Karanlık Kuruldu Geceye / Bukan Çelik yazdı

Cumartesi akşamı garip ruh hallerindeydim. Sanki üzerimde bir ton yük var gibi. Yüklendikçe çaresiz kalan bir beden. İsyan içindeyim, diyorum sorma neden. Aşırı bir sinir hali kırıp dökeyim diyorum her yeri. Kızgınlıktan yüzüm kızarıyor. Başlıyor yine aynı karın ağrısı diyorum. Vazgeçmek mi asla çünkü çok seviyorum.

Saatler ilerliyor 1, 2, 3, 4 yarı uykulu hallerim. Aşırı yorgun bir beden haliyle uyumak istiyorum. Sağa dönüyorum olmuyor sola dönüyorum olmuyor. Bir yandan uyumak istiyorum bir yandan uyanmak. Bir yanım siyah bir yanım beyaz diyor.

Sabahı zor ediyorum. Gözlerimi açar açmaz aklımda o. Pencereyi açıyorum. Ruhum hava alsın diye. Sabahın ayazı içime hapsediyor siyah beyazı. Uzakta o biliyorum. Üşüdüğünü görüyorum. Etraf sis duman. Puslu bir gün var. Havada sanki hüzün var. Uzaktan gelen bir ışık gönül ona hep aşık.
Acaba ne halde ne durumda diye iç geçiriyorum. Kızdı mı bana dün akşamdan diyorum. ‘’Yok yok küsmemiştir’’ diyorum. Kendimi kendimde kaybediyorum. Çünkü ben bir tek ona meylediyorum.

O kadar çok özlemişim ki görsem bir yerde sarılsam diyorum. Sonra kelimeler düşüyor ağzımdan Karanlık kuruldu geceye Bırakmam Beşiktaşım seni. Beşiktaş’ı en çok bugünlerde seviyorum. Ona bir şey olsa ben yaşayamam diyorum. Güneşli günlerde herkes sever önemli olan karanlık gecelerde sevmek seni Beşiktaş.

 

Bukan Çelik

Sirkülasyon Zehirlenmesi / Kasar Yaza yazdı

Akıl almaz bir hızla büyüyen futbol pastasından dilim alabilmek gittikçe zorlaşıyor. Sadece sahaya çıkan oyuncu sayısının eşit kalabildiği futbol piyasasında devler büyük bir hızla büyümeye devam ederken diğer kulüplerle de arayı açıyorlar.
Özellikle Avrupa futbol tarihinde, iyi bir kimya yakalayan parlamamış bir takımın bile devlere kafa tutup kupalar aldığına sıkça rastlarız. Böyle sürpriz başarılar için kullanılan “peri masalları”nı gerçek kılmak her geçen yıl daha da zorlaşıyor.

Futbol piyasasında başarıya artık iki ana yoldan çıkılıyor. Birincisi, takımın kaderini tek başına değiştirebilecek oyuncuları takıma katıp başarıyı bir nevi satın almak. İkincisi, çok daha fazla emek harcayarak takımın 22 üyesini kullanarak sistemli ve muntazam çalışan bir makine yaratmak.

Yaşanan döviz krizleri, borca batık büyük kulüpler ve Türk takımlarının henüz çoğu futbolcu için bir emeklilik öncesi dinlenme tesisi olmaktan çıkamaması sebebiyle Türk takımlarının başarısı için yegane yol, ikinci yol. Bir makine yaratabilmek için gerekli parçaları ancak kadro mühendisliğiyle belirleyebilir ve takıma monte edebilirsiniz. Bu süreç tesadüfen gerçekleşecek bir süreç asla değildir ve plansız şekilde makine değil sadece yedek parça üretebilirsiniz.

Bu elbette ilk yoldan meşakkatli. Bir süreç ve bu süreçte sabır gerektiriyor. Sabrın olmadığı, tez canlılığın hüküm sürdüğü Türk futbol ortamında bunu ancak taraftarınız yoksa ya da taraftarınızı ikna ederek sağlayabilirsiniz. Başakşehir’in senelerdir aynı hoca ve aynı iskeletle oluşturmaya uğraştığı makine, son üç senede çalışmaya başladı ve çarkları her sene daha hızlı dönüyor. Borçsuzluk, şampiyonluk harici sonuçların başarısızlık olarak görülmemesi ve üstten geldiği bariz olan destek de bu süreci kesinlikle kolaylaştırdı Başakşehir için.

Eğer geniş kitlelere yayılmış bir camiaysanız bu mühendisliği sadece camiayı sabıra ikna ederek işleme koyabilirsiniz. Fenerbahçe’nin düşme hattında bile büyük destek görmesi işte tam da bu sebepten. Ali Koç ve Ersun Yanal’ın sabır talebi Fenerbahçe taraftarını sakin kılıyor. Ama Fenerbahçe’nin bu sabır sürecini doğru bir planlamayla yürüttüğünü söyleyemeyiz. Seneye başarısızlıkta kimse sabretmez örneğin. Vakit doluyor ve çatlak sesler şimdiden başladı.

Beşiktaş, Feda Dönemi’nde işte bunu amaçladı. Yeni başkan, henüz ayağının tozuyla “birkaç sene sportif başarı beklemeyin” dedi. Böylece camiayı sürece hazırladı ve kalkınma planı sükunet içinde yürütülebildi. Feda Dönemi’nde kurulan iskelet 15/16 ve 16/17 sezonlarında ligin tozunu atacak bir makineye dönüştü.
Beşiktaş, Feda Dönemi’ndeki sabrıyla yarattığı makineye, çalışma programını yarıda kesip planlamayı terk ederek ihanet etti. En önemli aksamlarını gönderdi, yerine uyar-uymaz bakmadan yeni parçalar aldı. Nihayetinde makine çalışmaz duruma geldi ve makine üreten bu firma, her sezon en kaliteli ürünlerini satan bir yedek parça satıcısına dönüştü.

Asist kralı Sosa’yı gönderip pasör özelliği olmayan Talisca’yı almak, bitirici Gomez’i gönderip mücadeleci Aboubakar’ı almak, alan savunan Atiba’nın alternatifi olarak adam savunan Medel’i almak, oyun kurucu Marcelo yerine kesici Pepe’yi getirmek, ortadan hücuma uygun Olcay-Töre ikilisini bozup çizgi kanatları Babel-Quaresma’ya çevirmek Beşiktaş’ın ligi sürklase eden oyun iskeletini korumak için hiçbir şey yapmadığını gösteriyor. Hocadan beklenen sihirbazlık 16/17 sezonunda tuttu ve 15/16 sezonu oyunundan taban tabana zıt bir futbolla Beşiktaş yine şampiyon oldu. Ama bu değişime ayak uydurabilmek kolay değil ve tutan oyuncuların yerine alınan oyuncunun tutma garantisi yok. Freni patlamış bir kamyon gibi oyuncu sirkülasyonu sonunda duvara tosladı ve tutmayan iki-üç oyuncuyla Beşiktaş plansız, savruk ve dağınık bir oyun oynamaya başladı.

Bir takımın oyun planı da, iskeleti de bu kadar hızlı değişmez. Değişirse de artık bir makineden söz edilemez, bir araya gelmiş 22 oyuncudan söz edilebilir. Beşiktaş oyun kimliğini kaybetti ve bu şekilde iki şampiyonluk bıraktı.

Aşırı şişen kadro, oynamayan oyuncuların moral ve performans olarak kaybolması, her değişimde oyun planını değiştirmek zorunda kalmak, maaşını alamadığı için oynamak istemeyen oyuncular ve mental anlamda bu sebeplerden dolayı Beşiktaş’la ilişiğini kesmiş hoca bizi sıradanlaştırdı. Sonuçta “winner” karakterimizi kaybettik.

Şimdi yeni bir hocayla yeni bir oyun planı oluşturmak zorundayız. 2012’den farklı olarak elimizde birkaç doğru parça da var üstelik. Eksik parçaları ivedilikle tamamlayıp sene kaybetmeden yeni bir düzen oluşturmak zorundayız. Hocayla ilişiğin Milli Takım’a imza attığı anda kesilmesi işte bu yüzden gerekliydi. Önümüzdeki 4 ay, yeni bir oyun planı kurmak ve eksikleri buna göre belirlemek için çok uygun bir zamandı. İki sezondur ligi ilk devrede kaybediyoruz ve zamanın değerini bizden iyi kimse bilemez.
Beşiktaş elbette yeniden yükselecek. Elbette bu ligin tozunu yine atacağız. Ama 17/18 sezonu ve sonrasında yaşananlar başarılı olduğumuz her an aklımızda bulunmalı. Bir takımın oyun planı, hocası ve iskeleti mecbur kalınmadıkça değişmemeliydi. Beşiktaş kendisine başarı getiren planlamaya ihanet etmemeliydi. Beşiktaş’ın bir oyun kültürü ve transfer politikası olmalı. Beşiktaş, kendisini tekrar geçmişteki plansızlığa iten olay veya kişilerden arınmalı. İşte o zaman başarı devamlı olur. İşte o zaman karanlıkları daimi olarak terk etmiş oluruz.

