grup üçüncüsü olarak katıldık EURO 2016’ya.

Küçük (!) İzlanda’nın maçlar önce katılmayı garantilediği turnuvaya gidebilmek, büyük hocanın büyük başarısı olarak sunuldu tabii. Biz zaten iyi takımlara karşı iyi oynardık ve final bile hayal değildi. Elde de koca bir argüman vardı, EURO 2008 üçüncülüğü. Gerçi Avrupa Şampiyonasında üçüncülük diye bir şey yoktu, çünkü üçüncülük maçı olmadığı gibi üçüncüyü belirleyen herhangi bir kriter de yoktu. Ancak üçüncülük yarı finalistlikten daha havalıydı ve imparatora da yakışırdı hani.

Aday kadronun belirlenmesine de kendi dehasını kattı Terim. Ülkede zaten stoper sıkıntısı malumdu, yine de şampiyon takımın ligin ilk yarısında değişmezi olan Ersan gibi, yıllardır belli bir seviyede görev yapan Yalçın gibi seçenekler mevcuttu. Bundesliga’da oynayan Ömer Toprak da vardı ama onun özel sorununun detayını pek bilemediğimden eklemedim.

 

İdeal olmasa da Ersan, Yalçın ve Hakan Balta o bölgeyi idare edebilecek bir üçlü gibi duruyordu. Terim, Ersan ve Yalçın’ı aday kadroya almadığı gibi, çoğunluk tarafından ülkenin en iyi defansif orta sahası kabul edilen Mehmet Topal’ı stoper olarak aldı kadroya. Yanına da Hakan Balta ile sezon boyu kendi takımında onca eksikliğe rağmen oynatılmayan ve birçok maçta mecburiyetten sağ beke konulan Semih’i ekledi. Topal’ın stoperliği, milli takımın en iyi bölgelerinden birini eksik bıraktığı gibi, zaten sıkıntılı olan defansın ortasını da en sorunlu bölge haline getirdi.

Çoğu otoritenin hemfikir olduğu bir konu var, milli takımlar son lig şampiyonunun veya en iyi kulüp takımının oynadığı gibi oynarlar böyle turnuvalarda. Türkiye’de bu iki özelliğe de sahip takım Beşiktaştı ve doğal olan milli takımın da Beşiktaş gibi ve mümkün olduğunca Beşiktaşlı oyuncuları ilk onbire alarak oynamalıydı… diye düşünenleri yanılttı tabii Terim. Elinde başka iyi bir alternatif olmamasına rağmen, yeni dinamiklerle, oyun düzenleriyle, oyuncu gelişimleriyle, birlikte oynama alışkanlıklarıyla vs. hiç ilgilenmedi ve kendi kişisel ilişkilerine ve aslında olmayan ancak hayalinde yaşattığını düşündüğüm “kulüp takımı gibi milli takım”a  göre oluşturdu onbirlerini. Son şampiyonun iki oyuncusunun aynı anda sahada olmasına, iki maçta ancak bir devre dayanabildi.

EURO 2016’da bugüne kadar (18.06.2016) oynanan maçlar sanki birbirinin tekrarı gibi, çok iyi mücadele eden, benzer oyun düzenlerine sahip ve güç olarak birbirlerine yakın takımlar izliyoruz. Belli ki tüm ülkeler iyi hazırlanmış, sistemleri, programları ve en önemlisi dünyadan haberleri var. Boniek gibi Suker gibi eski yıldızları ülke futbollarının başında görmemiz bu düşünceyi kuvvetlendiriyor bence.

Bizim milli takımın en kolay kaybeden takım olduğunu, bu takımın yukarıda anlatmaya çalıştığım (bazılarını da sporla doğrudan ilişkili olmadığı için anlatamadığım) sebeplerin sonucu olarak ortaya çıktığını ve milli takımla aramızda bağ olarak sadece formasındaki ay-yıldız’ın kaldığını görerek üzülüyorum. Bir yandan BJK TV’deki Sezonun Ardından programını izlerken bininci kez tekrarlıyorum: Türk futbolunda ileriye dönük umut barındıran tek olgu; takımı, stadı ve taraftarıyla Beşiktaştır.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Benim Seçtiklerim

Sezonun Olayı

“Namabet” şampiyonluk

OlimpiyatBasaksehir

Sezonun Güzelliği

Beşiktaş Vodafone Arena

vodafone-arena-bursa-maci

 

Sezonun Kare Ası

Mario Gomez – Atiba Hutchinson – Oğuzhan Özyakup – Jose Sosa

KAREAS

 

Sezonun Transferleri

Şenol Güneş – Mario Gomez

GUNESGOMEZ

Sezonun Lideri

Şenol Güneş

 

 

Sezonun Golcüsü

Mario Gomez

gomezzz-640

 

Sezonun Ustası

Jose Sosa

jose-sosa

 

Sezonun Sınıf Atlayanı

Oğuzhan Özyakup

OGUZHAN

 

Sezonun İstikrar Abidesi

Atiba Hutchinson

ATIBA

 

Sezonun Fantastik Futbolcusu

Ricardo Quaresma

quaresma_24.08.2015

 

Sezonun Yedeği

Cenk Tosun

CENK TOSUN

 

Sezonun Gol Sevinci

Gökhan Töre “Töreface” (Beşiktaş-Galatasaray 2-1)

toreface

 

Sezonun Videosu

Bölünür senin için uykular…

https://www.youtube.com/watch?v=lcaxaia7pY0

 

