Ne Anlıyorsunuz?

Kendimi hiçbir yere ait hissedemedim. Çoğu insanda var olan kök salma içgüdüsü, bana uğramamış. En aşina olduğum sokaklarda bile beni yabancı gibi gezdiren, bir zihinsel bağlantısızlık ile doğmuşum. Gittiğin her yere kendini de götürdüğün için, nerde olsan değişmez bir gurbet.

Belki insanlardan ve onların aktivitelerinden -hadi sizleri üzmemek için yüzde doksanından diyeyim- duyduğum hoşnutsuzluk hali; yaşadıkları semtlere, içlerine doluştukları binalara, işgal ettikleri mahallelere ya da açtıkları dükkanlara duygusal anlamlar yüklememe mâni oluyor. Belki de düz ruh hastasıyım. Her halükârda “Bak burası çocukken ekmek aldığımız fırın” şeklinde heyecanlanıp, gözlerim parlayarak bir yeri işaret etmek hiç nasip olmadı. Evler, okullar ve semtler; bir sonraki trene binmek için beklenen platformlar gibi, içindeyken bile geride bırakacağımı bildiğim, geçici mekanlar olarak kaldı.

Böyle bir ruh haliyle yaşamanın, tutunduğun şeyleri bırakamama gibi bir yan etkisi var. Hayat yolculuğunuzda ne kadar az anı biriktirdiyseniz, biriktirdiklerinizin özgül ağırlığı o kadar fazla oluyor. Belki okul günlerinizi hatırlayıp iç çekmiyorsunuz, sahil gazinolarını hasretle anmıyorsunuz, gittiğiniz rüya tatil aklınızda yer etmiyor ama neyi severseniz de çok seviyorsunuz işte. Yokluğu burnunuzun direğini sızlatıyor.

Aşağı yukarı on yıldır selamlaştığınız adamın adını kesinlikle aklınızda tutma ihtiyacı hissetmiyorsunuz da, Beşiktaş’ın ilk hatırladığınız şampiyonluğunu hiçbir travma unutturamaz mesela.

Kendiniz için girmeyeceğiniz kavgalara onun için girer, “bana desen belki kaldırırdım da keşke bunu demeseydin” dersiniz.

Kötü gününde acısı içinize çöker, ama derdinize derman değil beraber üzülecek dert ortakları ararsınız. Başa gelen belası bile, paylaşıldıkça güzelleşen cinsindendir.

Çevrendeki onca acı, üzüntü ve yokluğun içinde bunu önemsemeyi mi seçtin deseler; anlatılacak, rasyonalize edilecek, açıklanabilecek bir duygu bağı değildir. Ama yeri gelir onca acının, üzüntünün ve yokluğun içinden ona tutuna tutuna çıkarsınız.

Benim Beşiktaşlılığım; bu hayatın yaşandığı haliyle kavgası olan bir adamın, savunmak zorunda olduğu mevzidir.

Neden değer yüklendiğine anlam veremediği onca basitliğin arasında, önemini temsil ettiklerinden alan bir ışığın peşine düşmektir.

Uykusuz gecelere hazır olmak, kalabalıklara karşı durmaktır. Cesarettir. Daha sık üzüleceğini bile bile zoru seçmektir.

Korunmaya değecek birkaç şey varsa; adalet, alın teri ve asalet hala bir şeyler ifade ediyorsa, inandıklarınızı size ne verdiğine göre değil ne hissettirdiğine göre seçiyorsanız, dertliyseniz, yaralıysanız ve umudunuz giderek azalıyorsa, iyilerin hep kaybetmesinden yorulduysanız; Beşiktaş kazanmaya bir yerden başlamanın adıdır.

Yani bu sevgi çok tartışmaya açık, laubaliliği kaldırır, hobi olarak kabul edilebilecek, savunma vermek zorunda hissettiğimiz, pazarlığa tabii, taviz verilebilecek, geri adım atılabilecek bir konu değildir.

Mesela “Bir Beşiktaş’ımız var gücü yeten gelsin alsın” dememizdeki inanç, bizden neyi istediklerinin farkında olmadıklarını bilmektendir. Yani belki dünyayı kurtarmak değildir ama güçlünün değil haklının yanında saf tutmak da hiç de az şey değildir.

Beşiktaşlılık, futbol gibi basit bir konunun hayat memat meselesi haline gelmesidir.

Cem Fante

Beşiktaş Dili Ve Edebiyatı

“Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum”
-Zeki Demirkubuz

Mutlu olmayı pek beceremiyorum. Daha doğrusu normal insanlarda mutluluk verici aktiviteler olarak tanımlanan paket programlar bende bir işe yaramıyor. Bu gibi rutinlere iştirak etmiyor değilim. Zamanla -sosyopatların insani duyguları taklit edip kalabalıkta göze batmaması gibi- ben de normal gözükmeyi öğrendim. Bu yorucu dublörlüğüme bir de insan sevmemem eklenince, hayat, yakınımdaki duygu bozukluğu olmayan birkaç kişinin yüzünü kara çıkarmamaya harcadığım saatlerin bitmesini bekleyip, kendi yapmayı sevdiğim şeylere koşar adım dönmekle geçiyor.

Kolay heyecanlanmıyorum. Aidiyet duygum pek kuvvetli değil. Söylerken adı ağız dolduran okul mezun derneklerimin önünden bile geçmedim. İçinde bulunduğum anı yaşamak bana yetiyor. Pek fazla şeye geri dönüp tekrar yaşamayı isteyecek kadar önem veremedim. Düğünde çektirdiğimiz videonun diskini gidip almamamı birkaç yıl dinledim mesela. Zaman içinde sevgililerimin tıbbi olarak koyduğu tanıyı kullanmak gerekirse; “benim içim ölmüş.”

Oysa güzel üzülürüm. Hüzünlerimi demlendire demlendire yaşarım. Tuttuğum yola inanıyorsam, sonunun zafer olup olmayacağını baştan hesaplamayı ayıp sayarım. Kazansam da kutlamayı beceremeyeceğim kavgalara girerim. Bana hiçbir faydası olmayan meseleler için ortaya atılıp başımı belaya sokarım. Kendi seyrek mutluluklarını farklı yerlerde bulan, kalan eksiğini başkalarının mutlulukları üzerinden tamamlayan bir acayip adamım.

Komedyen Chris Rock daha önce hiç tanışmadığı Jerry Seinfeld’i kalabalık bir partide uzaktan gördüğünde, bütün salonu geçerek yanına gidip, “komedyen!” deyip sarılmış. Ben de Allah tarafından değişik dalga boyunda yaratılmış bir kul olduğum için Beşiktaşlı gördüğümde böyle oluyorum. Önemsediğim sayılı şeylerden birini konuşacak birini bulmak türümüze yakın hissettiriyor.

Benim hallerim biraz ekstrem olsa da, Beşiktaş, yolunda gitmeyen bir şeyleri kulübünün sevgisiyle tedavi edenlerin milli takımıdır. “Kaybettiğimiz her şeyin yerine biraz daha Beşiktaş koyuyoruz” lafı bunun için bu kadar çok insana bu kadar çok şey anlatır. Aramızdaki sağlıklı bireylere, mevzu Beşiktaş olunca, en basit konulara bile neden ölüm-kalım meselesi gibi yaklaştığımızı da bundan anlatamıyoruz herhalde.

Basit bir örnek vereyim. Kulübün kullandığı dil bana Azerbaycan Türkçesi gibi geliyor. Ne dediğini net anlıyorum ama yine de bana yabancı bir tarafı var.

Daha önce de yazmıştım, Beşiktaş bugün toparlanmasa yarın daha güçlü ayağa kalkar, biliyoruz. Hiçbir takımın her yıl şampiyon olamayacağının da farkındayız, fakat Beşiktaş’ı sallanırken görmenin can acısından biz o güne çıkamayacağız gibi geliyor.

Siz deliyseniz biz de size mi uyacağız demeyin. Ekonomist Keynes’in “uzun vadede piyasa kendi kendini düzeltir” diyen serbest piyasacılara “uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” dediği hallerdeyiz. Beşiktaşlılık bir duygu durumudur. Kredi yapılandırmaları ve bilançolarla gönül teli pek titremez. Hiçbir maliyeti olmayan bir şeyden bahsediyorum. Lütfen içinize kapanmayın. Adına yönetme yetkisini peşinen aldığınız insanları, yine de her adımda ikna ederek yürümeyi bir külfet olarak görmeyin. Öncelikleri, üzüntüleri ve sevinçleri ortak hale getirmeden biz bu işin içinden çıkamayız.

Sizin önemsediklerinizin bizim hissettiklerimizle birlikte yoğrulması lazım. Her fedakarlık kabullenilir, birinin çıkıp anlatması, ama “dostuna yarasını gösterir gibi” anlatması lazım.

 

Cem Fante

Durumlarımız

Bir şey yazıp söylemek içimden gelmiyor bu aralar. Günlerdir okuduklarım da tartışarak bir ortak payda bulabilecekmişiz hissi de vermiyor açıkçası. Ben yine de diyeceklerimi diyeyim, en azından kendi vicdanımı rahatlatmış olurum diye yazdım bunları.

Yönetime döğüş diyoruz, kolları arkasında bağlı. Kadroyu kuran kendi değil, limitleri kullanan kendi değil, temlikleri veren, bankalar konsorsiyumuyla anlaşmayı imzalayan, oradan gelen taze parayı kullanan. Bunların hiçbirini yapmamış, göreve talip olup kucaklarında bulmuşlar.

Limit için TFF’den bir şeyler istemeleri lazım, konsorsiyumla anlaşmanın yeniden gözden geçirilmesi gerekli, yani boyun büküp -kendileri için değil Beşiktaş faydası için- kapılarına gidecekleri adamlarla, bizim kızıp kızıp kavga etsene, gider yapsana dediğimiz insanlar aşağı yukarı aynı kişiler. Politika, bürokrasi ve lobiler rakipleri kayırıyor diye fırtına koparmaları lazım, TFF limitlerle elimizi kolumuzu bağlıyor, hakemler bizi doğruyor diye kriz çıkarmaları gerek; yalnız şöyle ufak bir problem var, birkaç gün sonra randevu isteyip bizim kredi işini şeyetsek deyip biriyle, bu faizi hesaplamasını yeniden yapsak diyoruz diye öbürüyle görüşmek gerekecek.

Bugün Koç’un açık konuşması hepimize cazip gelmiş olabilir, ama o konuşma bir yandan da “ben arkamda holdingin muazzam gücüne ve ağırlığına rağmen bunlarla baş edemedim, bütün bağlantılarıma rağmen bu işi kapalı kapılar ardında halledemedim, tek çare çıkıp televizyondan taraftara şikayet etmek kaldı” açıklamasıdır aynı zamanda.

Mücadele ettiğimiz futbola çöreklenmiş yapı kökleşmiş, karmaşık, güçlü ve kolları uzun. Üstelik biz de kulüp yapısı olarak, ister ekonomik bakın isterseniz taraftarın ve camianın genel ruh hali olarak, olabilecek en zayıf durumumuzdayız. Kendimi de katarak söylüyorum, iki buçuk yılın birikimi sinirimizi bozmuş, Beşiktaş’a destek olunmuyor diyeni Allah çarpar ama, başkan ve yönetime biraz ne yapsa yaranamayacak politikacı muamelesi çekiyoruz. Felaket iletişimleriyle onlar da bu işi körüklüyor kabul, fakat bizim de pek laf dinleyecek halimiz yok. Başkan çıkıp taraftara birini şikayet edecek olsa daha lafı bitmeden biz şikayet ettiği adamı bırakıp başkanın kolunu bacağını kemirmeye başlıyoruz. Kendi içimizde birbirimizi yiyelim de, en azından dışarıya karşı “camiasını arkasına almış Başkan” gibi konuşma imkanı bile vermedik daha. Bir pop-kültür göndermesiyle anlatmak gerekirse başkana “paspasla adam öldürtmeye çalışıyoruz.”

Sosyal medyanın hali Allahlık. Hesapların yarısı atanamamış yönetim kurulu üyesi havalarında. Ben zaten git-gel akıllıyım da bana benzeyen birkaç adam üzüntüden ve hayal kırıklığından paralize olmuş vaziyette, pipetle beslenecek hale gelmişiz. Eski yönetime yakın olanlar, bu yönetimi zaten istememiş olanlar falan derken tam yeniçeri ocağı olmuşuz. Twitter’da taraftarın nabzını tut diye birini görevlendirdilerse o kardeşimize şimdiden acil şifalar diliyorum.

Buraya kadar söylediklerim bir durum değerlendirmesi. Herkes önceden aldığı pozisyona göre bunları ya yapılamayanların sebebi diye okuyacak ya da bahanesi. Benimse kimseyi ikna etmek gibi bir derdim yok. Açıkçası bu yazıyı yazma sebebim de yönetimin önüne kalkan olmak falan değil. Tam tersine bugüne kadar yaptıklarının bende uyandırdığı hayal kırıklığıyla yazdım bu satırları.

Göreve geldikleri andan itibaren taraftarı bütünleştirecek yollar arayacak, alternatif gelir kanalları için adımlar atacak, iletişimi güçlü ve sürekli tutacak, dışarıya karşı verdikleri mesajlarla içeriyi birleştirecek bir yol izleyeceklerini umuyordum. Yaptıkları olağanüstü maddi fedakarlıkları görmezden gelmek mümkün değil ama bunun ötesinde beklentilerimin hiçbiri maalesef gerçekleşmedi.