Kasar Yaza

Kaos Yetmezliği / Polat Akman yazdı

Kasımpaşa mağlubiyetinin hemen ardından Cem Fante ile durum değerlendirmesi yaparken “oğlum ben bu kadar kaosla baş edemem. Yerin altına çekiliyorum. Sular durulunca beni çağırırsınız” demişti. Ben de “Cem abi yerin altı da, üstü de bir Beşiktaşlılar için. Bunu en iyi sen bilirsin. Nereye gidersen git o kaos senin peşinden gelecek, en müsait zamanda yakalayacak ve sende buna ister istemez dahil olacaksın” demiştim.

Her ne kadar tıp ihtisasımız olmasa da pek çoğumuz kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği gibi hastalıkları duymuşuzdur. Belki bu hastalıklara yakınen tanıklık edenleriniz bile olmuştur. Nasıl ki bu hastalıklar insan vücudunun tüm dengesini alt üst edip rahatsızlıklara yol açıyorsa, insanları dert sahibi yapıp derman aramaya itiyorsa biz kıymetli Beşiktaşlıları da derman aramaya iten, dert sahibi yapan nur gibi bir hastalığımız var artık ; KAOS YETMEZLİĞİ.

Peki bu hastalığa yakalanan bir Beşiktaş taraftarını nasıl tanıyabiliriz? Bu hastalığın belirtileri nelerdir? 3 başlık halinde topladım. Sizler eklemeler yapabilirsiniz. 

1- Fikirlere asla saygı göstermez ama kendi fikrine şiddetle saygı duyulmasını bekler.

2- Pervasızlığı ve bozgunculuğu “eleştiri” sıfatının içine saklar, kendisine bu açık sözlülüğünden dolayı mutlak itaat bekler.

3- Ortada bir kaos yok ise hastalığın en son evresi devreye girer. Kaos yetmezliğinin krize dönüştüğü  bu dönemde ise bir ampermetreye dönüşerek taraftarlık, aidiyet, bağlılık, arma ve ahlaki değerler üzerinden ölçümler yapmaya başlar.

İşin en kötü tarafı ise hem toplumsal bazda hemde Beşiktaşlılık bazında kabul görmüş tüm bu değer yargılarını kendisine kalkan yapıyor bu hasta arkadaşlar. Bunu yaparken de kendisinden daha saygın insanları bir organ mafyası edası ve usülleri ile itibarsızlaştırmaktan zerre imtina etmiyorlar.

Tıp ilerledikçe her hastalığa çare bulunurken bizim hastalığımızın hızla bulaşan cinste olması ve çarenin henüz bulunamamış olması içimizi acıtıyor gerçekten. Sosyal medya özellikle bu Twitter denen nane sağ olsun hastalığın yayılma hızını öyle bir seviyeye çıkartıyor ki  ve bunun için öyle güzel zemin hazırlıyor ki şaşırmamak elde değil. Arada bu hastalığa bulaşmamış olanların hastalığa karşı koymuş oldukları direnç ve çırpınışları ise geçekten takdire şayan.
“Yapmayın babalar. Beşiktaş’ın yeterince düşmanı var. Bir de  sizlerle uğraşmayalım, enerjimizi dışarıya harcayalım.” gibi beylik laflarla sürekli kafa ütülediysek de milim yol alabilmiş değiliz. Polyanna olduk, birilerinin adamı olduk, armayı sevemedik, çıkarcı olduk falan filan işte. Bilirsiniz o kitleyi sizde bizler kadar. Bizim gibi polyanna’ların değilde adı basın olan paçavraların kayığına binmeyi kendisine uygun görenlerin tedavisi maalesef bizde değil. Bu iş artık tamamen Beşiktaş yönetimine aittir. Bu hastalığa yakalanan art niyetsiz, saf Beşiktaş taraftarını tedavi edecek olan kişiler kulübümüzü yönetenlerdir. Taraftarımızın büyük bölümü şu an bu hastalığın pençesinde ve ilaç bekliyor.

Kendi taraftarından uzak, en önemli olaylarda yaptıkları açıklamaların ucu açık, çelişkili hamlelere sahip, siyah-beyaz değil gri bir yönetim anlayışı ile bu hastalığın yayılmasına ön ayak olmaktan başka bir işe yaramıyor şu an ki stratejimizin. İletişimin bu kadar önemli olduğu bir zaman diliminde kulüp ile ilişkilerin takım-taraftar boyutunda olması oldukça düşündürücü. Doğal olarak bu anlayış taraftarda bir “sahipsizlik” havası yaratıyor. 

Dağdaki koyunu kurt yediği zaman çoban “bana bir şey olmadı” diye seviniyorsa o kurt o çobanı da bir gün mutlaka yer. Sürüyü çobandan kurtaran kurt sürünün sahibinin bu rahatlığının farkına varınca onu da asla affetmeyecektir. Hatırlatayım istedim.

Polat Akman

 

Kırmızı Elbise / İskender Yazdı

Yakın zamanda yapılmış güzel bir sosyal psikoloji deneyi var. Deneyde deneklere bir video izletiliyor ve o video hakkında sorular soruluyor. Sorulardan biri de ”kadın tutuklandığında üzerinde ne renk elbise vardı?”. Katılımcıların hepsi kırmızı diye cevaplıyor (doğru cevap). Daha sonra denekler gönderilip bir hafta sonra tekrar çağırılıyor ve aynı teste tabi tutuluyorlar. Ancak öncekinden farklı olarak deneyi yapanlar deneklere diğer deneklerin hepsinin “beyaz elbise” cevabı verdiğini söylüyor. Bunun üzerine denek de “evet, kadının üzerinde beyaz elbise vardı” diyor. İşin daha ilginç kısmı ise şu; o sırada FMRI cihazıyla deneğin beynine baktıklarında, gerçekten hafıza ile ilgili kısmın çalıştığı görünüyor. Yani denek, gerçekten hafızasını değiştirip elbiseyi beynine beyaz olarak işliyor. Manipülasyonun insanın fikirlerini etkilemesi hatta değiştirmesi ile ilgili müthiş bir deney.

Bir süredir camia olarak içine düştüğümüz durumu bir gözden geçirin; saha içinde ne gerçekleşirse gerçekleşsin hocayı, futbolcuyu, yönetimi hedef tahtasına koyup deli gibi ateş edişimizi… Yenmemiz durumunda bile tatmin olmuyor kimse. İlla ki takır takır oynayıp 5 farkla kazanmamız lazım bir hafta rahat uyumak için. Sonrası yine telaş, yine karambol. Negredo atamazsa Larin, o da atamazsa Love oyuna girmeli diye haykırıyoruz. Yönetim, Şenol Güneş, Quaresma, Oğuzhan… vb gibi tonla mevzu yüzünden kutuplaşmış vaziyetteyiz. Oysa hakeme yaptığı hareketten ötürü yönetmelik değiştirilip 6 maç ceza alan Caner’in yerine, rakibe hem küfür edip hem tartaklayan Emre 2 maç ceza + yılın oyuncusu ödülünü alabiliyor. Ya da Şenol Güneş fikstürle alakalı “yeterli kolaylık sağlanmıyor” deyince “şikâyet etmesin” manşeti atanlar, Fatih Terim’in fikstürünü TFF ile ayarlaması konusunda sus pus oluyor. Kebapçı basmalar, tazminat konuları filan zaten unutulalı çok oluyor. Şenol Güneş ise akıllara “tiyatrocu” olarak kazındı.

Çifte standart konularına derinlemesine girmek istemiyorum. Çünkü bu konuyla ilgili sayfalar dolusu örnek var. Benim dikkat çekmek istediğim bu noktaya nasıl geldiğimiz. Cem Göncü’nün twitter hesabını takip edenler için bu soruyu anlamak zor değil. Beşiktaş 30 bin kombineyi anında sattığında haber yapmayanlar, Fenerbahçe 8 bin kombine sattığında “taraftar kombineye hücum ediyor” manşetleriyle müşteri çekmeye çalışılıyor. Beşiktaş yenilince “Şenol Güneş veda etti”, Galatasaray yenilince “özgüven ve değişim zamanı” tipli rehabilitasyon manşetleri. Şenol Güneş’in birbirinden kaygılı fotoğrafları boyalı basını süslerken Fatih Terim kaşları çatık, sinirli ve parmağı ileriyi gösterir pozları ile düşman çatlatıyor.