Sezonun Marşı

Vodafone Arena Açılış Marşı

 

Sezonun Fotoğrafı

Dolmabahçe yanıyor…

 

Sezonun Sözü

… Doğruların kaderidir yalnızlık, kargalar sürüyle KARTAL yalnız uçar. (Şenol Güneş)

kartalyalnızucar

 

Sezonun Sloganları

O SENE BU SENE, BUNDAN SONRA HER SENE – ŞEREFİYLE HAKKIYLA ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ

2sLOGAN

 

Sezonun Pankartı

… İsmail O Kupa Buraya Ge-Le-Cek

 

ismail

 

Sezonun Bebekleri

Sosa’nın ikizleri

sosabebek

 

Sezonun Sevimlisi

Yavru Atiba

bebekatiba

 

Sezonun Üzen Evladı

Rıza Çalımbay

rıza

 

Sezonun Ters Takımı

Akhisar Belediyespor

akhisar

 

Sezonun Nefret Edileni

12 Numara

12no

 

Sezonun Şansı

Robin Van Persie transferinde sonuca ulaşılamaması ve yerine Mario Gomez’in transfer edilmesi

persie

 

Sezonun Talihsizliği

Devre arasında bir stoperin satılması, ardından diğerinin sakatlanarak sezonu kapatması

rhodolfo

 

Sezonun Kulüp Şirketi

Beşiktaş Televizyon Yayıncılık A.Ş. (BJK TV)

bjktv2

 

Sezonun Kulüp Profesyoneli

Rıdvan Akar

RIDVAN AKAR

 

Sezonun Spor Programı

Manşet – BJK TV – Cihangir Gökdoğan, Muhammet Tapan, Fehmi Besler

manset

 

Sezonun Sponsoru

Vodafone (Stat Abi)

Vodafone-BJK

 

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Beşiktaş’ın Şampiyonluğu

Yaşadığım dokuzuncu şampiyonluk oldu, hiçbirini diğerinden ayıramam, hepsi birbirinden anlamlı. 1982’deki 15 yıl aradan sonra gelmişti, 1992’deki namağluptu, biri yüzüncü yılda kazanıldı, biri yüzbirinci yılda doğrandıktan sonra bizi hayata döndüren çifte kupalı şampiyonluktu vs.

Son şampiyonluğun da kendi hikayeleri var. Hangisini sayalım; dört yıl önce “feda” sezonu yaşayan kulübün bugün zirvede olmasını mı? Diğer adaylara göre en düşük bütçeyle kurulmuş olan kadroyla kazanılmasını mı? Türkiye’nin belki de en kariyerli ve tek şampiyonluğu elinden alınmış teknik direktörünün bu kez kupayı almasını mı? 30 maçın deplasmanda oynanmasını mı? Rakibimizin (her zaman olduğu gibi) kollanmasının boşa çıkarılmasını mı? İstisnasız herkesin “bunların hakkıydı” demesini mi?

Bu başarı, bu gurur kuşkusuz tüm Beşiktaşlıların, hepimizin payı var. Ancak baş roldekilerin de hakkı verilmeli.

 

İşin doğası gereği, en üst sıraya başkan ve yönetimi koymak gerek. Mabedimizden sürülmemek tüm camianın birinci meselesiydi. Bu işi camia adına başaran ve bence dünyanın en güzel stadını yapan yönetim, bunun yanında dört yıl boyunca yüzde olarak diğerleriyle mukayese edilemeyecek derecede isabetli transferler yaparak bu kadroyu oluşturdu ve başına çok iyi bir teknik direktör getirdi, sözleşmelerin gereğini yaptı.

Yönetime kendimce uyarıyı da da en mutlu günümüzde yapayım. Efsane olma şansını yakaladılar. Ancak bu şansı, icraatlarıyla değil taraftarla ve camiayla kötü iletişim kurmaları yüzünden kullanamıyorlar. Daha tahammüllü ve birleştirici olmaları gerek. Bir örnekle bu konuyu uzatmadan kapatayım; kürsüdeki muhalifin üzerine yürüyerek değil, muhalifin üzerine yürüyenlerin önünde durularak efsane olunur.

 

Hocamız büyük bir övgüyü hakediyor. Başka bir büyük camianın efsanesi olmasına rağmen daha ilk günden beri sanki semtte doğmuş biri gibiydi. Çok iyi onbirler, değişiklikler yaptı, futbolcuların büyük çoğunluğundan azami verim aldı. Hiç mazeret üretmedi, hedefi düşürmedi, camiayı çok iyi temsil etti, gereğinde meydan okudu, ayar verdi.

İlk devre oynanan Sivas maçında, sahte kabadayılık yapan rakip kulübeye gösterdiği tepkiyle, tüm rakiplere orasının Beşiktaş’ın evi olduğu, hakedenin karşılığını alacağı mesajını verdiği gün çok önemliydi bence. Ben en güçlü olduğumuz, kulübemizde efsanelerimizin oturduğu günlerde dahi, ne bir hocamızdan ne de bir yöneticimizden bu tür bir tepki gördüm. Bu işler hep tribünden beklenirdi daha önceleri.

Günün heyecanıyla değil, uzun süredir inandığım için söylüyorum, benim bilinçli olarak maç seyretttiğim zamandan beri en iyi teknik direktörümüz tartışmasız Şenol Güneş’tir.

Takımı üst seviyeye taşıyanlar; Gomez, Oğuzhan, Sosa ve Atiba bence. Bunların arasında birinciliği ben Gomez’e veriyorum.