Fakat tam benim istediğim gibi yönet(e)miyorlar diye de kendi yönetimimle sürekli didişmenin Beşiktaş’a bir faydası olacağını düşünmüyorum. En azından kötü niyetlerle, suiistimal hevesiyle işbaşına gelmediklerine emin olduğum insanlara da oturduğum yerden bağırıp çağırdıkça kendime kızıyorum. Ben beklentilerimi düşürüp çıtayı; Beşiktaş’ın ekonomik durumunu sürdürülebilir hale getirseler, önümüzdeki yılları kurtarsalar razıyım seviyesine indirdim. Kimseyi yanıma davet etmiyorum, sadece bunu başarabilseler ve başka hiçbir şey yapamasalar da çok şey yapmış olacaklarını düşünüyorum. Bunun üzerine ne yaparlarsa benim için bonustur.

Bu noktadan yola çıkarak;

Biz tarihimizde hiç kimseye masaya yumruğu vurup bir şey yaptıramadık, ama madem özellikle şu anda bunu yaptıracak dişimiz zaten yok, hiçbir isteğimiz de kabul görmeyecek belli, öncelikle şu TFF’ye bir; “sizden herhangi bir talebimiz yok, bundan sonra da ne resmi ne gayrı-resmi sizden bir görüşme talebimiz olmayacak, gerekli evrak getir götürünü kulübümüzün hukuk departmanı yapar, Beşiktaş’ın kendi taraftarından başka kimseye ihtiyacı yoktur” çekelim isterim.

Takıma takviye yapılması gerekiyor. Beklenti de epey düştü. Şunu taraftarla kriz haline getirmeden, ihtar cezasına razı olup, eli yüzü düzgün uygun bütçeli iki transferle şu işi çözelim.

Sonra bir içimize dönelim, taraftarı işin içine katan ne yardım kampanyası yapılabiliyor, stadı nasıl doldururuz, sıcak para girişi nasıl sağlanır ona kafa yoralım.

Eleştirmeyle bir şeyleri iyiye götürebileceğiniz zamanlar vardır. Bana durumumuz pek öyleymiş gibi gelmiyor. Bu durumda elimden gelen, söyleyecek iyi bir şeyim yoksa susmak, en azından yönetimin rahat çalışabileceği bir ortama katkı sağlamak olur.

Hem belki bir süre sadece sahayı konuşursam, psikolojim de düzelir.

 

Cem Fante

Sesleniş

Kafamın içinde, bir satır yazı, dönüp duruyor. Richard Brautigan’ın bir kitabının arkasında – Amerika’da Alabalık Avı idi sanırım- yazarın hayatını anlatan bölümde, intiharından bahsederken; “duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti” yazıyordu. On yıllar önce okudum kitabı. Aldığım zaman yazar hakkında da bir fikrim yoktu. Okuyacak bir şeyler ararken “6.45 yayınevi bastıysa iyidir” deyip seçivermiştim. Ülkesinde pek tutulmazken Japonya’da popüler olması kalmış aklımda. Nedense kitaptan tek bir kelime hatırlamıyorum. Ama siz hassassanız normalin de canınızı yakacağına dair o cümleyi hiç unutmadım.

Dil işte böyle bir şeydir. Söylemek istediklerinizi nasıl dile getirdiğiniz de önemlidir, -kendinizi ifade edebildiğinizi varsaysak bile- mesela hangi halimdeki “bana” söylediğiniz de.

Ben o cümleyi gençliğimin canı yanmış bir gününde okumamış olsaydım, belki de bana hiçbir şey anlatmayacaktı. Yazar, hassas bir adamın canını acıtan bir hayata yavaş yavaş yenilmesini, “girdiği depresyondan çıkamadı” diye anlatsaydı, bugün bu yazı yazılamayacaktı.

Bazen okuduklarınız/duyduklarınız içinde bulunduğunuz duruma dair bir şey söyler, kendinizi başkasından dinliyor gibi olur, dikkate almak zorunda kalırsınız.

Bazen gelecekte olmak istediğiniz bir yeri, bir hayali, bir ruh durumunu müjdeler, kulak kesilirsiniz.

Bazen de yüzleşmeniz gereken bir gerçeği bas bas bağırır, -ama net, temiz ve dosdoğru bağırır- duymazdan gelmek isteseniz de kaçınamazsınız.

Üstelik rahmetli Süleyman Seba’nın dediği gibi “usul esasa mukaddemdir” (usul esastan önce gelir). Haklı olmanızdan önce yönteminizin doğru olması gerekir.

Yani iletebilmek için, doğru ifadeyi bulmak, muhatabını tanımak ve doğru kişilere ulaşmanın yolunu akıllıca seçmek gerekir.

Sevgili Beşiktaş’ı yönetenler; mesela ben bu yazıyı “holigan hezeyanı” diye kenara itilemeyecek bir dille ve kalitenize saygı duyan bir seviyede yazdım. Beşiktaş twitter’ını birazcık biliyorsam da, biri bu satırları önünüze koyar.

Sizden basit bir ricam olacak. Bize bir şey anlatırken iki buçuk yıldır canı yanan insanlarla konuştuğunuzu bilin isterim. Sizin devraldığınız mali yükün bir benzeri; taraftardan kopuk, duygusuz ve başarısız sezonların manevi birikimi oturuyor göğüs kafesimizde.

Anlatmak istedikleriniz için kelimelerinizi çok doğru seçin isterim. Kiev dönüşü oyuncusunun öne eğik başını kaldıran Beşiktaş taraftarı, kendisine önceki yıllar için “başı eğik geziyorlardı” diyeni ne unuttu, ne affetti. Bazen ağzınızdan çıkan toplam üç kelime, bir ömür nasıl anılacağınızı belirler.

Bize seslenmek, olabildiğince çoğumuzu kucaklamak için yollar arayın isterim. “Anlatsam da anlamazlar sessizliği” düşülebilecek en büyük hatadır. Siz derdinizin “duygusunu” geçirebilirseniz söylediklerinizde, Beşiktaş taraftarı manayı anlar.

Bir de; ne biz size “işiniz bu yapacaksınız tabii” diyelim, ne siz taraftarla bazen “ödevini yapmamış çocuğu azarlayan öğretmen”, bazen de alacaklı gibi konuşun isterim. Karşılıklı neleri yapmadığımızı yarıştırmanın kimseye bir faydası olmaz. Birlikte neleri başarabileceğimize dair ortaklaşacak bir dil bulalım.

Beşiktaş taraftarı, bir kere harekete geçince, her işin altından kalkar. Bir doğru sesleniş uzağınızdayız. Bunu bilin isterim.

Cem Fante

Çıkış Senaryosu

Kulübün sorunları aslında çok karışık değil. Finansal tablomuz felaket, taraftar kendi arasında bölünmüş durumda ve takımın hali içler acısı. Yani en azından kurunun yanında yaş da yanmasın diye kafamızı karıştıracak bir durum yok. Buldozer vurup geçsek şunu kurtaralım demezsiniz.
Bu sorunlar çözülebilir mi? Çözülebilir. Peki, bu sorunları çözmek için Beşiktaşlıları konsolide edecek bir yol izlenebilir mi? İzlenemez. Bence bizim en büyük problemimiz bu.

Finansal tabloyu ele alalım. Kulübün direk var oluşunu sürdürmesine bir tehlike arz ettiği için ilk müdahale oraya yapılacak.

Ne lazım?

Çok basitçe; iyi bir yapılandırma hikayesiyle borçların uzun vadeye dönüştürülmesi, piyasalar düzeldiğinde yapılacak varlık satışıyla da en yüksek faizliden başlayarak borç kapatmayla faiz yükünün çevrilebilir hale getirilmesi. Minimum üç yılı kemer sıkmayla geçecek en az on yıllık bir diyet programı.

Dönem, seçim dönemi. Size, ben düşük maliyetli ama çok yetenekli oyuncular alacağım, “500 bin Euro vereceğim geleceğin Talisca’sını bulacağım, bir 500 bin Euro daha vereceğim, şak Gomez’in gençliği gelecek” diye üfüren adaylar mutlaka olacaktır. Fakat düşük maliyetli yetenek avcılığı düşük yüzdeli bir iştir. Altı oyuncuya yatırım yaparsınız, bu işte başarılıysanız bir ya da iki tane yakalarsınız. Ertesi sene tutmayan oyuncularınızı -böyle bağlantılarınız varsa- düşük maliyetli oldukları için bir şekilde kiralar, satar ya da feshedersiniz. Gelsin beş-altı tane yenisi. Böylece, her seneden geriye bir-iki oyuncu bırakarak üç sezonun sonunda bir iskelet yakalarsınız. Sonra para harcama zamanı gelir, kadroyu süslersiniz ve başarı gelir.

Bu plan yukarıdaki finansal programla -her şey yolunda giderse- örtüşüyor.

Bu süreçte çok büyük bir sürpriz olmazsa sportif başarıya uzak olacağınız için, taraftarınızın fedakarlıklarına muhtaçsınız. Her bir taraftarınızın bu hikayeye inanması ve inanmakla kalmayıp maddi-manevi elinden gelen katkıyı vermesi gerek. 1,7 milyar lira finansal borcun bel büken faizi, ortada Avrupa geliri yokken yüksek oktavlı beste girerek ya da mevzuda geri vitese takmama ile ödenemeyeceğine göre, birileri elini cebine atacak.

Bu işi cebinden 150-200 milyon koyan bir paralı Başkan tipi hızlandırabilir mi? Hızlandırabilir. Fakat önce bu parayı koyup sonra da o diyet programına uyacak, ki bunu yapmadıktan sonra bir anlamı yok, biri var mı, herhangi biri o fedakarlığı yapıp üstüne de uzun süre o yıpranmayı göğüsler mi, ben emin değilim. Ben para koymayacağım ama ben zengin olduğum için kulübü daha iyi yönetirim diye düşünen varsa da zaten Allah sonumuzu hayretsin.

Gerekenler, açıkçası pek sana göre bana göresi de olmadan, bunlar. Gelelim bunlar için gereken kamuoyu desteğine. Bunun için önce bütün tartışmalarımızın temelini oluşturan kelime / kavram dağarcığımızı bir hatırlatmak isterim: vizyoner/köylü, winner/loser, taraftar/müşteri, atkılı/kravatlı, arma/yalaka, şaklaban/efsane, yıldız/çöp, hırsız/kral, şenor/hunter, primci/fenomen…

Bu tablodan ve bu tartışma seviyesinden, ortaya konan herhangi bir plana dair 2-3 yıllık bir bütünlük, taraftar arasında bir konsolidasyon sağlanır, ortam yangın yerine dönmeden gereken fedakarlıklar yapılır diyorsanız, iyimserliğiniz için sizi tebrik ediyorum.

Bana lütfen Feda’yı hatırlatmayın. O, üst üste iki şampiyonluk görünce bizim kendimizi her şeyi bildiğimize ve başarıyı doğuştan hak ettiğimize inandırmamızdan önceydi.

Şimdi başka insanlarız.

 

Cem Fante

Başkan

İçimden oturup, Lenin’in 1901’de -sanırım İsviçre’de- yazdığı “Ne Yapmalı?” tadında, eski bir baskı makinasının takırtısında, teksirlere sayfalarca Beşiktaş’ın kurtuluşu doktrinleri yazmak geliyor.

Hayatın gerçekleri zamanın ruhundan hız alıp yüzüme çarptığı zaman genelde böyle oluyorum. Sıkıştığım köşeden üreterek çıkmak mümkünmüş gibi yapmak, hiçbir şeyin kontrolünde olmadığını kabullenmekten biraz daha iyi geliyor sanırım.

İnsanoğlu konusunda çok kötümserim. Gücü elde eden herkesin bozuluşuna doğru giden geri sayımın, gücü elde ettiği andan itibaren başlamasına tanıklık etmiş olmanın da yardımı oldu bunda tabii. Kendimin de, haksız olabileceğim ihtimalini çok sık aklıma getirmediğimi bildiğimden, yanlışından dönen insanlarla karşılaşma beklentim zaten hiç olmadı. İnsanlar yanlışından vazgeçmez, sadece yanlış yoluna dönmeyi şartlar elverinceye kadar erteler.

Hal böyle olunca, ne iyi başlayan yönetimin öyle devam edeceğine, ne de kötü başlayanların kendini zamanla düzelteceğine dair umudu olmuyor insanın. Ha
tabii, zaman zaman ben de biri gelsin şu kadar para koysun diye hayallere kapılıyorum. Kulübün önünü açmak için cebinden 150–200 milyon TL koyan bir adamın, sonrasında kulübü nasıl yöneteyim diye profesyonellere soracağı gibi tatlı düşler kuruyorsun elde olmadan. İki forma alan taraftarın “benim paramla maaşın ödeniyor” diye futbolcuya diklendiği yerde istiyoruz bunu. Oysa ki kim gelecekse elbette bize benzeyecek. Ben en çok da bundan korkuyorum.

Sezon boyunca sosyal medyaya attığımız rakı masası fotoğrafları ilk hafta yirmi kişi oluyor, ertesi hafta on kişilik iki masa, sezon sonuna doğru herkes ikişerli üçerli masalarda birbirini meze yapıyor. Biz aslında birbirimizden fazla hazzetmiyoruz fakat herkesi kucaklayan Başkan istiyoruz.