Bu silah yıllardır böyle kullanılıyor aslında, çok değişen bir şey yok. Ancak eskiden taraftarların sesinin çıkaramamasına güvenerek yapılan manipülasyonlar, artık ayan beyan ortada yapılıyor. Oysa artık bizim de değişmemiz lazım. Kulüp ile ilgili doğru ve yanlış olanı kestirebilmemiz lazım. Beşiktaş’ın son bir yıldaki başarısızlığında bir türlü takımın omurgasını koruyamayan ve taraftarla aynı frekansta olmayan yönetimin de, yeterince formda olmayan hocanın da, yere düşünce kalkmayan, tembel pas atan, rakibi yeterince ciddiye almayan takımın da payı var. Lakin bu takımı en üste taşıyanlar da yine bu trio. Araba arızalar çıkarsa da motor aynı, şanzıman aynı, kaporta aynı. Bir sene daha bu arabayla yola çıktıysak, yolda kalmasın diye uyanık olmamız şart. Bu süreçte Beşiktaş muhabirleri üzerine düşeni yapmayabilir, eski futbolcular yönetime, yönetim hocaya sallayabilir, hakemler, tff, rakipler hep üzerimize oynayabilir… Bunlar yıllardır böyle. Benim en korktuğum şey ise taraftarın bunların kayığına binip birbirine düşmesi. Çünkü bizi biz yapan tek güç taraftar.

En başta bahsettiğim deneye bir ekleme yapmak istiyorum. Eğer herkesin “beyaz elbise” dediği yerde tek bir kişi bile çıkıp “hayır, kırmızı elbise” derse denekler o elbisenin gerçek renginin kırmızı olduğunu hatırlıyormuş. Aramızda o elbisenin kırmızı olduğunu söyleyenler hala var.

Kenetlenin, çünkü başka Beşiktaş yok.

 

İskender / @_skender

Biraz Metin Biraz Feyyaz Önceydi / Bukan Çelik Yazdı

İçtiğin sigaranın, aldığın nefesin tadı yok. Boş boş bakınıyorsun etrafına. Zaman bir türlü geçmek bilmiyor…

Bitmesini bekliyorsun bu hasretin. İçinde garip bir heyecan. Daralacak gibi oluyor nefesin, duracak gibi kalbin…

Hayata dair sözlerin, yaşam sebebin o biraz. Biraz siyah, biraz da beyaz…

Aklın karışık. Ne olacak diyorsun nasıl olacak diyorsun. Umutsuzluğa kapıldığın anda, sanki o var hep yanında…

Bakarken karanlık geceye, hasret bitse de umut katsak diyorsun gönlündeki hüzne…

Zaman kavramın yok aslında. Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler ayları, aylar yılları kovalıyor. Sana sorduklarında saat kaç diye; “Biraz Metin biraz Feyyaz önceydi!” diyorsun.

Mesela; bu sabahların bir anlamı olmalı diyor ya Vega, o sabahların anlamı “Feyyaz ne yapıyordur şimdi” sözlerinde saklı. Aklın fikrine değdiği anda, iyi kötü her zamanda, o hep sol yanında.

Bazen kendini bile düşünmezken onu düşünüyorsun. Kazanınca mutlusun, kaybedince tutkunsun…

Küçükken posterler asarsın duvarlara boydan boya. Tutkunu olduğun takımın posteri süsler odanı. Ne de güzeldir giyince formanı. Hayatın anlamı aşkın diğer adı değil midir o? Nerede Beşiktaşlı birini görsen gülümsersin ya yüzüne. işte Beşiktaş kalbe iyi gelen, tedavisi olmayan, yaşadıkça var olan bir tutku…

Herkesin farklı hikâyesi var Beşiktaş’a dair. Ne demiş şair; “Geçse de ömrümüz ağaçlı yollardan, Şeref Bey’e çıkar tüm sokaklar.”

Ağaçlı yolda yürümesi de bir başkadır hani. Nice Padişahlar nice komutanlar geçmiştir o yollardan. Beşiktaş bu şehrin hasret kokan yeridir. Sevda iklimin gönlü mabedindir…

Adımların artık sıklaşır, için sıkışır, heyecan sarar her yeri. Şarkılar söylersin türküler yakarsın sevdana. Adrenalin had safhadadır. Kalp atışları hızlanmış deli gibi atmaktadır…

Sensiz geçen haftalarda daha çok aşığım sana. Yine yeniden ilk günkü heyecanla sensizlik sendromunu bırakarak ve tutkuyla sana geliyoruz. Bizim dünyamız sen oldun, seni çok seviyoruz.

Bitsin hasretin, dinsin özlemin. Sensiz geçen günlerin…

 

Bukan Çelik / @bukan

Çamur / Skender Yazdı

Hukukta “Kusur” ve “Sorumluluk” farklı kavramlardır. Kusur bizatihi bir fiili işlemek ya da işlememek sonucu oluşan bir durumken, sorumluluk daha edilgen ve genel bir kavramdır.

Bir insan bir olayda kusurlu olmamasına rağmen sorumlu olabilir ki bu da “kusursuz sorumluluk” olarak ifade edilir. Yani bir insanın bir kusuru işlememiş olması, olayla ilgili sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. On yaşında çocuğunuzun komşunun camını kırması sizi “kusurlu” yapmaz. Ancak o çocuğun sorumlusu siz olduğunuz için “kusursuz sorumlu” yapar.

Maçtan sonra Aykut Kocaman’ın yaptığı “buradaki seyirci bana, oradaki seyirci öbür hocaya küfür ediyor, bu anlaşılabilir bir durum değil” açıklamalarını dinlerken Şenol Güneş’in yakın zamanlarda yaptığı bir açıklama aklıma geldi; “Ortalığı tozu dumana karıştıranlar, sonra sorunu kim çıkardı diye konuşmayı çok seviyor”. Gerçekten de “bizi şampiyon yapmayacaklar”, “hakemler Beşiktaş’ı kolluyor” temalı açıklamalardan sonra ellerini iki yana açıp “ülkenin futbol iklimi niye böyle, anlamıyorum” temalı demeçler vermesi çok ironik değil mi? Belki de, hakemlerin Beşiktaş’ı doğradığı Kadıköy maçından sonra “çatır çatır yendik” diyen insanın, geçen hafta ise bizim lehimize tartışmalı tek karar olmadan “eze eze yendik” dememize takılması daha ironiktir. Siz karar verin.

Aykut Kocaman spotları başka yöne çevirmeye çalışıyor ama birkaç yönetici-hoca telkini ve oyuncuların karşılıklı iyi niyetiyle gerginliklerin önüne geçmek ve sadece futbol oynayabilmek mümkünken, gerilimi bir kulüp kültürü haline getirip bundan beslenenlerin “kusursuz sorumlulukları” ne olacak? Kazanmayı her şeyin önüne koyup onun uğruna geri kalan her şeyi elinin tersiyle itmek bile başlı başına bir hastalıkken, bir de kendini bundan sıyırıp başkalarını itham etmek ve bunun üzerine bir ahlak inşa etmek…

Aykut Kocaman kendi paralel gerçekliğinde yaşayıp gerçek dünyayla irtibatını koparmış vaziyette. Kendi ütopyasında durdurulması ancak rakip lobileri ve hakemler ile mümkün olabilecek biri. Adeta bir kompakt futbol üstadı. Başakşehir’i yenince Avrupa şampiyonu olabileceğini düşünen bir “Morinho”. Elbette kendisinden başka herkesin Türk futboluna zarar veriyor ve o bunu bir türlü anlayamıyor. Arkadaşları ona aynştayn diyor. Hala ve hala şikeli sezonu kendisinin taktik dehası sayesinde kazandığını, ancak Beşiktaş’ın iki şampiyonluğunu hakemler sayesinde kazandığına emin. Bunun için en geçerli argümanı ise “kart görmeye çok müsait mevkide oynayan Atiba’nın ceza sınırında iken kart görmemesi. Atiba federasyon tarafından kollanıyor çünkü. Ceza sahası çizgisine bastığı için oyundan atılan ise Atiba değil, yossi kohen.

Fenerbahçe, mücadele edebilmek için gerginliğe muhtaç bir camia. Bazı aklı başında Fenerbahçeliler başarılı insanların yönetim tarafından sepetlendiğini düşünse de bu hatalı bir bakış açısı. Fenerbahçe başarılı olanı değil, futbol oynatmaya çalışan ve “saha içinde kalan” adamları barındıramıyor içinde. Çünkü genlerinde olan bu değil. Eğreti de duruyor zaten. Ve biz de bu sebeple gergin maçları onlar gibi yönetemiyoruz. Bizim camiamızın genetiğinde de futbol oynamak var. Futbol oynarsak yükseliyor, ayak oyunu oynarsak bocalıyoruz.

Mark Twain’in güzel bir sözü var; “Asla bir aptalla tartışmayın. Sizi kendi seviyesine çeker ve sonra tecrübesiyle sizi yener”. Hak aramayalım demiyorum ama bizim onların seviyesine inmemiz, asfalt yoldan çıkıp toprak yolun çamuruna saplanmamız demek. Bizim lastiğimiz de, motorumuz da, şoförümüz de ona uygun değil. Bu yüzden Aykut konuşacak, yönetimleri konuşacak, yönetim destekli medya ve sosyal medya ekipleri konuşacak ve kimse çıkıp onlara “Fenerbahçe’nin hocası, başkanı ancak konuşuyor” demeyecek.