Şenol Güneş için dediğim gibi, Mario Gomez için de daha önce “böylesini görmedim” diyorum. Gol sayısı müthiş ama daha önemlisi neredeyse gollerinin tamamı puan kazandıran, işe yarayan goller. En kritik anlarda kilit golleri attı, dört derbide dört gol anlatıyor durumu. Çok gol atan futbolcularımız olmuştu, ancak şimdiye kadar bence en üst sıralarda olan 1991-1992 sezonunda Şifo Mehmet’in ve 1994-1995 sezonunda Ertuğrul’un verdiği büyük puan katkısının da üzerine çıktı.

Oğuzhan Özyakup, benim gözümde bu sezon son şansını kullanıyordu, geçen sezon toleransının sonuna geldiğini düşünüyordum. Ancak bu sezon büyük aşama yaptı, takımın yıldızı oldu, milli takımın yıldızı olma yolunda da umut veriyor. Daha önce hiç yapmadığı işleri yaptı, sorumluluk aldı, maç kazandırdı.

 

Sezona pek iyi başlamayan ve ilk yarının son maçlarına kadar sallanan Sosa, Kayserispor maçıyla çıkışa geçti, goller attı, asistler yaptı, birçok gol organizasyonunun içinde oldu. Maçlara ağırlığını koydu, bazen kanattan bazen ortadan müthiş işler yaptı. Devre arasında gitme ihtimali ortaya çıktığında “Ben olsam, 100 milyon verseler bırakmam” diyen beni haklı çıkardı.

Sezonun dinamosu, bu kadar maçı bu seviyede nasıl oynayabildiğine hala inanamadığım Atiba. Benim de dahil olduğum çoğu insan, golcü olmayan bir futbolcuyu bu derecede önemli görmez. Ancak 33 lig maçının tamamında oynayan, bir maç hariç hiç aşağıya düşmeyen, ne sakatlanan ne kart cezası alan bir futbolcu için ne dense az. Tek kötü oynadığı maçta takım idare edemedi zaten, maçı kaybettik.

Bu dörtlünün ardından Quaresma ve Olcay geliyor bence. Quresma bir fenomen, twitter’da gördüğüm bir mesajdan alıntılayarak söylüyorum, sonuca yeteneğinin çok altında etki etse de en büyük artısı taraftarı maça dahil etmesi. Olcay geçen sezonlara oranla daha az skor katkısı yapsa da mükemmel oyun görüşü ve devamlılığıyla etkili oldu.

Sezonun sürprizlerinde biri de Cenk Tosun. Çoğunuzun bildiği gibi, onu hiçbir zaman Beşiktaş’ın santraforu olacak kapasitede görmedim. Artık Şenol Güneş etkisi miydi, kendi inancının ve hırsının sonucu muydu bilmem, yedek oyuncu olarak lige damga vurmuş ender oyunculardan biri oldu. Son dakikalarda oyuna girdi, goller attı, asistler yaptı, puanlar kazandırdı.

Diğer oyuncularımızın herbiri de belli zamanlarda katkılar yaptılar şampiyonluğa. Aklıma hemen gelenler; Töre’nin Fenerbahçe maçında gol ortası, Galatasaray maçındaki golü, Kerim Frei’nin Rize maçındaki golü, Sivas deplasmanındaki asisti, sezon boyunca büyük baskı altında oynamasına rağmen Tolga’nın birçok maçta önemli kurtarışlar yapması, ilk devre defansın ortasında oynayan Rhodolpho ve Ersan’ın güvenilir oyunları, Necip’in mevki fark etmeksizin her eksiği kapatması, Marcelo’nun ikinci devre boyunca defansın değişmezi olarak oynaması, İsmail’in bazı maçlarda özellikle hücum yönünde yaptığı katkılar, Beck’in çok iyi yer tutarak defans yönünde yaptığı katkılar, Alexis’in Bursaspor’a golü, Tosic’in son maçlarda sıkıntılı stoper bölgesinde görev yaparak sıkıntıyı gidermesi gibi.

 

Bizim şampiyonluklarımız diğerlerininkine benzemiyor pek. Sonuna kadar hakedilerek kazanılıyor, tüm puanlar galibiyetler için mücadele gerektiriyor, bu yüzden stresi heyecanı da çok oluyor tabii. Bu adaletsiz ortamda, Beşiktaş’ın kazanmış olduğu 14 şampiyonluk hem şaşırtıcıdır hem de ülkenin aydınlık yüzüdür bence.

Uzunca bir süre önce “Türkiye’de futbolun tüm unsurlarının içerisinde, ileriye dönük umut barındıran tek olgu, stadı, takımı ve taraftarıyla Beşiktaş’tır.” diye yazmıştım. Hamaset yaptığımı düşünenler olmuştur mutlaka, ancak gerçekten inanarak yazmıştım ve gelinen noktada düşüncemin yerinde olduğunu görüyorum. Sadece şampiyonluğa ulaşmış olmak değil beni böyle düşündüren. Ülkede stat denince Vodafone Arena, en iyi ve gelişebilir takım denince Beşiktaş takımı, tribün denince de Beşiktaş taraftarı geliyor akla. Şampiyon olamasaydık, bu kadar taçlanmayacaktı ama yine değişen bir şey olmayacaktı.