Dünya yansın yeter ki biz haklı çıkalım derdindeyiz, egolarımız şişkin, ilgi görmeyi seviyoruz, ama kulübü yöneten milyoner müteahhit dediğim dedik deyip inatlaşmaya başlayınca, hiç böyle bir şey görmemiş gibi şaşırıyoruz.

Ben de dahil arada heyecanlanıp, kulübün yönetimi tabanı yayılsın kongre üyesi sayımız yüz bin olsun diyoruz. Sonra bugün akşam bülteninde televizyona Türkiye’de 8. Sınıfların %25’inin matematikte dört işlemi bilmediği haberi çıkıyor. Biz istatistik bilimi Beşiktaşlıları kapsamaz sayıyoruz.

Şimdiki Başkanımız, bayağı sakin gözümüzün içine bakarak, “evvelki sene o kadar açılmamamız lazımdı ama Şampiyonlar Ligi’nde oynayacaktık, ben de insanım, özendim” mealinde bir şeyler diyor, biz oraya kimi getirirsek getirelim yüzbinlerce kişinin alkışına nefsi yenilmeyecek, böyle “başkan olunca yapılacak küçük şımarıklıklar” tadında kendini parlatacak işlere birkaç milyon eurocuk atıvermeyecek sanıyoruz. Yani olmadığımız her şeyi gelecek başkanda arıyoruz ve tabii ki mutlu olmayacağız.

Ve fakat umut fakirin ekmeğidir ve kulüpten yayılan, taraftara, yeni gelinin kaynanasının yüzüne gülüp içinden “dötüme yer edeyim dur sana neler edeyim” dediği gibi bakan samimiyetsizlikten sıkıldım.

O yüzden ideal Başkan adayımla ilgili ben de bir şeyler yazayım. Aptalların gürültüsünden korkup ona göre yönetmeyecek olgunlukta, kimin aptal olduğunu ayırt edecek bilgelikte bir Başkan istiyorum.

Bilmediği konularda “ben bunu bilmiyorum, peki bunu dünyada/Türkiye’de en iyi kim bilir?” demeyi akıl edecek bir Başkan istiyorum.

Başkan olduktan sonra, ondan kendisi veya bir yakını için ayrıcalık isteyen hiç kimseyi herhangi bir göreve getirmemesini ve hiçbir sorumluluk vermemesini istiyorum.

Beşiktaş’ın parasını ailesine bırakabileceği miras buna bağlıymış gibi yönetmesini istiyorum.

Hakkımızı savunması zaten şart da, başarıya ulaşamadığı zaman çıkıp neden ve kime gücümüz yetmiyor açıklayacak bir Başkan istiyorum.

Beşiktaş taraftarının hediye alınıp mutlu edilecek çocuklar değil, süreçlere dahil edilecek, dokunulacak, dertleşilecek paydaşlar olduğunu bilmesini istiyorum.

Kulübün; takımın, o büyük — süslü ofislerin ve locaların, masaların, odaların ve binaların, hatta o stadın, topluca çalışanları ve peşinde Başkan diye koşanlarıyla kendi başına var olan bağımsız bir organizma olduğunu düşünme hatasına düşmemesini, bütün bu mekanlara ve ünvanlara hayat üfleyenin Beşiktaş taraftarı olduğunu unutmamasını diliyorum.

Sonunda üzüleceğime eminim. Ama umut etmeden duramıyorum.

 

Cem Fante

Kazanmamıza Mal Olacaksa Da Doğruyu Yapalım Mı?

Bizim bir kulüp DNA’mız var. Hak edilmemiş hiçbir başarıyı istemeyiz. Fakat öyle de bir mağduriyet geçmişimiz var ki, şampiyonluk kupasını sezon başlamadan federasyon binasından alıp kaçmak dahil neredeyse her şeyi yenilen haklarımızla rasyonalleştirebiliriz. Birkaç sezon üst üste, maç başı üç yanlış penaltıyla şampiyon olsak, hesap kesildiğinde alacaklı çıkarız.

Rakiplerimiz “haram helal ver Allah’ım, fakir kulun yer Allah’ım” diye ortada geziyor. Adil olmaya çalışmanın enayilik, sessizliğin acizlik ve agresif davranmamanın zayıflık kabul edildiği bir spor fikir ortamını soluyoruz.

Mücadelemizi bir spor sahasında değil düşmanın acımasız olduğu, kimsenin esir alınmadığı bir savaş alanında yapar gibiyiz. Erdemli olmanın alay konusu yapıldığı bir coğrafyada didaktik kısa film kahramanı Doğru Ahmet gibi başarı kovalıyoruz.

Yani hiç kimseye bir açıklama ya da kendimizi anlatma borcumuz yok. Kendi kendimize koyup kendi evlatlarımızı yargıladığımız çıtalar yeterince yüksek. İçimizden olana elden daha acımasız, yanlışlıkla lehimize bir hata yapıldığında koşa koşa teslim olup günah çıkartmaya giden fertleri olan, doğruyu yapmaya niyetli ama neyin doğru olduğu konusunda biraz kafası karışık, nevi şahsına münhasır bir camiayız.

Kısaca başlıktaki soruya vereceğimiz cevap bizden başka kimseyi ilgilendirmez. Ama yine de sanki bunun üzerinde aramızda konuşmalıyız.

Hemen “evet” demenin çok kolay olduğu sorulardan aslında. Fazilet sinyali çakmaya uygun, kendi karakterinde de bu değerlerin olduğuna dair paralelliklere işaret etme fırsatı veren, mesela kimsenin sonrasında “oyuncumuz şampiyonluğu getirecek golü elle attığını itiraf ederse sizin ne reaksiyon verdiğinizi takip etmeyeceği” türden, üfürmeye müsait.

Oysa içimizde “kötülük” olmadığını düşünerek kendimizi kandırıyoruz. Zaten iyilik de bir bireyde tek başına barınabilen bir şey değil. Önce kendimizin de, en azından fırsat verilse, rakiplerimizin yapabildiği her şeyi yapabilecek potansiyelde olduğumuzu kabul edelim. Yanlışı yapma şansınız yoksa, yani eşi benzeri olmayacak şekilde kötülük elinizden gelmiyorsa, zaten doğruyu seçmek bir erdem değildir. Bence tam olarak, pozisyonun penaltı olduğunu görüp, yine de itiraz etmek için yanıp tutuşmak, ama sıkılmış dişlerinin arasından “penaltı a… k…” demektir Beşiktaşlılık.

İşte bize bu içimiz yana yana, hafiften kendimize de söverek, doğruyu söyleten ne ve o çizgi ne kadar ileriden geçiyor, onu arıyoruz.

Sadece kötü ve iyi arasında tercih yapmak da değil.

Futbol piyasasının önümüze koyduğu yıldız transfer kovalama işlerinden, mali durumun aslında emrettiği kendi yağıyla kavrulma meselesine kadar; bize yakışan, bize gereken, Beşiktaş için doğru olan neyse onu yapalım, ona dönelim diyor musunuz?

Genç oyuncuların oynamasını seviyoruz, ki DNA’mızın parçasıdır bir bakıma ve fakat 18 yaşında Messi’yi babam da oynatır, Güven’i oynatıp gerekirse şampiyonluk kaybetmeye razı mısınız mesela?

Beşiktaş’ın borçları canımızı yakıyor tamam da, iki-üç sezon transfer yapmayacağız alt yapıdan oyuncu monte edeceğiz deseler tepkiniz ne olur?

Kazanacağımız maçta oyuncumuz doğruyu söylediği için puan kaybetsek o hafta “aferin” diye böbürlenir, rakibimiz o puanla sezon sonu şampiyon olup sevinirken, “geri zekalı sana mı kaldı” der misiniz?

Şartlara, başkalarının ne yaptığına ve zamanın ruhuna aldırmadan her durumda doğruyu yapan bir kulübümüz olsa, sevinmek için şampiyonluğa ihtiyacınız olur mu?

Biraz tartışalım istiyorum. Ezber konuşup slogan atmadan, gerçekten düşündüklerinizi merak ediyorum.

 

Cem Fante

İletişim

Sessizlikten korkan insanlar çok canımı sıkar. Evde yalnız ya da karanlıkta falan değil. Sizinle bir mekana sıkışmışken, hiç durmadan konuşmak zorunda hisseden insanlar. Kelimeleri, düşünme fırsatı verip hakkında fikir oluşturmanıza engel olmak ister gibi, ardı ardına eklerler. Cümlelere, nereye varacağını bilmeden, sadece oluşacak boşluğu doldurmak için başladıklarını hissedersiniz. Paylaşmak istediklerinin sıradanlığı kadar bunlarla ilgileneceğiniz beklentisi de sıkar canınızı. Bir süre sonra dinlermiş gibi yapmanız bile zor gelir. Zihninizde susması isteği öyle kuvvetli yankılanır ki, rol yaparken bir yandan önemsediğiniz başka bir şeyi düşünmeye yer kalmaz.

Oysa ben aslında bir şey dinlemeden uyuyamam bile. Beynimin koşturmasını kendi kendime kapatamadığım için, iç sesimi duymayacağım bir konuşmaya dikkatimi vererek dalarım uykuya. Belki de bu alışkanlık, günlük genel geçer konuları değil, daha temel meseleleri düşündüğünüz gece saatlerinde, kendimle baş başa kalma korkumdandır.

Sebebi ne olursa olsun, böyle bir “bilgiye sesle ulaşma aşinalığım” olmasına rağmen, ne duymak istediğim konusunda seçiciyim işte. Bana anlatılanlarla benim öğrenmek istediklerim bir yerde kesişmiyorsa, ilgim çabuk dağılıyor. Zamanın ruhu gereği, ulaşmak istediklerimizin bu kadar parmaklarımızın ucunda olması, kulaklarımızı işgal etme rekabetini arttırdı belki de. İnsanlara ve konuştuklarına, telefonda anlatmak istediğimiz olaylar ve dinlemek istediğimiz şarkı listesinin önündeki engeller gibi bakıyoruz.

Üstelik neyi ne zaman duymak istediğimiz konusunda da hassasız. Mesela ben, uyku hapım diyebileceğim spor podcastlerinin eski bölümlerine katlanamıyorum. Teoride, alt tarafı “bir ses olsun” diye açılan programın bayat haberler barındırması kulağımı tırmalıyor. Ya da bazen, ne kadar önemsersem önemseyeyim, ciddiye aldığım ve merak ettiğim bir fikir insanını dinlemeye, ruh halim müsaade etmiyor.

Fakat tüm bunların bir istisnası var. Beşiktaş ne dese kulak kesiliyorum. Tatava Cengiz’in ruhu şad ediliyor, benim gözlerim doluyor. Evlilik yeminini tazeleyen yetmişlikler gibi, bize neden sevdiğimizi hatırlatan her mesaj bağımızı güçlendiriyor.

Kalabalıkların dikkatini ortak duyulan sevginin merkezine yöneltmiş olması çok normal aslında. Normal olmayan; oradan sesin çok nadiren, çok kısık ve çok sıradan çıkması.

Bazen içimden kulübün içinde koşturup, “bizi anlamıyorsunuz” diye bağıra bağıra ergenler gibi kapıları çarpmak geliyor.

Sizi anlamaya, sevmeye, affetmeye ve size inanmaya hazır milyonlar var dışarıda. Duyulmak ve değer verildiğini hissetmek, onların önem verdiklerinin sizin de önceliğiniz olduğunu bilmek istiyorlar.

Hafta sonlarını futbola ayıran insanların takımı değil Beşiktaş taraftarının çatısı olduğunuzu anlamanızı bekliyorlar. Maç günü verebileceği parayla tartılan değil, her gün yaşanan bir Beşiktaşlılık bizimki. Bize dert anlatan, iç döken, haberiyle hasretimizi gideren, üzüntümüze ortak olan, beraber sevinmeyi bilen, bizim canımız yanınca bağıran bir iletişim özlüyorlar.

Bizimle konuşulsun, çocuk kandırır gibi değil, dürüstçe, mertçe konuşulsun ama konuşacaksa biz de sizi seviyoruz demeyi bilen biri konuşsun diyorlar.

Çok derdimiz var, hiçbiri bu ayrı düşmüşlük hali kadar canımıza yakmaz. Her şey unutulur, bizim gönlümüzü almayı bilmemeniz unutulmaz. Her derdimizi çözeriz de, bize “siz” diye bakıyorsanız, konuşacak bir şeyimiz kalmaz.

 

Cem Fante

Sürgündeki Beşiktaş Parlamentosu

Bertolt Brecht oyununu sahneye koyan aktörün performansını beğenmeyip “öyle değil böyle oynayacaksınız” demek için sahneye fırlar, sonra inerken “tabii benim gibi de oynamayacaksınız, çünkü ben oyuncu değil yönetmenim” deyiverir.

Ben de birebir aynı ruh halindeyim. Bir yandan damlara çıkıp bağırarak sizi ikna etmek istiyorum, bir yandan da herhangi bir insanın kendinde “başkalarının nasıl düşünmesi gerektiğini” söyleme hakkı bulması inanılmaz şımarıkça geliyor.

Yani fikren benim bulunduğum yerde değilseniz yazdıklarınızı okurken çok sinirleniyorum ama mümkünse o noktaya toplu bir aydınlanmayla kendiliğinizden gelmenizi rica edeceğim.