Bu gerçeği ne kadar çabuk kabullenirsek o kadar çok yol alırız. Futbol oynadıkça herkesi yeneceğiz. Her zaman olduğu gibi…

 

Skender / @_skender

 

Söyle En Büyük Kim / Bukan Çelik Yazdı

Hava karanlıktır, göz gözü görmez ve yolunu kaybetmişsindir. Bir ışık ararsın bulamazsın ya hani.

 Mevsimlerden yaz, gökyüzünde ay, ay ışığı vurur ya denize ve yakamoz olur yüreğimize.

 İşte öyle bir sevdadır Beşiktaş. Işığımız olmuş, bize yol olmuştur.

Yıllar geçiyor yaş alıyoruz, yaşlanıyoruz. Hayat bir rutin oluyor bize. Sabah kalk işe git, akşam eve gel;  tekrar iş, tekrar ev. Sürekli sıkıntı stres iç çekişmeler. Zaman bizi esir alıyor bu hayatta.

Sadece bir gündür bizi hayata bağlayan.

Beşiktaş’ın maçının olduğu gündür içimizi huzurla saran.

Sabahtan başlar kalp ağrısı. Seni çağırır ağaçlı yol, Şeref Bey stadı.

İçin kıpır kıpırdır. Bir an önce maç başlasa da maça gitsem dersin.

Beşiktaş maçının olduğu gün benim için bayram sabahı ailecek yapılan kahvaltı gibidir. O gün çayın da tadı farklıdır yenen böreğin de peynirin de zeytinin de. Çünkü o gün ailenle yan yanasındır can cana.

Beşiktaşlı için pazartesi sendromu yoktur. Beşiktaş’ın maçının olmadığı günler zordur.

Bir hafta önce memleketim olan Erzurum’un maçını izlemeye Şeref Bey’e gittiğimde bir şeyi fark ettim.

Stada girerken maç izlemeye başlarken ben gibi, benim şivemde konuşan hemşirelerim. Hani bir yöreye ait olmak güzeldir, aidiyet duygun vardır.

O his vardı bende ama bir şeyler eksikti yürekte.

Maç başlamış maçı izlerken Beşiktaş maçlarında olan o tutku yoktu. Memleketimi destekliyordum ama sanki orada farklı bir ortam vardı. Memleketin de olsa Beşiktaş’ı özlediğimi fark ettim.

Memleketimle can bağı vardı ama Beşiktaşlılarla kan bağı var gibi. Beşiktaş dışında bu hayatta hiç bir şey beni heyecanlandırmıyordu onu fark ettim.

Beşiktaş ile olan bağ o kadar farklı ki o gün onu anladım.

Sezon bitiyor ve biterken yine geldi kalp ağrısı Beşiktaşsızlık en acısı;

Hayat öyle bir şey olmuş ki bizim için,

Beşiktaş bizim elimiz ayağımız olmuş,

Beşiktaş bizim gönül bağımız olmuş,

Gözyaşımız sel Selanik olmuş,

İzmir Marşı olmuş, Gündoğdu olmuş,

Mehter Marşı olmuş.

Kavuşamayanların sevdası,

Tutunamayanların son dalı,

Senin siyahın benim beyazım olmuş.

Beşiktaş farklı dünyalara uyanan insanların,

Aynı sevdaya tutulma sanatı olmuş…

 

Bukan Çelik / @bukan

Bu Çocuklar Bir Harika / Deniz Irmak Yazdı

Olay bir ameliyathanede geçmektedir. Doktor, sedyede oturan Filiz Akın’ın gözlerindeki bantları çıkartır. Önce flue bir görüntü yaklaşıp uzaklaşır, ardından Filiz Akın sevinçle haykırır; ‘’görüyorum, görüyorum…’’.

Dün akşam maçın hakemi Bülent Yıldırım son düdüğü çaldığı an, içinde benim de olduğum milyonlarca Beşiktaşlı bu şekilde haykırdı, duydum. 3 haftadır gözümüze inmiş sis perdesi dağılıverdi. Yüzümüzde ise o şaşkın gülümseme, ağızın kapanamama, kulaklara doğru uzama hali. Herkes ne kadar güzel, kuşlar ağaçlar, börtü böcek… Sen iyiysen bak biz ne kadar iyiyiz Beşiktaş.

Birazcık bu anın tadını çıkarmıştık ki, patır patır önümüze hakem eskilerinin, futbol kompedanlarının yorumları düşmeye başladı. Hepsi tek bir kalemden çıkmış metinleri okuyorlardı yorumculuk yapmış oldukları renkli kanallarda. Konumuz Quaresma. Hepsinin karın ağrısını, neye hizmet ettiklerini çok iyi biliyoruz üstelik. İşte yine de sinirleniyoruz, en çok da buna üzülüyor insan.

Koca koca insanlar çıkıyor, hiç utanmadan sıkılmadan Quaresma faulü bulmuş ve ilk kez rakip üzerinde uygulamış ve yine hakem ilk kez bu olaya toleranslı davranmış gibi anlatıyorlar. Oysa ki aynı maçta, aynı dakikalarda Quaresma’ya ve diğer oyuncularımıza yapılan 317 faulden, kafalarına yağan ses bombalarından, su şişelerinden ve bilumum yabancı cisimlerden bahsetmiyorlar. İhtiyaç duymuyorlar, hayır ne gereği var değil mi? Neden Beşiktaş’ın da daha kötü muamele gördüğünü, hakemin taraf tutamadığını, hele Beşiktaş’ı tutmanın yanından geçmeyeceğini, her iki taraf için de çok kötü kararlar verdiğini ve maçı yönetemediğini anlatsınlar şimdi. İşlerine gelmez ki böylesi. Yayıncı kuruluşun özetine baktığımız zaman da niyet apaçık ortada zaten. Zavallı Bursaspor oyuncuları, Beşiktaşlı oyuncuların taşkın, pervasız, hoyrat faullerine maruz kalmışlar.

Beşiktaş düşmanlığı yapıyorlar. Beşiktaş o sahada futbol oynadı, mücadele etti ve kazandı diyemiyorlar. Haftalardır hakkı yenen Beşiktaş’tan değil de Quaresma’nın yaptıklarından, Talisca’nın orta parmağından bahsetmek işlerine geliyor. Buradan da ‘hakemler Beşiktaş’ı kolluyor’ algısı pompalanıyor. Hadi oradan!

Bizi, onay vermeyeceğimiz pozisyonları savundurmak zorunda bırakıyorsunuz. Daha en baştan bizim karşı çıkacağımız hareketleri öyle bir sunuyorsunuz ki, Talisca’nın orta parmağını alıp, hepinizin karşısındaki duvara çerçeveletmek istiyoruz.

Beşiktaş Türkiye liginin açık ara en iyi futbol oynayan takımıdır. Ondandır ki rakiplerimiz ellerinden gelen en iyi oyunlarını hep bize karşı oynamıştır. Tek atımlık kurşunlarının hedefi biz olmuşuzdur sezon boyunca. Futbol oynamayı beceremedikleri zaman da ortamı terörize ederler. Dün akşam Bursaspor oyuncularının, geçen hafta da Fener oyuncalarının; ‘futbolda alt edemedim, bari bir ikisini sakat bırakayım’ düşüncesiyle yapmış olduğu hareketler gibi.

Tüm yıl statlarında görmedikleri taraftarlarını, bizim konuk olarak gittiğimiz maçlarında gördüler. Yıl ortalarımın en az iki katı taraftar geldi Beşiktaş’a karşı oynadıkları maçlarda statlarına.

Üç örnekle konuyu pekiştirelim;
Antalyaspor yıllık seyirci ortalaması : 12.869
Beşiktaş maçında seyirci sayısı : 27.302
Bursaspor yıllık seyirci ortalaması : 16.586
Beşiktaş maçında seyirci sayısı : 26.245
Gençlerbirliği yıllık seyirci ortalaması : 2.566
Beşiktaş maçında seyirci sayısı : 9.703

Aslında bütün bunlar bizim açımızdan çok da olumsuz veriler değil. Oynadıkları, oynamaya çalıştıkları, en iyi oyunla bizim karşımıza çıkıyorlar ve haliyle bizim oyunumuz gelişiyor. Sürekli diri, formda kalmamız sağlanıyor. Bizi baskı altına almak için bedavadan biraz pahalı bilet satarak doldurdukları statlar da ise deplasmanda kalabalık taraftar karşısında sakinliğimizi korumayı, krizi yönetmeyi öğrendik/öğreniyoruz. Ayrıca evinde her hafta 30 bin taraftara oynamaya alışmış takımımız, ruhsuz statlara oynamamış oluyor.