Kısa bir süre sonra, yönetimin yeni sezonu nasıl planladığını anlamaya başlayacağız, o gelsin bu gitsin diye fikirler üreteceğiz. Umarım planları yerinde olur ve başarıya ulaşır, çıkılan bu doğru yol nice zaferlerle süslenir.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Beşiktaş-Antalyaspor Maçından Aklımda Kalanlar

Şampiyonluk yolunda çok önemli bir üç puan daha. Tek kaybımız, Quaresma’nın cezalı duruma düşmesi. Ona da birikmiş sarı kartları sıfırladı diye olumlu tarafından bakabiliriz.

Değişmeyen konu, başımızın belası hakem. İki penaltımız yine çöpe gitti. Rakipler bize her şekilde penaltı yapmaya ve hakemler inatla vermemeye devam ediyor. Kendilerine penaltı verilince pasta keseceğini söyleyen rakip takımın hocasını düşününce, bizim ne kesmemiz gerekir acaba?

Fenerbahçe Avrupa Liginden elenince, orada kendilerine yapılan hakem hatalarından, Türkiye içindeki maçlar için fayda sağlamaya soyundular. Maç sonu basın toplantısında, anlamsız şekilde 5 ay önceki Beşiktaş maçını soran bir gazeteci (!) ve bu soruya can simidi gibi sarılarak 10 dakika o maçı anlatan Pereira. Kendi ülkesinin takımı için iki kelimelik tebrik twiti atan Quaresma için Fenerbahçe resmi sitesinden hain suçlaması.

Genlerine işlemiş bu numaraları yapıyorlar, Beşiktaşlılar da yutmuyor dile getiriyor ellerinden geldiğince. Ancak elinde düdük-bayrak taşıyanlar korkusuzca (!) işlerini yapmaya devam ediyorlar. Oyuncularımız da herşeyin farkında, en acımasız kararda dahi seslerini çıkarmıyorlar, biliyorlar ki oyundan atılmaları için bahane aranıyor.

Maç içinde futbol için en güzel hareket golümüz tabii ki. İki usta, usta işi bir gol çıkardılar. Atağın başlamasından bitirilişine kadar, toplu-topsuz her anıyla mükemmel bir gol. Oğuzhan ve özellikle Sosa, hem oyuna hem skora katkı vermeye devam ediyorlar. Önlerinde de Gomez olunca, diğer takımlara göre en büyük farkımız ortaya çıkıyor.

Kadro için bende şüphe uyandıran tek konu, yoklukta harika iş çıkaran Necip’in kalıcı stoper olma yolunda ilerlemesi. Gerçi, yerine oynadığı Alexis’in performansı da pek parlak sayılmaz ama yine de soru işareti bence. Bu konu için son sözüm, Şenol Hoca bilir doğrusunu.

Takımın oyunu için çok iyiydi diyemeyiz. Fakat olağanüstü bir zamanda, 13 günde 4. maçlarını oynadıklarını ve hakem faktörünü düşünürsek, üzerine de tamamını kazandıklarını eklersek, haklarını teslim etmek zorundayız.

Hakemle başladığım yazıyı hakemle bitireyim. Son dakikada kale önündeki pozisyonda alakasız bir ofsayt bayrağı kaldıran yan hakemin, “belki gol olur da Beşiktaş’ın puan kaybetmesine biz sebep olmuş oluruz” vicdani yükünden korktuğu için o bayrağı kaldırdığını düşünüyorum.  O kadar da vicdanları kalmamış mıdır?

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Trabzonspor-Beşiktaş Maçından Aklımda Kalanlar

1- Hakem: Aslında Beşiktaşlıların alışkın olduğu rezil bir yönetim gösterdi. Herkesin hemfikir olduğu net bir, bana göre ise üç penaltımızı vermedi. Kaleciye pas tanımına örnek olabilecek bir pozisyonu görmedi. Eyyamcı olsa, ilk devre Beşiktaş aleyhine verdiği kararlardan sonra, ikinci devre Gomez’in düşürülmesine penaltı vermesi gerekirdi. O yüzden bana göre, eyyamcılık değil tetikçilik yaptı.

2- Kale arkası hakemi: Görevleri, topların çizgiyi geçip geçmediğini görmek ve kaleye yakın ihlallerde hakemi uyarmak olan bu zat, tribündeki ninelerin görebileceği penaltı ve kaleciye pas pozisyonlarında öylece durdu. Pasoligi olmadan maç seyretti. Hatalı bayraklar kaldıran yan hakemler akla bile gelmedi sayesinde.

3- Şenol Güneş: Yine efsane bir basın toplantısı yaptı. Hakem için “onu futbolcularım kurtardı”, Beşiktaş’ı karalamaya çalışanlar için ise “herkesi kendileri gibi biliyorlar” diyerek dövmekten beter etti her ikisini de.

4- Mario Gomez: Kiralık katil yine iş başındaydı, en kritik anda en ktritik golü attı. Golde, önce öne sonra arkaya hareketlenerek santraforun pozisyon alması, sert kafasıyla da pozisyon bitirmesi konularında ders verdi. Takımın silahı çok ama Gomez ağır silah.

5- Quaresma: İyi oynamaya, faydalı olmaya devam ediyor. Yine harika bir ortayla santrafora gol attırdı.

6- Oğuzhan Özyakup: Sakatlığına rağmen sahaya çıkarak sorumluluk alması da olumluydu, takım öne geçince oyundan çıkması da.

7- Jose Sosa: Aralık ayından beri klasını konuşturuyor, gol atıyor, asist yapıyor. Bu maçta gol ve asist yapmasa da iki golde de var, takım için çok önemli oyuncu.