Bu satırları okurken aranızda “ne diyorsun lan değişik?” diyenleriniz olacaktır. Ben de emin değilim. Dün gece Iğdır Murat “yazı yazsana Fante, özledik” dedi. Bense aslında yazı yazmanın bana verdiği mutluluğu kaybedeli, onun yerine aklımca Beşiktaş’a bir faydası olacaksa kendimi ikna ederek yazmaya zorlamaya başlayalı çok oldu. Ülkede futbol tartışma tarzımız düşünüldüğünde; yazı yazmak yerine “pembe tütü giyip hislerimi bale yaparak ifade etsem” de aslında aşağı yukarı aynı etkiyi yapacağını bildiğimden olsa gerek, yazma işine pek bir anlam yükleyemiyorum artık. Bunun yanına bir de ara ara gidip gelen “ben şimdi tam olarak kendimi ne zannediyorum da oturduğum yerden üfürüyorum” ruh hali eklenince yine elimiz kalem tutmaz oldu.
Fakat kulüp de takım da önemli bir dönemeçte. Mali durum, taraftar-kulüp iletişimi, sportif başarı zorunluluğu, eldeki kadronun yenilenmesi ve yönetim tarzımız başta olmak üzere birçok konuda temiz sayfa açılıp, hızlı ve doğru kararlar ile uygulamaya geçilmesi lazım. Yönetimimiz bu gibi konularda taraftarın sesine kulak vermeyi çok önemsediği için, “sen de yazıp katkı vermezsen darılırız” dediler.

Olay aslında tam olarak böyle gelişmemiş olabilir. Dün gece atletle mutfakta oturup bir yandan çay içip bir yandan da sigara dumanını açık pencereden üflüyordum. O sırada sıcağın da etkisiyle aklıma bir “Sürgündeki Beşiktaş Parlamentosu” kurmak fikri geldi.

Böyle evcilik oynar gibi “o başkan olsunmuş, ben de işbilmez çocukluk arkadaşıymışım, birlikte uçaklara binip transferlere gidiyormuşuz” şeklinde değil de; Beşiktaş için öncelikli konuları seçtiğimiz, sonra o konular üzerinde derli toplu sunumlar hazırlayan arkadaşların fikirlerini paylaştığı, finalde de taraftar oylarıyla “kararlar” alınan bir platform kurma hayaline kapıldım.

Yani yönetimin taraftarı dinlemesini beklemekten feci şekilde sıkılarak, yaptırım gücü olmasa da hem proje üretip hem de kendi kararlarını tarihe not düşen bir alternatif taraftar çalıştayı hayata geçirmek istiyorum. Deliliğime katılacak yeterince suç ortağı bulursam bayağı uzmanlıklarına göre komitelere falan ayrılmış bir organizma yaratabiliriz. Baktık beceremiyoruz bir üçlü çeker dağılırız.

Şimdi “bu iş sana mı kaldı?” diyenler mutlaka olacaktır. Ben de katılıyorum. Mümkünse bunu diyen arkadaşlardan biri yaparsa çok memnun olurum. Ben de oturduğum yerden “öyle olmaz böyle yapın” der bir yandan da kuyruğumla oynarım.

Yeter ki birbirimize gaz verip/gider yapıp/küsüp/alkışlayıp velhasıl kelam kendimiz çalıp kendimiz oynayıp bir sezon daha geçirmeyelim.

Siz ne derseniz öyle yapalım ama “onu niye böyle yaptın” diye sormayı bırakıp, “bunu böyle yapalım” diye altı dolu fikir üretecek; medyada ve genel olarak futbol habitatında söylediği lafın ağırlığı olan bir yapıya dönüşelim.

 

Cem Fante

Kriz

Nedense kriz anlarında çevredeki en sakin insan ben olurum. Allah tarafından “ihtiyacın olacak” diye pakete eklenmiş bir özellik mi, yoksa hayatımın “basamakları ateşten hamster tekerinde döner gibi” yüksek tansiyonlu geçmesinin verdiği antrenmandan mı bilinmez, felaket kapıyı çaldığında adamınız benim. İnfial eşiğim epey yüksektir. Normalde 32 sağlıklı insanı delirtecek olayı bir ömürde yaşadığım için “cinnette seçicilik” gösteririm. Bir de insanımızı iyi tanıyorum. Bizi harekete geçiren mekanizmaları da, onlar bir kere harekete geçtiğinde nasıl “laf anlamaz ormancı” hallerine büründüğümüzü de çok iyi bilirim. O yüzden şu son olup bitenleri “öküzün gamsızı kasabın bıçağını yalarmış” donukluğuyla izliyorum.

Hoca’nın Beşiktaş’ta kalması, onun yerine onu göndermeye çalışanların gitmesi için çok uğraştım. Başaramamış olmak dışında hiçbir pişmanlığım yok. Fakat bir mücadelenin ne zaman kaybedilmiş olduğunu da bilmek lazım. Şenol Güneş için Beşiktaş devri kapandı. Bunun sezon sonu ya da yarın olması tamamen Hoca’nın kişisel meselesi. Konu Beşiktaş meselesi olmaktan çıkıp bireyin duruşuyla ilgili hale geldiğinde de benim için bir önemi kalmıyor. Hatta ben, taraftarla arasındaki bağın tamir edilemez şekilde kopmuş olduğunu gözlemlediğim ve bu durumun her işler ters gittiğinde sahaya taşacağını bildiğim için bunun hemen olmasını isterim.

Bunun ne Hoca’nın Milli Takım ile ilgili soru sorulduğunda Lucescu görevde olduğu için “evet, görüşüyoruz” diyemeyip “berber, traş” falan diye saçmalamasıyla ne de kendisine sözleşme teklif edilmeyen her profesyonel gibi kariyerinin devamı için başka yere imza atmasıyla ilgisi var. Adriano nasıl büyük ihtimal önümüzdeki sezon oynayacağı yeri şimdiden ayarladıysa, bunu Hoca’nın da yapmış olması bana gayet normal geliyor.
Takım Hoca’nın gidecek olmasından etkilenmiş falan gibi de oynamıyor. Hatta bugün son zamanlardaki en iyi oyunumuzu oynadık. Ne yazık ki bunların hiçbirinin önemi yok.

NBA’de Detroit Pistons ile Indiana Pacers oyuncuları arasında tribünlere taşıp birkaç seyirciyi de içine alan bir kavga olmuştu. O kargaşa içinde Ron Artest sahadan tribüne çıktı. Birkaç sıra yukarı koşup, kendisine bira fırlattığını zannettiği bir Pacers taraftarını yumrukladı. Garibim taraftar hedefin kendisi olduğunu anladığı andan ağzının ortasına yumruğu yiyene kadar kaçacağına, tüm orta sınıf beyaz Amerikalı rasyonelliği ile “kendi bira bardağının dolu olduğunu, dolayısıyla birayı atanın o olmasının mümkün olmadığını” anlatmaya çabaladı.

Beşiktaş taraftarı son iki sezonda daha da büyük başarılar hayal ettiren zirvelerden bulunduğu yere doğru çok sert bir düşüş yaşadı. Travma halindeyiz. Yaralıyız ve canımız yanıyor. Hoca hala kendisinin haklı olduğunun görüleceğini, aklıselimin baskın çıkacağını düşünüyor. Oysa kimsenin durum analizi yapacak hali yok. Beşiktaşlılar son iki sezonda payı olan futbolcusundan yöneticisine, hocasından basın mensubuna herkesi sorumlu tutuyor. Kimin daha haklı olduğu bu noktadan sonra taraftara bir şey ifade etmiyor.

Daha önce de yazmıştım. Taraftar Beşiktaş’ı sallanırken görürse, kimseyi gözü görmez. Belli ki son iki sezonun bir hesaplaşması olacak. Tribünlerde onun sabırsızlığı var. Hoca’yı seven biri olarak kendisine bu hesaplaşma başladığında burada olmamasını tavsiye ediyorum. Kendisi için de Beşiktaş için de en iyisi bu olur.

Cem Fante

Kutlu Davamız

Aslında hepinize küstüm. Fakat Cem Göncü’nün ağzı -sizin tanıdığınızın aksine- çok bozuk. Ben yazı yazmadıkça DM’den sövüyor. O daha fazla çirkinleşmesin diye bu satırları kaleme almak durumundayım.

Şahsen hiçbirinizi tanımadığım halde, tek tek her birinize nasıl küstüğümü anlamamış olabilirsiniz. O kısım bende de çok net değil. Yalnız şunu biliyorum ki elim yazı yazmaya daha az gider oldu. Bazen çok önemli bir şey yakalamışım gibi heyecanlanıp, “bunu yazmam lazım” diye bir yükseldiğim oluyor ama sonra hevesim sönüveriyor.

“Bir sürekli kaşınmadır yaşadığım. Alışkanlığa ve törelere karşı” demiş ya Turgut Uyar, bende de rutin, öyle bir kaşınma yaratıyor.

Kimsenin fikrini değiştiremediğin ve sadece seninle aynı fikirde olanların okuduğu yazılar yazıp durmak bünyede sıkıntı yarattı.

Halk TV seyredenlerin zaten CHP’ye oy vermesi gibi bir kısır döngünün içindeyiz. Bunun dışında bir de kendi içimizde “sen onu söyledin ama tam benim istediğim içerikte/zamanda/tonda” söylemedin diye bölük bölük bölünmüşüz.

Twitter timeline’ının köşelerinde küçük küçük cephecikler çekirdek çitleyip birbiriyle aklının erdiği, dişinin geçtiği kadar makara yapıyor. Bu işin folklörü beni eğlendirdiği için seyretmekten sıkılmasam da içine dahil olmak hiç cazip gelmiyor.

Bir de yaptığım işe anlamlar yükleyemiyorum. Elimden gelmediğinden değil, kendimi ciddiye alamadığımdan. Hani bir fıkra vardır:
“İki eski arkadaş yıllar sonra karşılaşmış. Hal hatır sorduktan sonra biri diğerine, “Senin cin gibi bir kızın vardı, ne oldu, okudu mu, şimdi ne yapıyor?” demiş.
Adam hemen anlatmaya başlamış; “Yok” demiş, “Okumadı ama, bir şirkette küçük bir işe girdi. Şefi hemen değerini kavradı, maaşını artırdı. Sonra patronunun da gözüne girmeyi başardı, öyle ki patron onu kendi bölümüne aldı; çalışmasından o kadar memnun kaldı ki, maaşını daha da artırdı, hatta araba aldı. Sonra patronunun bir arkadaşı, başka bir şirket sahibi, benim kızı kendi firmasına transfer etti, daha yüksek maaşla üstelik. Ev de aldı. Sonra daha fazla yorulsun istemedi, artık işleri evden yürütüyor benim kız.”
Sonra dönüp aynı soruyu o diğerine sormuş: “Eee, senin kızın ne yapıyor?”
Adamcağız da cevap vermiş, “Benim kız da orospu oldu da, ben senin kadar güzel anlatamıyorum”

Evlerden ırak, ben biraz bu dili dönmeyen mazlum baba hallerindeyim. Beşiktaş konuşmayı, yazmayı, Beşiktaşlılarla bir arada olmayı seviyorum ama bu kendi zevkim için yaptığım işlerle aslında Beşiktaş’a ne büyük hizmetler ettiğimi (!) üfürme kısmını tam kıvıramıyorum.

Buna önce bir kendimi inandırabilsem, kutlu davama asker devşirmek için yazıp duracağım. Fakat yaptığım işin; Beşiktaş konuşulan kahvede masaya kıvrılmış, konuşulanlara kulak kabartan kedi gibi ara sıra “miyav” demek, bolca da kuyruğumla oynamak olduğunu bildiğimden kendimi motive edemiyorum.

Egom zaten Allah tarafından doğuştan şişik olduğu için fav-rt bir şey ifade etmiyor. Genel olarak insan sevmediğim için buradan arkadaş edineyim gibi bir hevesim yok. Git-gel akıllı olduğumu bilecek kadar kendimi tanıdığımdan “ulan biri görür şöhret olurum” tarzı piyango mutluluklar aramıyorum. Takipçi desen yarın ölsem cenazeme ellisinin gelmeyeceğini idrak edecek kadar sağlıklı bir çocukluk geçirdim. Ben bir fikir üreteyim, başkası da kendi fikrini derli toplu anlatsın, belki durgun zekam kıvılcımlanır diye umut etsem, karşıt fikirlerin sövme ya da ilkokul çocuğu gibi ocu-bucu diye isim takmadan ibaret olduğu vasatlık bariyerine takılıyorum.

Üstelik kimin tavuğuna kışt desek, bedava düşman kazanıyoruz. Bu yaşıma kadar birkaç ömürlük düşman biriktirdim. İnternet üzerinden sanal düşmanlar eklemek panik atağımı azdırıyor.

Velhasıl kelam hepinize küstüm. Para atılınca çalışan meşrubat otomatı gibi bir tek küfrü yiyince yazı yazıyorum.

Aslında seçimler yaklaşırken “bakın ben de buradayım” demek için, vurduğu yerden ses getiren yazılar yazmanın tam zamanı. Fakat bununla ilgili iki sorunum var. Hem sözü dinlenir gözükmek için bedava kahramanlık yapmak bana çok acıklı geliyor, hem de döveceğim ama dayak yiyeceğim diye çok korkuyorum.

Biz kendimizi ciddiye almazken biri bizi ciddiye alırsa sıkıntı olabilir. Beşiktaş bir milyar TL cirosu olan bir dev. Bunu yönetmeye aday olanların arasında naif ve idealist “şu şöyle olsun bu böyle olsun” diye incecik sesinle çizgi film karakteri gibi gezerken adamı yerler.