Yaptığınız her şey çeliğe su vermeye devam ediyor. Ne demir sertliğinde büktüğün zaman elinde kalacak, ne beton gibi ilk sallantıda dökülecek, ne de silikon gibi ısıttığında her kabın şeklinde girecek. Çelik gibi sert, çelik gibi esnek. Dim dik duran ve insan olduğunu unutmayan, vicdanıyla, merhametiyle, aklıyla çabalayan… Aynı bir çelik gibi, bulunduğu temeli yükselten, yanındakileri de taşıyıp binayı oluşturan…

Geliyoruz, öğrenerek, büyüyerek, güçlenerek geliyoruz… Geliyoruz, hakkımızla şerefimizle, bizim olanı almaya geliyoruz… Ne kadar çabalarsanız çabalayın, yolun yarısını aştık geliyoruz…

Taraftara Not: Upuzun günleri, sancılı uykusuz geceleri geride bırakıyoruz. Bunların bitmesine çok az kaldı. Şampiyonluk elbette bize yapılanları unutturmaz, hafızalarımız her daim diri, ancak bu şer ittifakının da mutluluğumuza gölge düşürmesini izin vermeyiz. Aksine daha da güçlü kahkahalar atacağız karşılarında. 3 hafta daha koşulsuz şartsız oyuncularımıza sahip çıkalım. 3 hafta daha hiçbir oyuncumuzu, biz onların önüne atmayalım. Bu çocuklar desteğin, sevginin en güzelini hak ediyor.

 

Deniz Irmak / @deSniz

Az Kaldı Çocuklar / Erdem Evcim Yazdı

Gece yarıları Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda toplanıp, ertesi sabah semtte bulurduk kendimizi. Finallerden önce de çok yol yaptım, vizelerden önce de. “Ne bir okul bitirmek ne de bir kızı sevmek. En büyük dileğimiz seni şampiyon görmek.” diye diye kat ettim hep kilometreleri…

Yol boyunca hiç uyumayan da olurdu, içip içip sızan da. Aynı besteyi saatlerce söyleyen ise kaptanı ayık tutma derdinde olurdu genelde. Ama ne olursa olsun Köyiçi’nde kahvaltı yapmadan gelemezdik kendimize.. Sonra koşar adım İnönü’de alırdık soluğu, izlerdik inşaatı..

Tabii o zaman şimdilerin akıllı stadı Vodafone Arena yoktu piyasada. Çoğumuzun hayali, en efsane maçlara tanıklık ettiğimiz İnönü’nün, Mithatpaşa Stadı’nın, Şeref Bey’in yıkılışını izlerdik.. O inşaatı izlemek çok karışık duygular uyandırırdı bizde. Biraz hüzün, biraz mutluluk..

Şimdilerde senkronizasyon sorunu olan Vodafone Arena gibi akıllı değildi belki ama sinirlendiğinde yeri göğü inletirdi İnönü.. Hele o efsane kapalı kutu.. Neyse.. “Bu stat nasıl bitecek.” derdik içten içe..

Sonra belki bir sabah Ankara Güven Park, belki Konya.. Camı kırık servis ile Kayseri yollarındaydık bi ara; “Alpay’ın donuyoruz … koyayım!” diye titremesini hiç unutamam mesela..

Ya da belki Elazığ’a giderken yolda kalmışızdır.. Adana en efsanelerden biridir mesela.

Nereye gittiğimizin ya da kaç kilometre yol gittiğimizin hiç bir zaman bir önemi olmadı.. Tek düşüncemiz sadece yanında olabilmekti, seni yalnız bırakmamak.. Çekilen onca cefa, içeri girip giremeyeceğimiz meçhul biletsiz gelinen kilometrelerce yol, sıkış tepiş o servisler, son parayı hareket etmeden önce “Beyler açık var!” cümlesi ile abilerimize vermek..

Yol boyu aç susuz.. Hey gidi günler.. Bizler karanlığın içinden geliyoruz. Siyah, simsiyah.. Ama hep inandık, “Güzel günler göreceğiz” dedik! Vazgeçmedik hiç, sustuk yutkunduk.. Ama asla yalnız bırakmadık Beşiktaş’ımızı.. Beşiktaş uğruna bir şeyler yapmak için vardır, uğruna bir şeyler yapılır ve mutlu olunur.. Olayımız budur!

Ve şimdi, hayattaki tek gayesi Beşiktaş olan mevzubahis Beşiktaş olunca hiç bir menfaat gütmeyen adamlar yine mutlu olacak.. Cefasını biz çektik sefasını da biz süreceğiz! Az kaldı çocuklar yine ŞAMPİYON olacağız!

 

Erdem Evcim / @ErdemEvcim_35

Benim Hikayem Sensin Beşiktaş / Bukan Çelik Yazdı

Siyah beyazlıların açılış töreninde, Beşiktaşlı futbolcular ve teknik heyet, havai fişek ve lazer gösterileri arasında taraftarların yoğun desteği altında tek tek anons edilerek sahaya çıktı. Böyle diyordu manşetlerde 2002-2003 sezonun açılışı için.

2 Ağustos 2002’de,İnönü Stadında oynanan sezonun açılış maçına, çocukluk arkadaşım Akın’la beraber yerimizi almıştık. Kendisi iyi bir Galatasaraylı idi. Bana ‘’Sizin taraftarı ve stadı merak ediyorum bir gün maç izleyelim İnönü’de demişti’’. Ben de ‘’Tamam olur’’ demiştim. Nasip açılış maçına gitmekmiş. O gün maç ücretsiz idi. Kapalı tribün, saatler öncesinden dolmuş, biz ise yeni açıkta en üst katta yerimizi almıştık. Maç başlamış tribünlerde inanılmaz bir coşku vardı. Ara ara Akın’a bakıyordum. Ne yapıyor diye. Bazen gözleri sol tarafa kapalıya doğru kayıyordu.

Akın’a dönüp ‘’nasıl dedim tribünler’’

Akın ‘’Çok iyisiniz demişti.’’

Maç oynanmaya başlamış gol yemişiz Akın’da hafiften beni kızdırıyor

‘’Beşiktaş’ta iş yok’’diye.

Ben de ‘’Bak kızdırma beni, söylerim bak bu adam Galatasaraylı diye bağırayım mı’’ dedim o da ‘’ulan sus bizi mi dövdürücen’’ demişti 🙂

Akın’la tanışma hikâyemiz 90’ların başındaydı. Silivri’de tanışmıştık. Bizim kaldığımız siteye akrabalarına misafir olarak gelirdi yazları. Oturduğumuz yer kendi halinde güzel bir site idi. 90’larda çocuk olmanın en güzel tarafı sokaklardı. Bomboş sokaklarda deli gibi top peşinde koşturmaktı. Top sahasında tanışmıştık onunla. Oyun stili tipi de İlhan Mansız’a benzerdi. O zamanlar da yan sitelerdekilerle maçlar düzenlerdik ve ne zaman Akın’la beraber oynasak kazanırdık maçları.

Açılış maçı bitmiş evlerimize doğru dönerken Akın da ‘’Cidden iyiymişsiniz çok beğendim taraftarınızı’’ dedi. Ben de tabi gururlandım Beşiktaşlılığımla

Açılış töreninden birkaç ay sonra ise hayatın siyahı bir güne şahit olmuştum. Beşiktaşlı olan amcam vardı o rahatsızlanmış onu hastaneye götürmüştük. Sağ kolu ve ayağı tutmuyordu kısmi felç gibi bir şey geçirmişti…

Amcam güzel adamdı. Eşinin dostunun üstüne titrer imkânı dâhilinde hemen herkese yardımcı olmaya çalışan zor gün adamı idi. Bir ara kahvecilik yapmış Şişli tarafında da bir kahvehanesi vardı. Ne zaman yanına gitsem çayımı söylerdi. Hemen sorardı karnın aç mı yemek söyleyeyim yeğenime derdi. O da benim gibi fanatik olmasa da Beşiktaşlıydı. Kasada oturduğu yerin hemen arkasında 1996 yılına ait siyah beyaz çerçeve içinde Beşiktaş posteri vardı. Amcam sağ olsun bir gün o posteri benim gibi Beşiktaşlı kardeşime hediye etmişti. Çünkü onun en çok kıymetini biz bilecektik o da biliyordu.

 

1997 yılına kadar Avrupa yakasının çeşitli yerlerinde oturdum. Daha sonra lise bitince 1997 yılında Anadolu yakasına taşınmıştık. İçim biraz buruktu. Yeni taşındığımız yer Kadıköy’dü. Doğdum büyüdüğüm yerleri bırakıp bir anda karşıya geçmek çok zor oldu. Tıpkı Feyyaz’ın bizi bırakıp Kadıköy’e Fenerbahçe’ye gitmesi gibi. Açıkçası alışamamıştım uzun bir süre.

Zordu çünkü Avrupa yakasında otururken Beşiktaş’ı doya doya yaşıyordum. Antrenmanlara gider futbolcuları izlerdim. Hatta ara ara kaçak girer toprak sahada top oynardım Fulya’da

Amcam Avrupa Yakasında Hürriyet Mahallesi tarafında otururdu.. Benim de doğup büyüdüğüm yerdi Hürriyet Mahallesi. O yıl üniversite sınavına giriyorum ama O yıllarda da hayatım hep Beşiktaş olduğu için bazen gitmediğim maçlar olunca “Amca maça gideceğim para verir misin?” derdim verirdi, “Amca maçı izleyeceğim yer ayarlar mısın?” derdim, en kral yeri ayarlardı.