8- Kerim Frei: En başından beri karşı olduğum bir oyuncuydu, ancak artık takıma katkı vermeye başladı, ikinci golde harika bir asist yapması bir tarafa, bu asisti kadro mücadelesinde rakibi olan Olcay’a yapması da çok güzel.

9- Olcay Şahan: Nihayet şanssızlığını kırdı, fişi çeken golü attı. En iyi yaptığı şeyi yaptı, doğru yerde bulundu.

10- Necip Uysal: Başından beri karşı olduğum bir oyuncu daha. Sanırım gerçek rolü bulundu, hiçbir zaman onbir oyuncusu olmadan neresi eksik kalırsa orayı tamamlamak. Rakip fazla zorlayamasa da harika görev yaptı.

11- Dusko Tosic: Bu sezon takıma en az katkı veren futbolculardan, ancak ligin ikinci devresinde iki kez ihtiyaç duyuldu, ikisinde de işi gördü. Önceleri yedek stoperleri oynattığımızda hep kazık yiyorduk.

12- Tolgay Arslan: Ağır sakatlıktan sonra nasıl dönecek diye beklediğimiz ve en eksik olduğumuz bölgede oynayan oyuncu. Oyuna rakibin direnci kırıldıktan sonra girdi belki ama güven verdi, ben burada oynarım dedi bana göre.

13- Kaleye top gelmeden oynanan bir devre: Tolga Zengin sakatlanarak çıkıp, yerine Günay Güvenç girince tedirgin olduk biraz. Ancak sadece bir kornerde çıkıp topu alırken gördük kaleciyi. Bir devre boyunca kalemize top getirmeden, Trabzon deplasmanında oynamak az iş değil.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Öz Kaynak Geleneğimizdir, Ama…

Önceleri genç takım denirdi, yaş grupları artınca altyapı denmeye başlandı, Serpil Hamdi Tüzün geliştirdiği bu sisteme bir de yeni isim koydu “Öz Kaynak Düzeni”. Beşiktaş daha önceleri de kendi genç takımından bir çok futbolcuyu A takıma çıkarmıştı ancak tüm ülke futbolunu kökten değiştiren büyük hamle Serpil Hoca önderliğinde yapıldı.

Beşiktaş 1970’lerdeki kötü gidişi durdurmak için, Mehmet Üstünkaya başkanlığında, iki sezon üst üste pahalı yıldız transferlerle girdi lige. 1973-74 sezonunda Milic, Mesut, Necmi, 1974-75 sezonunda ise Sinan-Tezcan gibi. Bu sezonların ilkinde lig ikincisi olundu, ikincisinde ise Türkiye kupası kazanıldı.

Takip eden 1975-76 sezonuna felaket bir giriş yaptı takım. Bu felaket gidişe dur demek için henüz ligin ilk yarısında Alman hoca Buhtz gönderildi, yerine daha otuzlarında olan Gündüz Tekin Onay getirildi. Bu da çare olmadı kötü gidişe ve tarihin en kötü derecesiyle bitirdi Beşiktaş ligi. Ancak tarihini değiştirecek dönüşümün de temelleri aynı sezonun içerisinde atıldı.

Kötü gidişten kurtulmanın pahalı transferlerle değil de kendi kaynaklarına dönerek yapılabileceğini düşünen yönetim, bildiğim kadarıyla Gündüz Tekin Onay’ın tavsiyesiyle Serpil Hamdi Tüzün’ü getirdi Beşiktaş alt yapısının başına.

Serpil Hoca her şeyi baştan aşağı değiştirdi alt yapıda. Belki de yaptığı en büyük devrim; 18 yaşına gelmiş bir futbolcunun, olgunlaşması, pişmesi falan beklenmeden üst düzeyde oynayabileceği anlayışını yerleştirmesiydi.

Sistem ne kadar iyi olursa olsun, doğuştan yetenekli futbolcular bulunamazsa başarılı olmak imkansızdır. Bunun için Beşiktaş harıl harıl futbolcu aramaya, seçmeler yapmaya başladı ve başarılı bir genç takım ortaya çıkardı.

Federasyonun kararıyla, genç takım maçları A takım maçlarından önce oynatılmaya başlanınca da herkes bu takımın farkına vardı. Genç takımı seyredebilmek için esas maçtan iki saat önce stada gelen önemli bir kitle oluştu.

Eze eze Türkiye şampiyonu olan o genç takımda oynayan futbolculardan birçoğu bugün de tanınan isimler. Ziya Doğan, Fuat Yaman, Fikret Demirer, Ercan Ozan gibi. Süleyman Oktay’ın yaşı genç takım için dolmuş olduğundan o maçlara çıkamadı yanlış hatırlamıyorsam.

Mehmet Üstünkaya döneminde başlayan bu hamleyi, sonraki başkan Gazi Akınal da sahiplendi, yeniden başkan olan Üstünkaya kaldığı yerden devam ettirdi ve bu süreklilik başarıyı da beraberinde getirdi.

Beşiktaş bu işe giriştikten kısa bir süre sonra, 4 Şubat 1979 günü Adana Demirspor ile yapılan Türkiye kupası rövanş maçına, altyapıdan üç futbolcuyu direkt ilk onbire alarak çıktı; Süleyman Oktay, Fuat Yaman ve Ziya Doğan. Tribünde sıradan bir kupa maçı seyrettiğimizi düşünüyorduk ama tarihe tanıklık etmişiz, kendi yetiştirdiğimiz futbolcularla şampiyonluklara yürüyüşümüzün başlangıcı o günmüş.