Ve fakat benim de canım bir tek böyle sıkıntılı konularda yazmak istiyor. İşi deliliğe vurup sıyırabileceğime ikna olursam, Mayıs’a kadar ara ara bir şeyler karalayayım diyorum. Belki bu arada yerlerde sürünen motivasyonumu da geri kazanırım.

Size gel-git akıllı olduğumu söylemiş miydim?

Cem Fante

Yan Yana Ya Da Karşı Karşıya

Maç öncesi kadronun genel olarak beğenilmemiş olması en büyük güvencemdi. Türkiye’de, özellikle futbol konusunda, kalabalıklar kolektif olarak doğruyu bulamaz. İstisnasız bir konuda birleşiliyorsa, oybirliğiyle bir şeye olmamış deniyorsa, kesin bir hikmeti vardır, tersi çıkar. İnanmıyorsanız bahis şirketlerine sorun. Gülmekten dilleri dönerse futboldan ne kadar iyi anladığımızı onlar anlatsın.

Gökhan Gönül oynayacak durumda olmadığı için maça iki sol bekle başladık.

Sağ bek yedeğimiz olmadığı için de tüm maç Caner’e tahammül ettik.

Forveti uzun boylu Eren Derdiyok olan, stoperlerini de hücuma gönderip doldur boşalt oynayan bir takıma karşı mücadele ettiğimizden, görünenin bir o kadarı da yerin altında Medel kardeşimizi stoper oynatamadık. Yerine oynatabileceğimiz Roco-Pepe sakattı, Necip stoper başladı.

Lens bacağın bir kısmını Sarpsborg maçında bırakmıştı. Babel sanırım kontrat eksikliğine bağlı komplikasyonlar yaşadığı için tedavi görüyor. Töre, ter idmanı safhasında. Bir kanat Pektemek’e kaldı. Quaresma etkili değildi ve fakat elimizdeki mesleği kanat oynamak olan tek sağlam oyuncu olmak gibi bir önemli özelliği var.

En iyi santraforumuz 19 yaşındaki Güven.

Dorukhan şahane top oynuyor, onu da yayıncı kuruluşa beğendiremedik. “Derbi atmosferinde bu risk alınır mı?” dediler. Atiba girdiğinde asıl riskin onu oynatmak olacağını gördük.

Takım Perşembe başlayıp Cuma biten bir maç ve arkasından uzun bir uçak yolculuğu yaptı.

Bütün bu olumsuz şartlara rağmen bu maçı kaybetseydik Hoca’yı elinizden alamazdık.

Maçtan önce sizi güzelce hazırladılar. Bugüne kadar zaten ince ince kıvama sokmuşlardı. Hiç farkında olmadan “Hoca formsuzlar”, “bu maç Hoca’ya yazarlar”, “Türkiye’nin en iyi kadrosu” lafları falan iyice bir “ya hakikatten haaa” çizgisine geldiniz. İlmek ilmek işlediler, yumuşak kil gibi oynayıp istedikleri şekle getirdiler sizi. Beşiktaş’ın o kadar gerçek eksiğinin içinde hiç olmayan bir derdimizi; “sözde Hoca sorunumuzu” kendinize dert edindiniz.

Dert üstü murad üstüydük, bir Hocamız aksıyordu.

Bizde hayranlıklar samimiyeti, o tek taraflı samimiyet duygusu da beraberinde hayran olduğumuz kişiyi zihnimizde sıradanlaştırmayı getirir. Zeki Müren de sizi görüp “kardeş sen hayırdır?” diyemediği için bu tek taraflı alış-veriş uzadıkça kendi kendine havaya girmeler başlar. Biz Kemal Sunal’ı yolda gördüğümüzde adama “eşşoğlueşşek” diye bağırıp sırıtan milletiz. Uzunca uzaktan uzağa seyrettiğimiz herkesi bir süre sonra ailenin ferdi gibi gördüğümüz için bu bize normal gelir. Hoca ile de dört seneyi doldurunca sanırım saygı, yetkinlik, bilgi birikimi ve insan kalitesi bariyerini tek taraflı kırmaya hak kazandığımıza karar verdik. Bize iki şampiyonluk yaşatan Türkiye’nin en iyi hocasına ailenin laftan anlamayan inatçı ihtiyarı muamelesi çekmeye başladık.

Beşiktaş gün yüzü görmese zil takıp oynayacak adamlar Hoca’ya yürüyünce bile, “yav bunlar bizim iyiliğimizi ister mi?” diye düşünmek zahmetine girmedik.

Bugün maç öncesi yayında gençleri oynatması eleştirilirken birisi “geleceğe yatırım yapıyor olabilir” dedi. Tümer Metin de “iyi de sen görecek misin?” deyiverdi. Bu adama canlı yayında bu lafı etme rahatlığını biz verdik.

Herkes neyin Beşiktaş faydasına olduğuna kendi karar verip, o doğrultuda fikirlerini söylemekte özgür.

Fakat ben yine de Şenol Güneş ile omuz omuza durmayıp karşısına geçince, toz duman dağılıp çok geç olduğunda, sağınıza baktığınızda Tümer Metin ile göz göze gelip, onca zaman yan yana durmuş olduğunuzu görmeyin isterim.

 

Cem Fante

 

Beşiktaş 2-0 Kayserispor

Beşiktaş yazıları en kolay yazdıklarımdı aslında. Çok iyi bildiğim, çok içten yaşadığım bir duyguyu aktarmak pek emek istemez. Geri dönüp okumaya gerek görmeden- içimin kabardığı gibi- anlatırım derdimi, bitiverir. Okuyan herkes Beşiktaşlı olduğu için de karşılık bulması kolaydır. Beşiktaş konuşmayı sevenlerin akşamları toplandığı bir kahvede, çayından fırt çeke çeke hikâyeler anlatan bir adam gibi, mutlu mesut yaşlanır giderim diyordum.

Huysuz, sinirli, inatçı, epeyce geçimsiz ve insan sevmeyen bir kişi olmamı hesaba katmazsak mükemmel plandı aslında. Bencil ve keyfine düşkün bir insanım. Fikirlerimi söylemek hoşuma gidiyor ama fikirlerimle ilgili bitmez tükenmek diyaloglara girmek hiç ilgimi çekmiyor. Bir de bunlara son dönemde her yazıdan sonra “onu neden öyle didin, bunu neden böyle didin” diye hesap sormalar, sazla âşık atışması gibi ergen laf çakmalar ve buranın esnafı arkadaşların çiğlikleri falan eklenince zaten azıcık olan yaşam enerjim çekildi. Bütün üşütüklüğüme ve sevimsizliğime rağmen nezakete önem veren bir insan olduğum için, bir de prensip olarak Beşiktaşlılarla tartışmadığımdan kabuğuma çekildim. Sözün özü yazı yazmak beni artık mutlu etmiyor.

Geçer mi? Büyük ihtimalle geçer. Geçmezse de Dünya Kültür Mirası değiliz, pek bir şey kaybetmezsiniz. Sadece şu aralar bana iyi gelmeyen şeyleri yapmakta ısrar edebilecek kadar keyifli bir hayatım yok. Üstelik yazmaya devam edersem kazansam da kaybetmiş gibi hissedeceğim, haklı olsam da haklı çıkmak istemeyeceğim tartışmaların içine düşecekmişim gibi geliyor. Ve fakat bugünlük Cem Göncü Başkanın evladı Yiğit Bebeğin hatırına, iş başa düştü.

Kayseri maçını oynanması gereken futbola doğru da bir adım atarak kazandık. Sanırım sonunda Oğuzhan’a uygun bir 6 numara ve ona uygun bir 10 numara bulduk. Şimdi Oğuzhan’ın yerine de bir 8 numara bulursak işlem tamam olacak. Üzgünüm. Bana da çok şey hayal ettiriyor ama “aklımızdaki güzel futbol oynanırken gözümüzün önünde o canlanıyor” dışında Oğuzhan’ın eski günlerine geri döneceği ile ilgili bir delil yok. Ne Oğuzhan ne Tolgay bu formlarıyla on bir oyuncumuz olamaz. Fakat biz geçen haftaya kadar ikisini birden on birde sahaya sürmek zorundaydık. Üstelik bugün gördükçe şükürler olsun dediğimiz Atiba’nın yerine de Medel oynuyordu. Biz ise bu orta sahadan çıkan futbola bakıp “galiba Hoca mesleğini aniden unuttu” diye ahkâm kesmekle meşguldük.

Bana sorun daha çok bu sezon başından bu güne kadar orta sahada oynayan üç oyuncumuzun ikisinin oynayacak halde olmaması, Atiba varken de Medel’in ancak 8 numarada yer bulabileceği idi gibi geliyor. Büyük ihtimalle de Konya deplasmanında dizilişi Atiba-Medel-Adem olarak görürüz.

Siz Q7 tekte orta yapsa, pas ritmini bozmasa uçacaktık diyor olabilirsiniz. Ben epeydir alternatifsiz ve kötü oynayan bir orta sahamız var diyorum. Yani fikrinizi söyleme hakkınıza saygı duyuyor ama sizler için büyük bir yıkım olmayacaksa katılmama hakkımı kullanmak istiyorum.

Mesela benim canım 10 numarası iki hafta önce gelmiş, kadroda pazarlık edilecek başka adam bulunamamış gibi alternatifsiz Atiba’sı süründürülmüş, istediği santrafor ve sağ bek alınmamış ve elindeki tek skor yapan adam Babel satılmaya çalışılmış Hoca’ya başka derdim kalmamış gibi “bu maçı sana yazarım, şunu oynatırsan küserim” falan diye afra tafra yapmayı da istemiyor.

“Basının önünde Negredo’yu istemediğini söylüyor, çimleri konuşuyor ne hakkı var” denilen adama sanki istedikleri alınmış gibi işe gelince “aldırsaydı kardeşim yönetime istediklerini, sattırmasaydı” denmesini ise yadırgamıyorum. Sadece bu işin öbür tarafından da biz girersek Beşiktaş’a faydasız bir “kimin suçu” muhabbetinin içine düşüleceğini hissediyorum. Bu sezonun “kimin suçlu olduğunun değil kimin başarısı olduğunun” tartışılacağı bir yere evrilmesi mümkünken bu cenaze kaldırma işlerine girmeyi yakışıksız bulduğumu söyleyip geçeyim.

Takımda benim de görmek istemediğim oyuncular var. Fakat enteresan bir şekilde bir oyuncuyu çıkardığınız zaman yerine daha iyisini koymazsanız sizin içinizin soğuması dışında bir anlamı olmuyor. Mesela ben de Q7 artık oynamasın istiyorum. Fakat onu çıkardığımızda yerine yazacak daha iyi bir oyuncumuz olmamasının hüznünü yaşıyorum. Aynı şey geçen sezon Atiba için de geçerliydi. Evet, orada daha enerjik bir oyuna ihtiyacımız vardı. Fakat o oyuncu Medel olamazdı ve olamadı da.

Kendisi -biraz da kısa bacakları onu bu tarza mecbur bırakıp futbolunu bu şekilde geliştirdiği için- alanla değil adamla iş gören bir arkadaşımız.

Mesela bunu Oğuzhan ile de yaşayacağız.

Takımımızdaki en iyi 8 numara o. Fakat o kadar kötü bir halde ki Medel yerine oynadığında daha iyi sonuçlar alacağız. Ama 8 numarası Medel olan takım değil, iyi bir Oğuzhan –ya da türevi- olan takım şampiyon olabilir.

Genele dönersek:

-Atiba sezonu çıkarırsa.

-Oğuzhan kendini toparlarsa veya Medel-Atiba ile oynayacağımız daha kısır ama dinamik ve güvenli futbol sürecinde devreye kadar bir golcü parlar ve beklenenden fazla katkı sağlarsa, şampiyonluk şansımızı kuvvetli görüyorum. Diğer hallerde şampiyonluk rakiplerin kötülüğüne bağlı olur ki o durumlarda genelde birini tutup önümüze iterler.

Yine de Adem-Karius ikilisini ekleyebilmiş olmak az iş değil. Diğer kusurlar öyle böyle idare edilir. Devrede bir santraforla bu takım epey bir takım olur.

İş ki biz, takım, yönetim ve Hoca birbirimizi yemeden ve akıl sağlığımızı koruyarak kendimizi devreye atalım.

 

Cem Fante

 

Gerçeklerle Benim Kafamı Karıştırma

Bir kere inandı mı, inandığına sıkı sıkıya sarılan bir milletiz. Fikir değiştirme alışkanlığımız yok. Bunun en önemli sebebi bilgiye nasıl ulaşacağımızı bilmememiz. Söylenen aklımıza yatıyorsa inanıyoruz, çünkü teyit etmek zahmetli ve çok okursak kafamızın böceklenme ihtimali var. Bunun sonucu olarak da sosyal medyada herkes duymak istediklerini söyleyenlerin etrafında toplaşıyor.

Bazı arkadaşlarımla kendi aramızda yaptığımız bir şakadır. Bir kişi abartılı bir hayranlık göstermeye başladıysa bu sizi beğenmemesi için geri sayımın başladığını gösterir. Sosyal medya hayranlığı genellikle; “müthiş biri harika fikirleri var ve bana benziyor – benim gibi onun da harika fikirleri var – Cem Abi’de bazen saçmalıyor – bu da bir bok bilmiyor bir sürü takipçisi var. İstesem ben de takipçi yaparım, ben fikirlerimden ve kutlu davamdan ödün vermiyorum- şeklinde gelişir. Oysa ortaya konanlar en nihayetinde fikirdir ve kimsenin ağzından çıktı diye kutsallaşmazlar. İnsan olarak birbirini seviyor diye kimsenin kimseye katılma zorunluluğu yoktur. Fakat önce gerçekleri ortaya koyarak tartışmayı onlar üzerine inşa etmezsek de bir yere varamayız.