Süreyyapaşa Hastanesine gitmiştik amcam, babam, kuzenimle beraber, Eylül gibi, o zaman 22 yaşındayım. Filmleri çekilmiş içeride amcam otururken babam dışarı çıktı. Gözleri kan çanağı içinde ne oldu baba dedim bir şey demedi kuzenime sordum. Amcan iyi değil dedi. Amcam çok sigara içerdi ciğerleri tüketmiş son demine gelmişti vücut. Kolunun tutmama nedeni tümör beyne kadar gitmişti. Doktor içeride bizimkilere 6 ay yaşar demiş. Kaynar sular başımdan aşağı inmişti duyunca.

2002 sezonu açılmıştı ama hep içim yarımdı. Beşiktaş sezona iyi başlamış maç üstüne maç kazanıyordu. Ama amcam zamanla eriyordu. Ölümle yaşamı ayıran çizgi dedikleri o idi. Beşiktaş’ın siyahını da beyazını da yaşadığım yıl oldu. O yıl geleni geçeni yenmiştik. Şampiyon olmuştuk ama ailecek kahroluyorduk. Sezon bitmiş yeni sezona doğru yol alırken amcamın hastalığı daha da ilerlemiş. Artık her geçen gün daha da eriyordu. Bir Pazar günü, 28 Eylül 2003’te aramızdan ayrılmıştı. Vedası da bir Beşiktaş maçıydı. Trabzon’u 5-0 yendiğimiz maçtı. Bazen o maçı televizyonda nostalji maçlarını gösterdiğinde televizyonda denk gelirim. Hayatımda 8-0 yenildiğimiz maç olmak üzere izlerken içimin buruk olduğu maçtır.

Amcam hasta iken kuzenim bir türküyü kaydetmişti telefona. Sözleri şöyledir, bir derdim var bin dermana değişmem diye. Seneler sonra ne tesadüftür ki Beşiktaş taraftarı o türkünün bu sözünü marş yaptı sanki onu anar gibi.

Hatta bir gün mezarını ziyarete gitmiştim Hasdal’a, kardeşimle beraber. Elveren Ailesine ait bir mezarlığı göstermişti abi bak dedi Beşiktaş amblemi var diye. Arabayı durduk mezarın yanına gittik. Garip bir ruh hali içinde idim. Bir Fatiha okudum Beşiktaşlı kardeşime.

Daha sonra kardeşim ‘’Abi mezarın arkasında da bir şey yazıyor.’’ Hemen gittim mezarın arkasındaki yazıyı okumaya…

 

“Ölüm ne zaman ve nereden gelirse gelsin, mezarıma siyah beyaz güller atılacaksa, mezar taşıma Beşiktaş yazılacaksa, öyle ölüm hoş gelmiş sefa gelmiş” yazıyordu.

Seneler önce İnönü’de açılan bir pankartın sözleri idi. Psikolojide algıda seçicilik diye bir şey vardır. Bizim algımız da Beşiktaş olmuş. Nereye gitsek nereye baksak hayatımız ona dair bir anıyla dolmuştu.

Amcam vefatından sonra zaman geçtikçe özlemi daha da büyüyordu. Akın ile o açılıştan sonra eskisi gibi sık görüşemez olmuştuk. İnsan belli bir yaştan sonra iş hayatına atılınca iş güç derken arkadaşlıkları eskisi gibi görüşme şansı olmuyor.

Seneler sonra, Akın evlenmiş Anadolu yakasında benim çalıştığım yerin yakınına taşınmıştı. Bu sayede arada görüşme şansımız oluyordu. Eski günleri yâd ediyorduk.

Bazen arayı açar 2-3 ay dükkâna uğramayınca arar sorardım ‘’Nerelerdesin, ne yapıyorsun?’’ diye o da ‘’Oğlum ne olsun. İş güç evlilik’’derdi. ben de “Tamam arayı açma uğra’’derdim.

Bir ara Akın 5-6 ay kadar kaybolmuştu. Bir gün dükkâna geldi Akın. Uzaktan, arabasıyla kornaya bastı laf attı. Ben de Allah Allah kim bu diyordum. Tanıyamamıştım Akın’ı. Saçlar gitmiş, beti benzi değişmiş bir halde. Arabadan inince fark ettim Akın’dı. İçeri gelmiş oturmuştuk. Ne oldu lan dedim, Bukan dedi hastayım, ne oldu hayırdır dedim. Kanser dedi. Benim başımdan aşağı kaynar sular indi tıpkı 2002 yılı gibi.

Akın bir keresinde bu hastalığından önce bana ‘’Tuvalete giderken küçük abdestimi yaparken zorlanıyorum’’demişti. Ben de ‘’İstersen bir doktora git Akın’’demiştim. O da gitmiş ve prostat kanseri olduğunu öğrenmiş. Hastalık epey ilerlemiş, teşhiste biraz geç kalınmıştı. İşin acı tarafı bu kadar erken yaşta görülmesi çok nadir oluyormuş. Görüşmediğimiz o zaman sürecinde kemoterapi görmüş saçlar dökülmüş yüzünün rengi bile değişmişti.

Akın’ın abisi de doktordu. Epey yeri araştırmışlar fakat pek bir çare bulamamışlar doktorlar 3 ile 5 sene ömür biçmişti Akın’a. Ben tabi ikinci şoku yaşadım amcamdan sonra bunları duyunca.

Ben atlatırsın canını sıkma diyorum o da bakıcağız dedi tedavi görüyorum inşallah iyi gelecek diyor.

Akın’la 3-4 yıl boyunca telefonlaştık konuştuk sık sık. Görüştüğümüze hastalıktan pek konuşmak istemiyordu ben de pek açmıyordum konuyu. Eski günleri Beşiktaş’ı Galatasaray’ı hayatı konuşuyorduk biz de. Zaman ilerledikçe amcam gibi Akın da erimeye başlamıştı. Epey zayıflamış bir deri bir kemik kalmıştı.

Ramazan bayramında Silivri’ye ailemin yanına gitmiştim. Bayramın son günü idi. Sahile inerken bir diğer amcam beni gördü. Bukan dedi Akın vefat etti…Ben şok oldum. Gözlerimden yaşlar… Hani bazı anlar olur ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemezsin. İşte ben de o durumda idim. Silivri’de çocukluğumuzun geçtiği yerde ölüm haberini almak hayatın da bir kötü tesadüfü idi. Akın’ı 2015 yılının 19 Temmuzunda yine bir Pazar günü kaybettik…

Ne zaman 2002-2003 sezonuna dair televizyonda bir videoya rastlasam o yıla dair anılarım Akın ve Amcam oldu artık. 100.yıl şampiyonluğu bazıları için en güzel sene idi. Benim içinse o seneye ait keder olarak kaldı. Zaten bir insan neden Beşiktaşlı olur bilir misiniz? Beşiktaşlı insan hüzünleriyle güçlenir.

31 Mart 2017 Akın’ın 37.doğum günü. Doğum günün kutlu olsun güzel insan.

Bir Beşiktaş maçında

Rastlamak vardı sana

Anılar acıtsa da

Selam olsun Akın’a canım amcama

Geride kalan tüm güzel dostlara

 

Bukan Çelik / @bukan

Beşiktaş-Kayserispor / Kübra Yazdı

Beklediğimiz gibi maç tempolu başladı. Kayserispor oyuna ofansif başladı bu yüzden Beşiktaş oyunu tutmakta bir hayli zorlandı. İsabetsiz paslarımız, ortada Quaresma’nın yokluğu derken hücum hattını fazla etkili kullanamadık.

Öncelikle sağ bek ile başlamak istiyorum. Andreas Beck önceki performanslarına göre bir nebze iyiydi ama genel manada kötü performans sergileyen bir futbolcu. Şampiyonluğa oynayan takımın, sürekli geri pas yapan, el freni görevi gören bir futbolcuya ihtiyacı yoktur diye düşünüyorum. Aynı şekilde stoperde Tosic’in oynadığı maçlar da yenilen gollerde muhakkak hata payına sahip oluyor. Tosic ve Beck’in şampiyonluğa oynayan takımda hata istikrarları sebebiyle defansif anlamda başarılı olması ve takımı başarıya ulaştırması pek mümkün görünmüyor. Marcelo ile ilgili çok yorum yapmayacağım elinden gelenin fazlasını ortaya koyan genel manada hatasız oynayan bir oyuncu umarım sakatlığı da ciddi değildir. Sol beke baktığımızda Adriano’yu normalde çok beğenmeme rağmen bugün kötüydü zaten istatistiklere bakıldığında kazandığı ikili mücadele ile kaybettiği ikili mücadele neredeyse aynı.