Genç takımdan gelen futbolcuların başarılı olması altyapıdaki diğer futbolcuların da şansını arttırdı. Her sezon yenileri çıktı A takıma. Şampiyonluğa ulaşılan 1981-82 sezonunda, kadroda sürekli şans bulanların büyük bölümü genç futbolcularımızdı. Ziya, Süleyman, Fikret, Rıza, Kenan, K. Haluk gibi.

Kendisi de müthiş seçici bir göze sahip olan Hocamız Miliç de bu kadroyu çok iyi değerlendirdi. Kendisine aslında başka futbolcunun gösterildiği bir altyapı maçında, “onu değil Rıza’yı isterim” diyerek efsane kaptanımızı, yine kendisine bir stoperin gösterildiği maçta “ileride oynayan sarı çocuğu isterim” diyerek sarı fırtınamızı Beşiktaş’a kazandırdığını bir röportajında duymuştum.

Alttan gelenlere hiç çekinmeden şans verilmesi de tüm genç futbolcular için bir çekim merkezi haline getirmişti Beşiktaş’ı. Örneğin Feyyaz’ın Avcılarspor’dan, 18 yaşında, bir takım formaya geldiğini hepimiz duymuşuzdur. Ali de aynı yaşta Yücespor’dan geldi, muhtemelen benzer bir bedelle. Metin ise tüm altyapı kariyerini Kocaelispor’da tamamlamış, İstanbul’da üniversite kazanınca, o zamanki statüyü iyi değerlendiren yöneticilerimiz tarafından bonservissiz olarak alınmıştı Beşiktaş’a.

Süleyman Seba başkan olduğunda, kulüpte yetişmiş genç futbolcuların önemli yer tuttuğu bir kadro buldu ve bu kadroya atadan kalan miras hassasiyetiyle yaklaştı. Değerli mücevherler gibi korudu, sakladı onları. Her transfer döneminde en iyi transferlerimiz, sözleşmeleri yenilenen yuvadan yetişmiş futbolcularımız oldu.

 

Ancak bu süper fikri sonsuza kadar sadece bizim kullanmamız tabii ki mümkün değildi. Genç futbolcuların kıymeti de gençlere yönelen takımların sayısı da artmaya başladı. Beşiktaş da alt liglerdeki yetenekli futbolcuları göreceli olarak düşük bedellerle transfer ederek bu durumla mücadele etmeye çalıştı. Zeki, Şifo, Mutlu gibi.

Seba döneminde kazanılan 1985-86, 1989-90, 1990-91, 1991-92 ve 1994-95 şampiyonluklarında, takımın omurgasını öz kaynağından yetiştirdiği; Ziya, Fikret, Rıza, Gökhan, Ali, Feyyaz, Turan, Sergen gibi oyuncular oluşturmuştu. Beşiktaş 1970’lerin ortalarında başlattığı doğru işin karşılığını fazlasıyla almıştı.

Zaman içinde şartlar çok değişti, takımlardaki yabancı sayısı yükseldi, yurtdışında yetişen Türk futbolcular piyasaya girdi, 15 yaşında çocuklar menajerlik anlaşmaları imzalamaya başladı. Hem aşağıdan gelenlerin yukarıda yer bulmaları zorlaştı hem de yetenekli futbolcuları bir takım formaya transfer etme dönemi bitti.

1980’lerde genç bir futbolcunun hem üniversitede okuması hem de profesyonel olarak futbol oynaması mümkünken, artık bu durum imkansıza yakın. Aileler de çocuklarının okumasını tercih ediyorlar doğal olarak. Tam oranı bilmiyorum ama muhtemelen futbol oynayan bin gençten ancak biri, futboldan hayatını kazanacak seviyeye gelebiliyordur.

Diğer taraftan şehrin aşırı büyümesi ve şehir içi ulaşımın çığrından çıkması da çocukları evlerine yakın kulüplere yöneltiyor. Sonu belirsiz bir iş için, para kazanmadan her gün saatlerce yol gitmek yerine; kendi semtindeki bir takımda oynamak, alt liglerdeki bir profesyonel takımda garanti para kazanmak daha cazip geliyor.

Hep verdiğim bir örnek var, bugünkü şartlarda Beşiktaş’ın süper ligde oynayacak kalitede bir oyuncu bulması ile Pendikspor’un aynı kalitede bir oyuncu bulması ihtimalleri neredeyse aynı.

Öz kaynak Beşiktaş’ın geleneğidir doğru, yazıya öz kaynak güzellemesiyle girip sonunu böyle bitirmem de şaşırtıcı gelebilir. Ancak eski güzel günleri yad ederek yine aynı başarılı sonucun beklenmesi hayalden öteye geçmez. Altyapıya futbolcu pazarlayarak geçindiği için altyapıyı kutsayanlara karşı da dikkatli olmak gerekir.

Günümüzde, klasik altyapı sistemi için gereğinden fazla zaman, enerji ve para harcandığını düşünüyorum. Bu durum, kadro oluşturmak için kullanılan (yeterince bilgili olmadığım için detaylandıramayacağım) diğer yöntemlere engel oluşturuyor, dolayısıyla yarardan çok zarar veriyor. Öz kaynak düzeninin kulübümüze kazandırdıklarını, tüm aşamalarında görmüş, yaşamış ve bu düzene inanmış biri olarak, bugün geldiğim nokta budur.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Mabetlerimiz

Futbol ligleri başladıktan sonra, İstanbul’daki maçlar Taksim ve Fenerbahçe statlarında oynanırmış. Taksim Stadı, bugünkü Gezi Parkının olduğu yerdeki topçu kışlasının avlusu, Fenerbahçe Stadı da malum.