Beşiktaş sıcak para sıkıntısı yaşıyor. Bunda geçen yıl yapılan kadro harcamalarının gelirimiz oranında arttırılmasının büyük payı var. Biz, gelirimiz ne olursa olsun kadro maaşlarında belirli bir çizgiyi aşmamalıydık. Türkiye’de krizlere, faiz artışlarına, kur dalgalanmalarına ve krediye ulaşmanın zorlaşmasına “beklenmedik durumlar” demek doğru olmaz. Heybemizde çevrilmesi gereken büyük bir borç yükü varken “sportif başarının sonsuza kadar süreceği” varsayımıyla plan yapılmamalıydı. Fakat olan oldu. Bundan bir ders alıp, oluşturduğu sorunlara da çözüm bulunursa uzun vadede bizi etkileyecek bir mesele olmaktan çıkar. Sorumluluk alan, icraat yapar. İcraat yapan da kaçınılmaz olarak yanlışa düşer. Ben yapılan hatalara “zaman makinasına binip o güne geri gidin ve bunu yapmayın” dışında bir çözüm öneremiyorsam, yani yapılan geri döndürülemeyecek bir şeyse, o hatanın telafisi için doğru adımlar atılıp atılmadığı üzerinden değerlendirme yaparım.

Benim olaylara, insanlara ve makamlara bir yaklaşımım var. Özellikle Beşiktaş ile ilgili meselelerde tersi ispatlanana kadar görev alanların iyi niyetli olduğunu kabul ederim. Kimsenin olaylara bu noktadan bakmak gibi bir zorunluluğu yok. Kişisel bir tercih olarak ben böyleyim. Bir de ufak problemim var, kulüpte tanınan, sevilen ya da varlığı bilinen biri değilim. Etki çevrem sıfır. Doğal olarak sınırlı bilgiyle -bu yazıyı okuyan çoğu arkadaş gibi- dışarıdan olay okumaları yapıyorum. Fakat kafam biraz değişik çalışıyor. Genellikle bir adım geriye çekilip baktığımda -doğru ya da yanlış- çok kişinin gördüğünden başka bir resim görüyorum.

Geçenlerde kulübün kullanmak için uzun zamandır uğraştığı yüklü bir krediden vazgeçtiği açıklaması yapıldı. Transfer hayhuyunun içinde unutuldu gitti. Bizim gibi nakit sıkışıklığı olan bir kulüp bir kredi kullanımından neden vazgeçer?

-Kredi oranları ve kurlardaki artış, artık o uzun vadeli kredi ile –eski ve düşük faizli kullanılmış- kısa vadeli kredi ve borçların kapatılmasını finansal olarak mantıksız hale getirmiştir.

-Devlet bankalarından alınacak bu krediye –belki de kupa maçındaki sahaya çıkmayışımızın etkisiyle- teminat olarak uçuk talepler yapılmış, krediyi kullanmak imkansızlaşmıştır.

Peki, kulübün çıkarlarını umursamayan, iki-üç flaş transferle ortalığın güllük gülistanlık olacağını bilen bir yönetim, benden sonra tufan deyip götürüsü ne olursa olsun bu krediyi kullanıp elini rahatlatmayı, çatır-çutur transferler yapmayı bilmez mi?

Bu paralar nerede denip elli çeşit ima yapılan insanlar, kullanabilecekleri yüklü bir parayı elinin tersiyle itince, kimsenin içinden “ya acaba mı?” demek geçmiyor mu?

“Galatasaray nasıl transfer yapıyor?” diye sorarken başkanlarının “200 küsür milyon kredi kullandık” dediğini duymadınız mı?

Bir de Başkanın üslup meselesi var. Daha önce sadece bu konuyla ilgili yazı yazmıştım. Başkanın spontane konuşmalarında anlatmak istediğini yaralayıcı bir dille anlattığı oluyor. Ben bu konuşmaların taraftara değil pazarlık masasında olduğu insanlara “senin oyuncuna mecbur kalmadım, almak zorunda değilim” mesajı olduğunu anlıyorum. Ama bunu taraftarda alınganlığa sebep olmadan yapmanın yolunu bulması gereken de kendisi. Kimse taraftardan alt metin okumaları beklemesin. Fakat işin bir de bana çok komik gelen bir kısmı var. Bu konuya hiper alınganlık gösterenlerin %90’ına sorsanız –kime sorduğunuza bağlı olarak ben de dahil olmak üzere- kendi etraflarındaki 300-500 kişi dışında kimse Beşiktaş taraftarı değil, seyirci. Yani taraftar beğendiremediğimiz Beşiktaşlılar ile taraftara laf söylenmesine en çok tepki veren Beşiktaşlılar genelde aynı kişiler. Bu hassasiyetleri mutluluk verici ama normal zamanda da böyle kucaklayıcı olmalarını diliyorum.

Gelelim bir başka meseleye. Beşiktaş FFP anlaşmasının bonservis harcamasını satmadan yapamama kısmından ve kadroya yazabileceği oyuncu adedi kısıtlamasından çıktı. Anlaşmanın final sezonu 2018-2019 ve bu sezon sonunda başa baş noktasında olacağımıza dair taahhüdümüz var. Yani son 3 bilanço döneminde 5M€ (sermaye artırımıyla 30M€) zarar hakkımız var.

Yani CL gelirinin olmadığı ve kur artışının hesap kitap bırakmadığı bu sezon kuruşu kuruşuna içinde kalmamız gereken bir bütçe var. Kulübün Avrupa geleceğini düşünüyorsak, para olsa da kafamıza göre “kaç para lan bir 10 numara?” yapamıyoruz. Durum böyle olunca da transferde son günlere kalmamız şaşırtıcı değil.

Bütün bunlardan planlamanızı çok önceden hazırlasaydınız, kaynak bulmak için kendi kesenizi, Beşiktaşlı iş adamlarını zorlasaydınız, isimli adamlar alacağım diye beklemeyip Atiba, Marcelo gibi uygun fiyatlı mücevherler bulsaydınız eleştirileri çıkar mı? Çıkar.

Her şeyin daha iyisini yapmak, ya da talep etmek mümkündür. Bir gün bunları daha iyi yapacağını düşündüğümüz insanlar çıktığında, görevdekilerden görevi onlara devretmelerini rica ederiz.

Fakat kendi yönetimiyle transfer üzerinden “babasından oyuncak bekleyip alamayan şımarık çocuk gibi” küfürleşip kavga etmek adabı bize nasıl yerleşti biraz da bunun üzerine düşünmemiz lazım. “Biz Beşiktaş iyi olsun istiyoruz” deyip işin içinden sıyrılmayın, bu tartışmaların içindeki herkes bunu istiyor. Biz taleplerimizi niye kendimize yakıştığı gibi dile getiremiyoruz, biraz onu konuşalım.

 

Cem Fante

 

Yaşasın, Hükmen Mağlup Olduk!

Garip bir ay geçirdik. Bu yazıyı yıllar sonra okuyan birileri çıkarsa “Beşiktaş taraftarı kupadan elenişini coşkuyla kutladı” mealindeki bu satırların arkasında yatan hikâyeyi büyük ihtimalle merak edecektir. İçinde yaşarken bile bazen durup kendi kendime gülmeye başladığım tuhaf birkaç günün sonunda Beşiktaş, Fenerbahçe ile oynadığı -olaylar sebebiyle yarım kalan- kupa yarı final maçının kaldığı yerden seyircisiz devam etmesi kararına uymayacağını açıkladı ve sonrasında da bu açıklamanın arkasında durdu.

Benim bu konuya nereden baktığımı söylememe herhalde gerek yok. Sporda şiddetin normalleştirilmesinin, konunun “kan çıkıp çıkmaması” üzerinden konuşulmasının, “daha önce kafası yarılan ve maça devam eden Hocalar” listeleri açıklanıp Türkiye’de görev yapacak teknik direktörlerde aranan özelliklere “kafa travmalarına dayanıklılık” eklenmesinin bünyemde yarattığı tiksinmeyi kelimelerle ifade edemiyorum.

Birilerinin TV ekranlarına çıkıp; yaşananların “rutin”, verilen hasarın “minimal” olduğunu hararetle savunanlara “rakip teknik direktörü kafasına çakmak atıp yere düşürdükten sonra ‘ne kadar hasar verdiğiniz’ konusunda söz hakkınız olduğuna bu kadar gönülden inanmayı nasıl başarıyorsunuz?” diye sormasını isterdim.

Bunun tam aksine; “Evet, çakmak attık ama bizce kafasını tam yaramadık” savunmasının Beşiktaşlıların yüreklerine su serpmemesine hayret eder gözlerle bakıldı.

Aynı şekilde en nihayetinde sportif bir karar olan bir maça çıkıp çıkmama meselesinin yolunun dönüp dolaşıp “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” retoriğiyle kesişmesi de ağzımda kötü bir tat bıraktı. 41 yaşındayım. Bu coğrafyada birlik ve beraberliğe ihtiyaç duymadığımız bir döneme denk gelmedim. Sizler için büyük bir yıkım olmayacaksa, mümkünse devletin bekasını düşünmeden futbol seyredebilmek istiyorum.

Yaşanan; ülkedeki seçim atmosferinin, kumpasın, sızdırılan doktor raporlarının ve 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası adaylığımızın konuşulduğu ama “Türkiye’nin en kariyerli teknik adamlarından birini, ailesinin ve milyonların gözleri önünde, tribünden atılan cisimlerle saha kenarında iki kez yere yığdık. Acaba futbola dair bir şeyleri yanlış yapıyor olabilir miyiz?” sorusunun zinhar akıllardan geçmediği bir süreçti.

En acıklı olan ise; konu ne olursa olsun nerede durduğumuzun baştan belli olduğu ve sonradan eriştiğimiz herhangi bir bilginin de durduğumuz yeri değiştirmediği, izan ve insafın nefes alacak oksijene ulaşamadığı için boğulup gittiği bir futbol atmosferimiz var.

Yaşanan olaylardaki takımların formalarını değiştirsek, kitlelere ulaşma lüksü olan yazarların, gazetecilerin ve yorumcuların %90’ının da konuya dair söylediklerini birbirleriyle değiş-tokuş edeceklerine, argümanların aşağı yukarı sabit kalıp, argümanları dile getiren tarafların değişeceğine inancım tam.

Bulunduğu yere doğru bildiğini değil, “temsil ettiğini camianın faydasına gördüğünü” savunmakla geldiğini düşünen kullanışlı kişilere, o camianın duymak istedikleri dışında bir şey söyletemezsiniz.

Bir başka deyişle, Upton Sinclair’in dediği gibi; “Geliri bir konuyu anlamamasına bağlı olan insanlara o konuyu anlatamazsınız.”

Hadi ben gayet önemsiz bir adamım. Ettiğim lafın sabun köpüğü kadar değeri yok. Peki binlerce gencin ne diyecek diye ağzının içine baktığı deve dişi gibi adamlar, koskoca Şenol Güneş’e “tiyatrocu” imaları yaparken “bende bu lafları edecek sıklet var mı?” diye kendilerini hiç mi tartmadılar?

Benim sponsorlar darılır derdim olmadığı için rahatça yazayım; reytingi üçüncü sınıf yerli dizilerle yarışamayan bir kupadan devşirilecek zafer için iki camiayı birbirine bilerken hiç utanmadılar mı? Yarın camialar arasında yarattıkları bu “düşman hukuku” atmosferi birilerinin canını yakarsa, en öne düşüp “nasıl bu hale geldik?” diye “düğün evinin tefçisi, ölü evinin yasçısı” gibi yalandan dövünürken yüzleri kızarmayacak mı?

Bence hiçbir şey olmayacak. Yine bir gün 65 yaşındaki teknik direktöre “liseli kız gibi davranıyor” diyecekler, hemen ertesi gün de “Türk futbolu izlenmiyor, bu işe önlem alınmalı” diye fikir beyan edecekler. Sunucu arkadaş da saf saf “Peki, bu işler nasıl düzelir?” diye soracak. Onlar da bilgi ve kalitelerinden süzdükleri altın damlaları bahşedip, düşünce dünyamıza yeni pencereler açacaklar.

 

Cem Fante

 

Ne Var, Ne Yok?

Ana fikri “Biz her zamanki çirkefliklerimizi ve vandallıklarımızı yaptık. Neden hiçbir şey yokmuş gibi davranmıyorsunuz?” olan binlerce yorum var.

“Bizim Caner’in varlığından bile tahrik olmaya, insanlara koro halinde küfür etmeye ve elimize geçeni fırlatmaya hakkımız var, çünkü doğuştan mağduruz üstelik bilete para verdik” olan binlerce yorum var.

Bütün meseleyi “kan çıkıp çıkmadığı” üzerinden konuşan; dikiş, yara, kesik, saç, sargı, doktor, fotoğraf ve düşüş beğenmeyen binlerce yorum var.