Orta sahayı gözlemlemeye başladığımız da maçta en çok dikkat çeken Oğuzhan Özyakup’un yokluğuydu. Evet yokluğu. Olympiakos maçında devre arası maça girip takımın oyun tutuşunu sağlayan Oğuzhan bugün sahada yok gibiydi. Genel olarak derbi maçlarında da aynı şekilde yokluğuyla dikkat çeken Oğuzhan’ın artık ya yeteneklerinin kısıtlı olduğunu ya da maç seçtiğini düşünüyorum. Aynı şekilde Tolgay’da kimi maçlarda göz dolduruyorken kimi maçlarda hata üstüne hatalarıyla saç baş yolduruyor. Tolgay’ın bugün bariz hataları yoktu lakin çok etkili bir performans da sergileyemedi. Hem Oğuzhan’ın hem Tolgay’ın kötü performans sergilemesi ne yazık ki hücum hattımızı zayıflatmış oldu. Bu nokta da Quaresma’nın yokluğu fazlasıyla hissediliyordu. Quaresma dostu ya da Quaresma düşmanı değilim. Maçı izleyen herkes hücum hattında ve top çalmada zayıf kaldığımızı gözlemlemiştir zaten. Quaresma yüzünden tartışmaya giren taraftarımıza da bir nebze cevap niteliğinde bir maçtı. Teşbih yapmak gerekirse; Picasso ölmeden önce tablolarını yakarak ısınmıştı. Ölünce tablolarının kıymeti ortaya çıktı. Q7 bu takımın Picasso’sudur. Kıymetini bilelim. Zira, en fazla 2 yıl daha yeşil tuale tablolar çizip bizi mest eder. Sonrası hasret! Ayrıca Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım diye düşünüyorum. Hak demişken yahu biz Atiba’nın hakkını nasıl ödeyeceğiz? Ana baba hakkının yanına Atiba hakkı eklesek yeridir. Kalecinin hatasını bile telafi ediyor. Doğru zamanda doğru yerde oluşları ve zekasıyla kaptanlık bandını fazlasıyla hak ediyor.

Gözlerimizi kanatlara çevirdiğimiz de Babel ile ilgili sadece canı oynamak istemiyor diyebiliyorum. Sadece düz koşularla yetinmesi, pozisyonlara girememesi bunu gösteriyor çünkü. Kanadın diğer tarafına baktığımız da ise motivasyonu tam, şampiyonluğa odaklanmış bir Aboubakar görüyorum. Afrika kupasından moralli dönüşü performansını arttırdı. Ve şampiyon olana kadar da düşeceğini pek sanmıyorum. Kendisine ‘’çöp’’ diyenleri de susturmuş oldu böylece.

Gelelim Cenk ve Talisca’ya. Cenk’te cismen sahada olmayanlar arasındaydı. İkili mücadeleleri kaybetmesi, atağa çıkamaması, pas trafiğinde etkin olamaması sebebiyle maçı forvetsiz tamamladık. Talisca’nın ise forvet arkasında direk gibi sabit durması, top eğer önüne düşerse şut çekmesi gerekiyor. Bunun dışında çok bir pozisyona giremedi. Cenk ve Talisca’da kötüydü.

Maça genel manada baktığımızda tempolu başladık ama oyun tutuşunda, paslaşmada istikrar sağlayamadık, orta sahanın yetersiz performansı hücumu kilitledi diyebilirim. Aynı şekilde savunmanın etkisizliği rakibin işini kolaylaştırdı. Kayseri gibi ofansif yönü baskın takıma karşı savunma hattımızın çok dikkatli davranması gerekiyordu, olmadı. Her ne kadar istatistiklerde baskın taraf olsak da Andreas Beck’in bir hatasıyla eşitlikten kaçamadık. İstatistiksel üstünlüğümüzün skora yansımaması tamamen UEFA’da mücadele etmemizle alakalı diye düşünüyorum. Saha da kötü bir Beşiktaş’tan ziyade, yorgun bir Beşiktaş vardı.

Şampiyonluğa emin adımlarla yürüdüğümüz bu zorlu yolda puan kayıpları olacağını biliyorduk. Ne olursa olsun futbol fiziksel mücadele gerektiren bir spor olduğu için performanslarda artış olduğu gibi düşüşlerde olacak mühim olan bu düşüşleri hızlıca atlatmak ve önümüzdeki maça odaklanmak. Unutmayalım; bu akşam aldığımız 1 puan bizi şampiyon yapacak.

Taraftara gelirsek, Beşiktaş tarihinin en kötü taraftar kitlesi bugün tribündeydi. Eleştiri bile yapılamayacak kadar kötüydü. Bu sebeple de yazımı şu şekilde noktalamak istiyorum;

“Beşiktaş bugün 1 puan kazandı, Beşiktaş taraftarı 2 puan kaybetti.”

.

Kübra / @kuralsizkadin

 

100 BeşiktAŞK’lı / Mert Erensal Yazdı

UEFA’nın güvenliği gerekçe göstererek deplasman taraftarına izin vermediği Olympiakos – Beşiktaş mücadelesine sızan 100 Kartal Yürekliyi bu yazının başına yazacağım ki arada kaynamasın

32000 kişiye tribün dersi veren, Pire’de gururla İzmir Marşı söyleyen ve seslerini hem sahadaki futbolcularımıza hem de ekran başında bizlere ulaştırmayı başaran 100 inanmış ruh. İşte kazanacağımız tüm zaferler için hem taraftar, hem takım olarak ihtiyacımız olan bu ruh, bu inanmışlık, bu mücadele…

Hepinize çok teşekkürler, sağ salim İstanbul’a dönmeniz dileğiyle arkadaşlar!

Gelelim maça

Teknik direktör değişikliğine giden takımlarla oynamak zordur. Çünkü karşınızda nasıl oynayacağını tahmin edemediğiniz bir takım bulursunuz. Karşılaşmadan önce yapılan tüm gözlemler, tutulan raporlar ve teknik analizler bir anda çöp olur. İşte bunun sonucunda dün Şenol hoca’da daha kontrollü bir 11 tercih etti.

Olympiakos’un kendi sahasında baskılı oynayacağını düşündüğü için Cenk’e nazaran daha hareketli olan Aboubakar ve Oğuzhan’a göre orta sahada daha baskılı oynayan Tolgay tercihleriyle maça başladık.

Tolgay kendisine verilen bu şansı inanılmaz kötü futboluyla hiçte iyi kullanamadı. Bir makinenin çarkları gibi işleyen Beşiktaş takım oyununun da merkez çarkının kırılmasına ve 45 dakikanın ziyan olmasına sebep oldu. Atiba bile Tolgay’la oynarken ne yapacağını bilemiyor, çünkü Tolgay ne yapacağını bence kendi bile bilmiyor. Şenol Güneş 45 dakika dayandığı Tolgay’ı hakemden önce oyundan alarak maçı 11 kişi bitirmemizi sağladı.

Ikinci yarıda ise Ouşan’la birlikte makine tekrar çalışmaya başladı, önce rakip kalecinin hatasıyla Aboubakar golü ve sonrasında kaçan goller, saç baş yolduran pozisyonlar. Ouşan muhteşem oynadı demiyorum ama çarklar çalışmaya başladı, Atiba kendini buldu, ilk yarıda 5 kez top ayağına değen Aboubakar ikinci yarıda 14 kez buluştu topla yani neredeyse 3 katı daha fazla.

Isı haritaları da Beşiktaş’ın ilk yarı ve ikinci yarı futbolu arasındaki Şenol Hoca’nın da maçtan sonra  basın toplantısında söylediği gibi “Siyah – Beyaz iki farklı yarı oynadık” lafının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor.

Olympiakos ——–Ilk Yarı———- Beşiktaş

Olympiakos ——–Ikinci Yarı———- Beşiktaş


Isı haritalarına bakınca tüm atakların sol kanattan yapıldığını görüyoruz. Bu da bize takımı ileriye Quaresma ve destek olan Adriano’nun çıkarttığını söylüyor. Peki takım neden Babel üzerinden atak yapamıyor? Öncelikle Babel sol açıkta kendi özelliği olan fuleli deparlarıyla tehlike yaratmayı seven bir oyuncu, sağ kanatta oynayınca rahat oynayamıyor. Dün akşam ki istatistiklerine bakacak olursak 90 dakika boyunca 11 ikili mücadele kaybedip, top ezmiş veya pozisyon kaybetmiş. Dün akşam Babel içinde hem pozisyon hemde konsantrasyon olarak iyi gününde değildi diyebiliriz.

Sezon başından beri Beşiktaş’ın hücum yükünü çeken Quaresma gene hırslı, istekli oyunuyla ataklarımıza yön veren isim oldu. 59. dakikada kaleciden sıyrılıp topu ağlarla buluşturabilseydi belki bugun onun için kahraman diyecektik. Kayserispor maçı Quaresma’nın oyununu eleştirenler için iyi bir fırsat olacak. Bakalım ligte Quaresmasız ne yapacağız?