Bir yangın sebebiyle harabeye dönen Çırağan Sarayının bahçesi, Şeref Bey’in çabalarıyla alınıp stat haline çevrilince, 1930’ların sonundan itibaren maçlar ağırlıklı olarak burada oynanmaya başlanmış. Yeni stada, Şeref Stadı adı verilmiş ama Şeref Bey’in burada maç oynandığını görecek kadar ömrü olmamış ne yazık ki.

 

Asıl sebep kadrosunun çok iyi olması mıydı, maçların neredeyse kendi mahallesinde oynanması mıydı bilinmez, Şeref Stadı açıldıktan sonra Beşiktaş üst üste şampiyonluklar kazanmış.

İnönü Stadının 1947 yılında açılmasıyla beraber birinci lig maçları buraya alınmış. Şeref Stadında alt liglerin oynanmasına devam edilmiş. Ancak asıl önemlisi, Şeref Stadı hem Beşiktaş’ın A takım ve alt yapısının antrenman sahasıydı hem de taraftarının toplanma yeriydi, ilk mabedimiz orasıydı yani. Zaten 1981 yılından sonra, sadece Beşiktaş’ın antrenman sahası olarak devam etti. 

O günlere yetişmiş biri olarak, stadı ve ortamı biraz tarif edeyim: İstanbul Boğazına sıfır bir stat, fazla yüksek olmayan açık tribünü aşacak bir vuruş yapıldığında top denize kaçıyor. Kapalı tribün Çırağan Caddesine paralel, gerçi bir kış günü kar yükünden yıkılmış ve orası da açık olmuş ama eskilerin arasındaki adı hala kapalı tribün. Takım antrenmana kale arkasındaki açık tribünden taraftarların arasından çıkar, ligdeki duruma göre alkışlarla veya homurtularla.

 

Stat yaz günleri tam panayır yeri gibi olur. Düşünsenize önce denize gir, sonra çık tribünde piknik yap, bir yandan da Beşiktaş’ın antrenmanını seyret. Kim iyi, kim formsuz, hoca nasıl çalıştırıyor yorumla.

Sonunda her zaman olduğu gibi hayatın gerçeği galip geldi, dünyanın en güzel yerinde, boğaz kıyısında bir mekan futbol sahası olarak kalamadı ve 1986 yılında Beşiktaş çıkarıldı Şeref Stadından, yerine otel yaptılar. İlk mabedimizden böylece sürülmüş olduk.


İnönü Stadı, uzun süre ikinci lig takımları da dahil olmak üzere tüm İstanbul takımlarının maçlarına ev sahipliği yaptı. Ali Sami Yen Stadı 1981’de, Fenerbahçe Stadı da 1982’de yeniden faaliyete geçince, zaman içinde üç büyük takımın üç ayrı stadı oldu. Böylece, semtin yanı başında olması sebebiyle başından beri Beşiktaş’a yakıştırılan İnönü Stadı artık resmi olarak da mabedimiz olmuştu. Maç önü ağaçlı yoldan yürüyüşüyle, maçlarda yapılan şovlarla, yaşanan sevinç ve hüzünlerle, maç sonu semte dönüşüyle taraftar da mabet olmasının hakkını verdi yıllar boyunca.

 

 

İnönü Stadı eskiyip de yenilenmesi ihtiyacı doğunca, yıkıldıktan sonra Boğazın dibindeki bu arsayı nasıl ederiz de ele geçiririz diye düşünenler ortaya çıktı doğal olarak. Şehrin içinde stat mı olur diyen tarihçiler, arkasındaki yüz katlı yapıyı görmezden gelip şehrin silüeti bozulacak diyen şehir planlamacıları, saray denize kayar diyen siyasiler, yıkım sırasında daha 9 yıl önce genişletilen bölümde tarihi eser bulan anlı şanlı gazeteler, hepsini gördük bu süreçte.

Asıl mesele ikinci mabedimizden de sürülecek miyiz meselesiydi. O yüzden stadın aynı yerde yeniden yapılması işini hiçbir zaman yönetimin herhangi bir icraatı olarak görmedim, tüm camianın ortak davasıydı. Emeği geçenler de takdiri hak eder, o ayrı.


Şu anda yeni mabedimiz yapılıyor eskisinin yerinde. Çok güzel bir mimarisi olduğu, kaliteli malzeme kullanıldığı falan söyleniyor, ben de anlayabildiğim kadarıyla öyle düşünüyorum. Gereksiz fazla masraf yapılıyor diyenlerin görüşlerine de saygılıyım, ancak ben işin o yönlerinde hiç değilim.

İlk mabedimizden sürülmeyi yaşayan biri olarak, ikinci mabedimizde kalmanın keyfini yaşıyorum ve inanıyorum ki yeni stat sadece Beşiktaş için değil Türk futbolu için de bir umut, parlayan bir yıldız olacak.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

Bu Bir “Muhalefete Muhalefet” Yazısı Değildir

Kulüpte 3 gün çalışan Önder Özen’in, ayrıldıktan sonra bizim camia ile yaptığı en çarpıcı tespit “çabuk dağılıyorlar” oldu ve ne yazık ki haklıydı.