Her şeyi “Pepe çıkarken alkışladı. Q7 korneri hızlı atıp kaçmadı. Caner oynadı. Tolga küfür ve madde yağmuruna tepki gösterdi. Biz de tahrik olduk” şeklinde açıklayıp gönlü rahat olan ama Volkan kaleden karşı tribüne koşup kayarak sevindi, Persie tribünlere dil hareketleri-şortunun içinden el hareketleri yaptı, Fernandao sokakta yapsa karakolda bitecek edepsizliklere imza attı dendiğinde “ihi ihi ihi iyi yaptı, nasıl delirdiler” diyecek binlerce taraftar var.

Bir çeşit operasyon yapıldığına, Beşiktaş’ın futbol oynamaya çıkmadığına velhasıl takımlarının zinhar suçlu olmadığına insanları ikna etmeye çalışan, Türkiye’nin en saygıdeğer futbol adamlarından Şenol Güneş’in böyle bir tiyatroda yer alabileceğini televizyon ekranlarından söyleyecek pişkinlikte, “sen kimsin?” dense “Ahmet abinin yakınıyım o beni işe sokmuştu” dışında bir vasfı olmayan bölük bölük yorumcu/muhabir var.

Ne yok biliyor musunuz?

İzan, ahlak, kalite, utanma, empati yok.

Mantıklı açıklayayım deseniz muhatap yok, delil göstereyim deseniz dinleyen yok, tartışılmaz şekilde kanıtlayayım deseniz fikri değişecek yok.

Müthiş haklı olduklarına, yaptıklarının yanlarına kalması gerektiğine, aslında zaten yanlış bir şey de yapmadıklarına, kendilerine verilecek her cezanın onları mağdur etmek isteyen federasyonun/fetönün/politik erkin/dış güçlerin oyunu olduğuna inanmış, konu futbol olunca genetiği değiştirilmiş sebze gibi DNA’sı değişip insanlıktan çıkan, toplu hipnozla cinnet arasında gidip gelen milyonlar var.

Çok sevdiği Hoca’sına yapılanları ve halini görüp kendi canı yanan insanların sağa sola laf yetiştirmek zorunda kalmaktan acısını yaşamasına fırsat yok.

Ama hele durun. Şurada kaldı beş maç. Bu düzen değişecek. Artık diyalog yok.

Mücadele var. Acımak yok.

 

Cem Fante

 

Suçlu

Ezberlerimiz var. Ben bu satırlara ne yazsam siz zaten kararınızı vermiş olacaksınız. Söyleyeceğim hiçbir şey, sunacağım hiçbir argüman fikrinizi değiştirmeyecek. Herkesin içinden birer canavar çıktı, zaten önceden beri kafayı takık olduğu günah keçisinin peşine düştü bile. Yazıyı ben ideal günah keçinizi suçladıysam beğenecek yoksa beğenmeyeceksiniz. Hal böyle olunca, hele bir de zaten ben de müthiş keyifli olduğum için, hiçbir şey yazmak istemiyorum. Fakat aklımdakileri kağıda dökmezsem, kafamın içinde bir arı kovanı varmış gibi düşünceler uğuldamayı kesmiyor. Yani ne bir faydası olacağından, ne de birinin fikrini değiştireceğinden zerre beklentim olmadan, belki aklımı kaçırmama mani olur diye yazıyorum bu yazıyı.

Öncelikle ligin gerisinde ne yaparız bilmiyorum. Şampiyonluk fırsatı mutlaka gelir de, biz yararlanabilir miyiz emin değilim. Ama sahaya o gün hangi Beşiktaş çıkacak maçtan önce söylerseniz, size maçın nasıl sonuçlanacağını söyleyebilirim. Bizim kalan her maçta dikkatli, yüksek enerjili ve özgüvenli olan Beşiktaş’a ihtiyacımız var. Yaşlı hissettiren, savruk ve reaksiyonsuz takıma denk geldiğimizde de hepimize geçmiş olsun.

Bugün yine “bu maç Hoca’ya yazar” tayfa online’dı. Maçı Hoca’ya yazalım hiç problem değil. Futbol böyle bir şey. Takım kötü gözüktüğünde Süreyya Abi’yi suçlayacak hali yok insanların. Ama mümkünse aklımızı kaçırmış gibi davranmayalım. Birkaç gün önce “bu taraftar seninle gurur duyuyor” videosuna bakıp gözleri dolan adamlar bugün “Hoca şut çalıştırmıyor musun?” diye naralanınca biraz sakil kalıyor.

Benim Babel’in sağa geçtiği her varyasyona, set hücumundaysak ortayı yapan kişinin Babel olmasına ve Talisca’nın kaleden uzaklaştığı her taktik hamleye itirazım var. Bugün bunların hepsini zaman zaman yaptık.

Ayrıca bu maça özel –en azından neyin işe yaradığı çok bilinirken- bir taktiğimiz olması gerekiyordu diye düşünüyorum.

Geriden oyun kurmalarına presle müsaade etmeme meselesini –Hoca’nın takımın fizik durumunu göze alarak %100le uygulatmadığını anlamama rağmen- Hoca’nın en azından maçı ikiye bölüp önde pres yapan iki oyuncuyu devrede değiştirerek ya da Talisca’yı forvet başlatıp Tolgay’ı öne atıp kafa karıştırarak, velhasıl sürprizi olan bir plan yapıp denemesini isterdim. Fakat Hoca’da benim karşıma geçip “ben bu işin piri Napoli’ye kendi sistemimle oynayıp başarılı oldum, Başakşehir için sistemimi değiştirmem” dese, ne diyebilirim?

Gelelim diğer favori kusur aramalara:

Tosic’in oyun kurmasına izin vereceklerini biliyorduk ne önlem aldık?

Valla Hoca’nın önlem tercihi Tosic’i oynatmamaktır büyük ihtimalle. Kendisi de Pepe-Medel başlamak isterdi. Durumlar malum.

Geri kalan önlemler; orta sahada pas opsiyonunu arttırmak, bir fazla oyuncunun gelip top almasını sağlamak için Talisca olmadan başlamak. Şu gol kısırlığında “Ben bunu yapardım. Maçtan önce Talisca’nın gol atmadan maçı bitireceğini biliyordum” diyen arkadaş varsa tebrik ederim.

Talisca’nın sıkça gelip bu opsiyonu yaratması. Hoca kesin gel demiştir. Ve fakat Talisca da malum.

Tosic’ten oyun kurulduğu zaman Babel’e ve Negredo’ya uzun vurulması. Zaman zaman bunu yaptık zaten. Vurduğunuz toplar alındığında sorun yaratmayan bu opsiyon orada her %50 top kaybedilince sıkıntı oluyor.

Veya Tosic’in bir zahmet oyun kurarken saçmalamaması.

Bu bir sihirli formül falan değil. Bütün takımların yaptığı bir uygulama. Herkes rakibi düşük yüzdeyle başarılı olduğu opsiyonlara yönlendirir. Babel’e içeri çalım attırmamaya çalışıp çizgiye yönlendirirler, Talisca’ya şut fırsatı vermemeye gayret ederler. Bunu Abdullah Avcı’nın taktik dehası olarak görmek özür diliyorum ama futboldan biraz az anlamak oluyor. Gomez bizde oynadığı bir seneyi iki stoperin ayağı düzgün olmayanına top geldiğinde düzgün olanına pas vereceği açıyı kapatarak geçirdi. Fakat Şenol Güneş böyle temel bir şeyi çıkıp kendi icat etmiş gibi anlatmaya tenezzül etmeyeceği için sanırım Türk futbol literatürüne “Tosic hamlesi” olarak girer. Yabancı futbol kuruluşları da “geri zekalı olabilir miyiz?” diye heyet gönderir herhalde.

Caner niye oynamıyor?

Top maçta Başakşehir’in de ayağına geçtiği için? Caner’in bu takıma karşı savunmada sıkıntı yaşayacağı düşünülmüş, Adriano’nun da bu gece aniden 42 yaşına basacağı maçtan önce bilinememiş olabilir. Caner’i önde oynatmak ise Babel’i sağa atmak demek. Bana Babel’in sağda oynarken skora katkı verdiği bir maç varsa hatırlatmanızı rica ediyorum. Benim futbol görüşüme göre, Caner hayatının topunu oynasa Babel sağa geçtiğinde kaybettiklerimizi kompanse edemez. Bu benim gözümde ancak iş doldur boşalta döndüğünde ve Babel yay civarında ya da ceza alanı içinde yaşamaya başladığında bir opsiyon olabilir. Ha, Anadolu takımlarıyla olan maçlarda Caner bek oynasın derseniz, ben de katılırım.

Atiba neden geç çıktı?

Başakşehir orta sahasının üçe iki oynayıp bizi yediğini göre göre, Atiba çıksaydı Oğuzhan-Tolgay oynasaydık diyenler var. Sahada olan biteni görüp “biraz daha yumuşak bir orta sahaya dönsek iyi olur” diye nasıl düşündünüz acaba çok merak ediyorum. Hadi takımın nasıl hücum etmesi gerektiğini düşünmek zevkli, rakip topu alınca “e peki biz bu topu nasıl geri alacağız?” kısmına kimse pek kafa yormuyor, Oğuzhan’ın 11’e 10 oynadığımız yarım saatte fark yaratamamış olması da mı bir şey anlatmadı da maç bittikten sonra hala aynı noktadasınız.

Talisca’sız üçlü orta saha ile başlasaydık

Talisca’nın tabela yapmayacağını maçtan önce bilmeyen hiçbir Hoca, şu eldeki kadrodan Talisca’sız on bir kurmaz. Bunu bilen de Hocalık yapıp kendini harcamasın.

Ortadan pasla gittiğimiz oyuna dönelim

Olur, yalnız bir zahmet -onu da Hoca halletsin kolaycılığına kaçmadan- 2015-2016 Oğuzhan’ı geri getirin.

Takım kolektif olarak kötüydü. Bu kadar düşük enerjinin sinyallerinin antrenmanda alınmış olmasını ve bir şok tedavisi uygulanmasını dilerdim. Hocamızın bugünkü yönetimine yukarıda belirtiğim başka itirazlarım da var. Ama bir konuda netim. Takımda fatura kesmeye başlarsak, en hafifi Hoca’ya çıkar. Tribünde maçı izleyen Cenk’i parmağıyla işaret etse konunun kapanması gerek.

Fakat belli ki kapanmayacak. Herkes bildiğini yapacak. Canı acıyan taraftarın da en doğal hakkıdır. Ama Beşiktaş ile nefes alan insanlara da “neyi, neden savunduğu” konusunda hesap sormayalım. Herkes Beşiktaş faydasına gördüğü neyse onu yapsın. Beşiktaş meselesi oldu mu, “ben seni çok seviyorum sen de benim gibi düşün” olmaz. Ben kendi bakış açımı net anlatıyorum. Benim düşündüklerimi yazmam sizin kendi fikirlerinize insanları ikna etmenize engel oluyorsa, sorun belki de benim yazmamda değil sizin fikirlerinizdedir.

 

Cem Fante

 

Ezberler

Santra vuruşunu müteakiben herhangi bir Beşiktaşlı oyuncuya uçan tekme atılmaması Trabzonspor’un daha baştan yenilgiyi kabul ettiğinin işaretiydi.

Tribünlerde tekbirler getirilmeyerek Beşiktaş takımına oradan sağ çıkma ihtimali olduğu hissi verilmesi de seyircinin suçlu ararken aynaya da bakması gerektiğini gösteriyor.

Abdülkadir beklenen aşamayı gösteremeyecek gibi. Tosic’in gördüğü erken sarı karttan sonra sık sık yan yana gelip arkadan tendona basmaması, kendi sarı görmeyi göze alarak itişmemesi bu seviyeye mental olarak hazır olmadığının işareti.

Rıza Hoca kazanmaya yönelik hamleler yaparak futbolu çirkinleştirmedi. Bu da onu mağlubiyetin baş sorumlusu yapıyor. Ligdeki durumunu önemsemeden bu senenin gizli yarışması olan Beşiktaş’a çelme takma üzerine bir strateji geliştirseydi, kazanamıyorsa bile daha çok Beşiktaş oyuncusuna ceza verdirmek için direktifler verseydi, üzerindeki şüphe bulutlarını dağıtabilirdi.

Teknik direktörlerin önceliklerini iyi belirlemeleri gerekiyor. Önemli olanın iyi, doğru ve göze hoş gelen futbol değil, çok adamla kapanıp topu zenci hızlı forvetin önüne atmak olduğunu anladıklarında, çok geç olabilir.

Geliri futbolun seyredilmesine bağlı olan insanların; futbolun seyredilmez bir keşmekeş haline gelmesini, sertliğin ve provokasyonun geçerli bir taktik olarak benimsenmesini, futbol oynamaya çalışmanın bir takımın defosu olarak kabul edilip nasıl oynatılmayacağı üzerine kafa yorulmasını talep ve teşvik ettikleri dünya üzerinde başka bir lig var mıdır, bilmiyorum. En “normal insan kumaşından” yapılmış gibi duranların bile mahkemede zehir içen Hırvat general gibi bir psikolojide canlı yayına çıktıklarına şahit oluyoruz. Bu sezon ekranlarda, herhangi bir spor kültürü olan ülkede kariyer intiharı sayılacak, o kadar rezilliğe şahit olduk ki Cem Göncü’nün yazdığı medya eleştirisi serisine bir ömürlük malzeme çıkar.