Beşiktaşlı olanların komple aynı psikolojide olması mümkün değil ama yıllarca yaşananlar içimize işlemiş herhalde ki hemen olumsuz havaya bürünüveriyoruz. Bunun bir zararı oyuncuları kötü etkilemekse, çok daha büyüğü çevrilen dolapları gözden uzaklaştırması.

Bu defomuzun verdiği zararı azaltmak için, Beşiktaş sevgisi karşılıksız olanlarla konuşuruz, tartışırız. İkna olmasak da anlarız birbirimizi.

Sorun karşılıksız sevmeyenlerde. Onlarla anlaşma şansımız yok, kurularak geliyorlar çünkü. Yönetime, takıma, hocaya sallamayı meslek edinmişler. Meslek edinmeyi deyim olarak değil, gerçek anlamında kullandım.

Karşılıksız sevmeyenler, sesini duyurabilen insanlar üstelik. Bu yüzden çabuk dağılma durumumuza en çok bunların olumsuz etkisi oluyor. Kimisi gazeteci, anlı şanlı gazetelerde yazıyor; kimisi adı Beşiktaş sembollerinden alınmış internet sitelerinde çalışıyor. Bir de genel kurul üyesi olup kendini doğruluk savaşçısı muhalif ilan edenler var.

Bunların yazdıklarını okuyunca ya MOSSAD’dan daha geniş bir istihbarat ağına sahip ya insan beyni okumayı çözmüş ya da “Bu kesin askerden geldikten sonra Beşiktaşlı olmuş” hissine kapılıyorum. Yani bence, doğruluk da eksik Beşiktaşlılık da.

Hayatı boyunca muhalif olan, muhalefetin söz söyleme hakkını kutsal sayan ve çoğu konuda mevcut yönetime de karşı olan beni bile, muhalefet kisvesi altında yaptıklarıyla tiksindirdiler.

Muhalefet demişken; daha önce çok olumlu bakmasam da “takım şampiyonluğa gidiyor, bu dönemde adaylıktan söz etmem.” diyen Serdal Adalı gibi, yine birçoğuna katılmasam da fikirleriyle faydalı olduğuna inandığım Rüzgar Sağnak gibi isimleri diğerlerinden ayırdığımı özellikle belirtmek isterim.

Yazdıklarımı okuyunca “Bu da mı muhalefete muhalefet ediyor?” diyenler olabilir. Ancak durum şu, Beşiktaş’a zarar vermemenin herşeyin üstünde olduğuna inanıyor ve tüm samimi muhaliflere Serdal Adalı çizgisini öneriyorum.

 

İlker Pırlant / @ilkerpirlant

“SAVAŞ”

Aynı filmin tekrar tekrar izlettirildiği bir sistemin içerisindeyiz. Bizim zamanımızda diye anlatmaya falan gerek yok, yirmi yaşındaki delikanlı da elli yaşındaki adam kadar tecrübeli oldu neredeyse.

Genci yaşlısı tüm Beşiktaşlılar, takımın tartışmasız Türkiye’nin en iyisi olduğu belliyken “ikinci yarı operasyon başlar” diyordu, beklenen operasyon başladı gibi görülüyor.

Burada Beşiktaş’ın nasıl doğrandığı ile ilgili ağıt yakacak değilim. Herkesin bildiği şeyleri tekrarlamanın anlamı yok, doğru olan ne yapılması gerektiğini ve daha da önemlisi nelerin hiç yapılmaması gerektiğini konuşmak.

Şunu anlamalıyız, abartısız “savaş” şartlarından geçiyoruz. Rakibimiz basit şark kurnazlıklarıyla üzerimizde baskı kurmaya çalışıyor. Yüz binlerce dört yıldızlı formayı mağazalarına gönderildiğine dair haber bile çıkarttırdılar.

Bu “savaş” ortamında; yönetim şunu dedi, futbolcu şöyle oynadı, hoca yanlış kadro kurdu gibi normal zaman eleştirileri sadece haramilerin işine yarar. 

Onların geleneğinde hep bir fazlasını istemek var, bu kadarı da ayıp olur falan demezler her harami gibi. O yüzden bizim içe dönük yaptığımız her eleştiri, “gördünüz mü? olan biten bir şey yok, kendi hatalarından kaybettiler” deme şansı verir onlara. 101. yılda olanları da “santraforumuzu satmamıza” bağlamışlardı.

Bence şimdiye kadar kulübe gelmiş en iyi hocayla çalışıyoruz. Kazandığımız tüm şampiyonluklarda olduğu gibi geçmiş sezonlardan birikerek gelen, her yönüyle iyi bir futbolcu kadromuz oluştu. Hataları ve eksikleri olduğunu benim de sıklıkla dile getirdiğim, ancak güzel şeyler de yapan ve iyi niyetine inandığım bir de yönetimimiz var.

Beşiktaş camiasının ortaya sürdüğü unsurlar bunlar, değiştiremeyiz. Şampiyonluk mücadelesi devam ettiği sürece kayıtsız şartsız desteklemekten başka şansımız da yok. 

Yönetimin ve hocanın bu düzene karşı yaptığı her çıkışın arkasında olmalı, daha fazlası için yüreklendirmeliyiz. Camialarının arkalarında olduğunu bilmek onlara da güç verir.

Ben kendi adıma, bu “savaş” günlerinde, kulübün hiçbir unsuruna karşı kesinlikle olumsuz tavır ve söylemde bulunmadan, sadece haramilerin yaptıklarını gündemde tutmaya çalışacağım. Tüm Beşiktaşlılara önerim de budur.


İlker Pırlant / @ilkerpirlant