Ortada iki ihtimal var ve bir üçüncü şıkkın imkansızlığı halindeyiz. Ya bu adamların geliri görünürde futbolun seyredilmesine bağlı olsa da aslında değil. Ya da bunların bilinçaltına eskinin öcüsü “suni de olsa renkli rekabeti sürmezse hepimiz aç kalırız” meselesi, asla sökülüp atılamayacak şekilde yerleşmiş. Küçükken kıtlık gören nesillerin yaşadıkları travmayla 60 sene sonra da yemek israf edememesi gibi, ezberlerine sıkışmış, Türk futbolunu da sıkıştırmış vaziyetteler.

Bu sezon şampiyonluğumuz bu konuda ezberleri bozmaya, o ezberler bozulmuyorsa da başka çözümler için zaman kazanmaya da yarayacak. Bileğinden tutup sürükleyerek yangından çıkarmaya çalıştığımız Türk futbolu, “daha salon yanmadı, biraz daha kalalım, ben evimde rahat ediyorum” deyip gelmemek için yerlere yatıyor. İsteseler de istemeseler de bu düzen değişecek ve seviye atlayacağız. Zamanın akışına ve değişen şartlara direnenlerin ne hallere düşeceğini de hep beraber göreceğiz.

Gelelim kısa bir maç yorumuna.

Maç gol yemeyeceğimizin belli, atabileceğimizin şüpheli gözüktüğü bir sürece girmişti. Oyun planının getirdiği pozisyonları kaçırınca kaliteyle üretileceklere muhtaç kaldık. Ben Negredo’nun neden bu kadar şaşkın ve alıngan olduğunu bugün çözdüm. Kendisini sahadaki en iyi oyuncu olarak görüyor. Doğal olarak da o muameleyi görmediğinde değişik bir ruh haline giriyor. Ben haklı olduğunu düşünmüyorum. Fakat en azından bugün sahada kaldığı dakikalarda gerçekten de o sahadaki en iyi oyuncuydu. Hem başka bir sınıfın oyuncusu özgüveniyle oynadı hem de iş bitirdi. O bunları yapsın, biz ona sadece sahadaki değil dünyadaki en iyi oyuncu gibi de hissettirmesini biliriz.

Tolgay’ı beğendim. Zaten onun iyi olacağını omzu vurup top kazanmaya başladığında anlıyorsunuz. Kendisini “tabelası olmayan bağlantı oyuncusu” olarak kabullendim. Topu çabuk geri kazanıp tabelası olanlara aktarabildiği sürece hoş göreceğiz.

Babel’in kıpırdanması önemli. Çünkü 1-takımda birilerinin gol atması gerekiyor ve bir diye bununla başlayınca iki demeye gerek kalmıyor. Onun atacağı her gole, skora ve oyuna yapacağı her katkıya ihtiyacımız var.

Lens iyi niyetliydi. Bir de iyi niyetli olmayaydı diyesim geliyor ama uzatmayacağım.

Medel’i hep beğeniyorum, Gökhan form tutuyor. Talisca iç sahada iş bitirsin yeter. Takımda formda 7-8 oyuncu ile son on maça giriyoruz. Bu bizden başka herhangi bir takımın söyleyebileceği bir şey değil.

Beşiktaş kaderi kendi elinde olduğu her zaman favoridir. Umutlu olmamak için hiçbir sebep yok.

Cem Fante

Direnmek Boşuna

Star Trek serisinde Borg güçleri ihtişamlı uzay gemileriyle kendilerinden çok daha zayıf avlarının etrafını sardıklarında hep aynı mesajı tekrarlarlar. “Biz Borglarız. Kalkanlarınızı indirin ve gemilerinizi teslim edin. Sizin biyolojik ve teknolojik ayırt edici özelliklerinizi kendimizinkine ekleyeceğiz. Kültürünüz bize hizmet etmeye adapte olacak. Direnmek boşuna!”

Bu mesaj aslında M.Ö 5.Yüzyılda Ege Denizi’nde duyulan mağrur bir emrin, bir senaristin kalemi ile uzay boşluğunda yankılandırılan halidir. Thucydides, Sparta ile Atina şehir devletleri arasında yaşanan Pelopenez Savaşı’nı anlatırken, savaşa katılmayan ama Sparta müttefiki olduğu için kuşatılan Milos Adası’ndan bahseder. Atinalıların ada yöneticilerine gönderdiği heyet, alışıla geldiği gibi halkın arasında değil, kapalı kapılar ardında konuşulmasından -nezaketi bir yana bırakma fırsatı verdiği için- memnun olur.

Heyet başkanı yöneticilere bir suçları olmamasının, bir işgali hak etmediklerini düşünmelerinin önemli olmadığından bahseder.

“Adalet / hak / doğru, dünyanın işleyişinde, sadece eşit güçler arasında söz konusudur, diğer yanda güçlü yapabildiğini yapar ve zayıf çekmek zorunda olduğunu çeker.”

Dünya tarihi ta o günden beri biraz da; güç yetirilemez gibi duran zorluklarla mücadele etmeyi göze alamayıp itaat edenlerin ve tüm ihtimaller aleyhine gözükürken haklılığına sarılıp isyan edenlerin hikayesidir.

Sizin kişisel tarihiniz de kendi Borgunuz ya da Atina donanmanızla karşılaştığınızda ne yaptığınız üzerinden yazılır. O gün geldiğinde yapacağınız seçimler, kim olduğunuza dair de çok şey anlatır.

Beşiktaş taraftarı bu coğrafyanın boyun eğmez çocuklarıdır. Ne mücadeleden yılarız, ne de kolay kolay gözümüz korkar. Canımızı yenilmek değil teslim olmak yakar. İrade koymaya, direnişe ve emeğe saygı duyarız.

Ben, takıma ne zaman sitem etsem, kaybettiği için değil kaybetmeyi kabullendiği için ederim. Başarılı olmamaları için bütün bileşenleriyle “futbol habitatının” elinden geleni yaptığının zaten farkındayız. Onların sırtına tüm sorumluluğu yükleyip, “önünüze konan tüm engelleri aşın” demek de adil değil. O engellerin bir kısmının yıkılması, bir kısmının da hiç konulamaması camianın başka unsurlarının yapacağı bir iş. Fakat bunlar ancak kaybetmeye bahane olur. Taraftarın DNA’sından uzaklaşmak, yılgınlık ve umursamazlık göstermek için sebep değildir. Beşiktaşlı kaybederken bile takımından sahada kendisinin bir uzantısı gibi temsil bekler.

Gelelim dün geceye…

Ofsayttan bir gol yemiş, bir penaltısı verilmemiş, rakibin türlü terbiyesizliklerle taraftarı çileden çıkarmasına göz yumulmuş bir şekilde devreyi kapatan takım, tüm sezon boyunca yapılanları, her koldan üzerine gelinmesini de göz önüne alıp, sezonun kontağını kapatabilirdi. Haftalardır süren ve dün ilk yarı boyunca devam eden tablo, Türk futbol habitatının Borglarının “Direnmek boşuna!” anonsuydu.

Oyuncular, kendilerine yakışanı yaptılar. Şahsen benim sonuca yansımasaydı bile zerre suçlayamayacağım bir karakter örneği, efor ve direnç gösterildi. Hepimizi gururlandıran bir şekilde, rakibi iplere dayayıp, kendini savunma fırsatı bırakmayan 45 dakikalık bir groge vaziyete soktular.

Benzerlerini yaşadığımız ama daha önce basını, federasyonu ve rakipleriyle bu kadar zıvanadan çıkıldığını görmediğimiz bir sezon yaşıyoruz. Kendi Atina donanmamızla yüz yüze geldik. Sezonun geri kalan 11 haftası camianın tüm bileşenleri için bir sınav olacak. Dün gece takım bu ablukayı yarıp çıktı. Bundan sonrası için onlara direnç ve karakter gösterip yoluna devam etmek, geri kalan herkese de bu mücadeleye omuz vermek düşer.

Sezon başından beri gözleriyle gördüklerini inkâr edenler, görüntüye rağmen siyaha beyaz diyenler, hukuka rağmen kararlar alanlar, kurala rağmen ceza vermeyenler; “futbolda bizim dediğimiz olur, haklı olmanız bir şey ifade etmez” diyorlar.

Dün gece takım “biz teslim olmayız” dedi. Tüm sezon boyunca, duymaya ihtiyaç duyduğumuz tek şey de buydu aslında.

Gazamız mübarek olsun.

 

Cem Fante

 

Akıl ve Kalp

Pek iyi değilim. Beşiktaş iyi değilken olunabilecek iyiliğin de bir sınırı var gerçi. Depresyona en kolay tanıyı “eskiden beri yapmaktan keyif aldığınız şeylerin aynı tadı vermemesi” ile koyarsınız. Tabii psikiyatri “Beşiktaş bizi üzüyor” ihtimalini pek hesaba katmaz. Dünyanın solan renginin, yediğimiz yemeğin tadının, her zaman bizi gülümseten dizide eksik olan neşenin; “bir Beşiktaş zaferi” ardına saklandığını, bilemezler de zaten.

Yarın bir derbi oynayacağız. Sonuç ne olursa olsun “yaşam devam edecek”. Böyle söylenince pek itiraz edilecek bir şeymiş gibi durmuyor aslında. O kadar kritik problemin içinde –ki eksik olmuyor başımızdan- bir maçı kaybetmişiz, bir sezon şampiyon olamamışız, önemsiz kalıyor. Bir adım geriye çekilip soğukkanlı bakınca, meseleyi “alt tarafı futbol” diye hafife almadan da olsa, neden bu kadar kaskatı, neden bu kadar gergin ve suskun olduğumuz pek anlaşılır değil. Beşiktaş ulu çınar. Daha ne sezonlar, ne derbiler, ne zaferler görür. Biz yine çok severiz, sabrederiz, o yürür biz eşlik ederiz.

Fakat işte bu konu; “söylemesi kolay, aklınızın kalbinize laf anlatması zor” meselelerden. On altı yaşında aşık olursunuz. Sonra kalbiniz kırılır. O an size “bir daha asla mutlu olamayacakmışsınız” gibi gelir. Aslında alttan alta, aklınızın bir köşesinde bilirsiniz ki, önünüzde uzun bir yaşam var. Yeniden seveceksiniz. Bir süre sonra bu acı unutulacak. Yine de kalbinizde, ruhun bedene değdiği her yerde, o gelecek güzel günlere kadar dayanamayacaksınız gibi hissedilir. Yeniden mutluluk vadeden uzak zamanlara varmak, imkansız gözükür. İşte biz Beşiktaş’ı böyle seviyoruz. Güzel günler göreceğine eminiz, ama yalpaladığını görmeyi kaldıramadığımızdan, biz o güzel günlere çıkamayacağız gibi geliyor.

Uzun zamandır elim yazmaya gitmiyor. Böyle olunca dostlar –hafiften bir sitemle- maç öncesi takıma bir şeyler yaz bari dediler. Oysa bence yarınki maçın önemini takıma anlatmak için bir şeyler yazmak gerekiyorsa, biz zaten bu güne kadar boşuna yazmışız. Statları titreten o insanlar, soğukta dönecek uçakları, yağmur altında tesislerden çıkacak otobüsleri bekleyenler, boşa paralamış kendini. Dişten tırnaktan arttırılıp bin bir fedakârlıkla bir forma almak için kavanozlara atılan bozukluklar boşa birikmiş. Hadi benim gibi süslü konuşanı geçin bir kalem de, Anadolu’nun ufacık ilçesinde, iki numara traşlı, koca kafalı, okulunda yalnız Beşiktaşlı çocuklar, alaylara laf yetiştiremeyince dudağını ısırıp, boşa dökmüş o güzelim gözlerinin yaşını.

Tamam, işin içine bolca para girdi. Profesyonellik var. Yabancı oyuncu çok. Sürekli insan içine karışıp, kahvede hasbihal edecek, mahallede çocuklarla top peşinde koşacak halleri yok. Ama yine de yarınki maç önemli demek gerekiyorsa onlara, bu kadar can bedende zor dururken açıklama yapmak, altını çizmek gerekiyorsa, valla bende o kuvvet yok. Ben, halimden anlayan sizin gibi bir avuç taraftara söyleyeyim. Elinden gelen varsa, iletiversin.

Deyin ki; ev ile yuva nasıl aynı yeri işaret ediyor ama aynı şeyi anlatmıyorsa, yaşam ile hayat da öyle. Beşiktaş üzülünce yaşam devam ediyor ama hayat duruyor. Soluk alıp veriyoruz, yaşıyoruz yani ama buna hayat denemez. Günler geçiyor geçmesine, biz de o günlerle beraber sürükleniyoruz. Bu ilerlemekse, zaman ilerliyor. Fakat mutluluğumuz, ağız tadımız, sevinçlerimiz ve gülümsemelerimiz –o çok hak ettiğimiz, çok ertelediğimiz gülümsemelerimiz- Beşiktaş’ın üzüldüğü günde kalıyor.

Deyin ki; dostlar can acısını hatırlatıyor diye birbirinden kaçıyor. Sofralar kurulamıyor. Açık havada ağız dolusu küfredince de atamıyoruz hüzünlerimizi. Önemli olsa dahi haberler anlam ifade etmiyor. Müjdeleri bile mırıldanıp kutluyoruz. Evet, ölmüyoruz, yaşam devam ediyor. Fakat insan sevdiğinin bile yüzüne gülemiyor.

Biliyorlardır. Ne olur ne olmaz diyorsanız, varın siz iletin. Ben söyleyemeyeceğim.

Deyin ki; orada bir takım var, canıma kast ediyor.

 

Cem Fante