1-1’lik skor dünkü maçta bence alabileceğimiz en kötü skor oldu, yanlış anlaşılmasın deplasmanda aldığımız mükemmel bir sonuç 1-1 ama dün özellikle ikinci yarıda skoru  2,3,4 yapamamamız ve Olympiakos’un hala tur umudu olması bizim hatamız.

İnanıyorum ki Vodafone Arena’da bu iş bitecek ve çeyrek finaldeki rakibimizi bekleyeceğiz.

.

Mert Erensal / @Mert_RNSL 

Taraftar Ve Motivasyon İlişkisi / Deniz Irmak Yazdı

Büyükanneler, dedeler neden çok sevilir? Çok basittir aslında cevabı, sorumlukları sınırlıdır çünkü. Torunlarına istedikleri her şeyi alabilirler, her isteklerine izin verebilirler. Sürecin devamında yaşanacak sorunları onlar çözmek zorunda değillerdir. Bebeği alırlar öperler severler, uykusunu kaçırırlar. Akabinde bebek ağladığında hemen anne babasına verirler ve “al oğlum/kızım çocuk ağlıyor” derler. Anne baba sustursun şimdi çocuğu…

Ve tek işleri sevmek olduğundan çok eğlencelidirler torunları için, haliyle çok da sevilirler. Torunları hata yaptığında kızmak, uyarmak, davranışı düzeltmeye çalışmak gibi bir sorumlulukları yoktur. Hem kendi evlatlarının tepkisinden çekindikleri için hem de torunları ile gerilmemek için hiç girmezler o toplara.

Futbolcu-taraftar ilişkisini de biraz bu ilişkiye benzetirim ben. Sahadaki her futbolcumuzu evlat gibi sevebiliriz ama torunlarımız gibi davranmalıyız. Yaptıkları iyi işlerde gururla çığlıklar atıp, mutluluğu sonuna kadar yaşarız. Ama kötü günlerinde kızsak ve üzülsek de, onları eğitmenin bizim işimiz olmadığını bilmeliyiz.

Zira bunun için takımın eğitim, fiziksel kondisyon, sağlık, psikolojik durumları ile ilgilenen bir teknik ekibi var. 7/24 çalışıyorlar. İşlerinde de gayet başarılı insanlar bunlar. Takımın babası dediğimiz bir Şenol Güneş var. Yaptığı işi bir saniye bile ciddiye almadığını kim iddia edebilir? Takımın geldiği durumdan herkes memnun. Ligde açık ara şampiyonluk adayıyız. UEFA’da kupanın güçlü adaylarından biriyiz. Ve bu durum seven sevmeyen herkes tarafından kabul edilmek zorunda olan bir gerçek! Dolayısıyla artık arkamıza yaslanalım ve bu durumun keyfini sürelim… Hem oyuncularımızla gerilmeyiz hem de böylesi daha eğlenceli.

Bizler seyirci değil taraftarız diyenler olacaktır. Ben de o yüzden zaten dede-torun örneğine benzetiyorum. Büyüklerimiz ailemizin en önemli parçasıdır. Bugüne kadar maddi manevi tüm olanaklarını seferber eden, dünden bugünü hazırlayan onlardır ancak işin eğlenceli kısmıdır şu an onların nasibine düşen. Tıpkı biz taraftarlar gibi (Bir Kibrit Çaklardan, Fedalara) zamanında cefa çekmişlerdir, şimdi sefasını sürme vaktidir. En önemli görevleri ise ailenin en büyüğü olarak motivasyon sağlamaktır…

Motivasyonu en basit haliyle, yaptığı işi/eylemi maksimum verimle ve istikrar sağlanarak yapılması olarak tarif edebiliriz. Futbolcuların da en büyük motivasyon kaynağı taraftar. Çok uzaklara gitmeye gerek yok Benfica maçının öyküsü yeterince açıktır. Motive etmenin faydaları ortadayken demotivenin yapacağı yıkıma da yine ligimize bakıldığında çokça örnek bulunacaktır. Olumlu eleştiriler ve gerekli motivasyonu ile yere düşeni nasıl ayağını kaldıracağını en iyi Beşiktaş taraftarı bilir.

Taraftar ve motivasyon demişken, dün gece 100 kişiyle 30.000 kişilik stadı inleten o güzel yüreklere bir selam çakmadan geçmek olmaz. Hepinizin eline ağzına yüreğine sağlık güzel insanlar. Tüylerimiz diken dikendi sizlerin her çığlığında. Gözlerimiz dolarak dinledik İzmir Marşı’nı. Sadece ekran başında bizleri heycanlandırmadınız elbette, eminim ikinci yarıdaki toparlanmamızda çok ciddi katkısı oldu yaptıklarınızın. 100 kişiydiniz ama tüm ailemizin kalp atışlarının sesini duyurdunuz dünyaya.

Vefa

Bilimsel bir gerçek var ki; sürekli yükselme eğilimi göstermez bir grafik. Pik noktasına gelir ve düşüşe başlar. Daha basit bir ifadeyle ‘her çıkışın bir inişi vardır’. Niyetim kesinlikle karamsar bir tablo çizmek değil. Belki haddim olmayarak hatırlatmak; biz Beşiktaş kültürüyle büyümüş insanlarız, biz bu armaya aşık insanlarız, bu forma için ter döken her futbolcumuzu baş tacı ederiz. Yaptığı bir yanlış hareket için (oyun sırasında yapılmış teknik hatalar elbette) takımımıza, oyuncularımıza sınırı aşan söylemlerde bulunmayız. Sadece hakemler ya da renkli basın doğradığında değil, o formayı sırtında taşıdığı her an bunu unutmayız. Vefa bilen insanlarız.

Futbolcularımızın sahada yaptıkları bir yanlış pas, ya da benzeri hareketlerden ötürü ağza alınmayacak laflar duydum dün gece. Söz ağızdan çıkana kadar sizin esirinizdir ancak ağızdan çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz. Sosyal medyanın sayısız faydasının yanında, şuursuzca ilerleyen bir linç kültürü de oluştu maalesef. Ancak biz Beşiktaşlıyız ve kendimize yakışanı yapmak zorundayız. Taraftarlığın gurur veren kısmı ve bakıldığında zor olanı hep destek, tam destek…

Zaten ülkede/dünyada canımızı sıkabilecek o kadar çok şey varken, isyan etmek istesek; kızmak bağırmak istesek milyonlarca neden bulabilecekken, bu öfkeyi takımımıza oyuncularımıza yöneltmemize anlam veremiyorum ve gereksiz olduğunu düşünüyorum. Üstüne üstük her şey bu kadar iyi giderken bizim için…

Biz 15 yıl şampiyonluk beklemiş taraftarlarız, biz sıkça söz edildiği gibi Feda’lardan buralara gelmiş taraftarlarız… Bunları hiç unutmamak lazım… Şimdi lütfen oynadığımız bu güzel oyunun tadını çıkaralım, oyuncularımızı da Şenol Hocam’a bırakalım. Hem bu konuda kuşkusuz hepimizden daha iyi olduğu için hem de böylesi daha zahmetsiz ve neydi anahtar kelimemiz ‘eğlenceli’. Sefa sürme sırası bize gelmiş, neden geri pas yapıyoruz…

.

Deniz Irmak / @deSniz

Sen Artık Kızlarla Voleybol Oyna / Deniz Irmak Yazdı

90’lı yılların başlarıydı… Çamurlu arsada erkeklerle birlikte top oynayan bir kız çocuğu… Yaşıtı kız çocuklarıyla evcilik oynamak, ip atlamak yerine; erkek çocuklarıyla top sektiren… Beşiktaşlı çocuğun bile parmakla gösterildiği o dönemde futbol oynayan Beşiktaşlı bir kız çocuğu… Büyüyünce ne olmak istiyorsun sorusunu, ‘futbolcu olmak istiyorum’ diye yanıtlıyor. Ve ardından dalga konusu oluyor. ‘Kızdan futbolcu mu olur’ diyerek atılan kahkahalar. ‘Nedenmiş, ben futbolcu olmak istiyorum, futbolcu olacağım ben diyor’ ama bir süre sonra kendi inancı da kırılıyor bu cevaba. Dönem koşulları düşünüldüğü zaman ailesi de desteklemiyor bu isteği… Sürekli bebekler alınıyor ama bizimkinin aklı fikri topta, odasında Rıza’nın, Metin Ali Feyyaz’ın posterleri…

İşte böyle başlıyor benim futbol aşkım…

Bu eril dünyada, kadına sınırlı yer ayrılan dünyada (kimsenin buyur geç demediği, zorlayarak kendi çabasıyla edindiği yer), sürekli kadına yönelik cinsiyetçi dil kullanılan bu dünyada, ‘birilerini ite kaka yer bulmaya çalışmak ve biz de buradayız, yok saymayın bizi diye çığlıklarla sesimizi duyurma’ çabamız!

İlkokul, ortaokul hayatım boyunca tüm teneffüslerde, tüm beden eğitimi derslerinde futbol oynadım. Ta ki lise 1. Sınıfın son aylarına kadar. Tek kale maçlar, 9 aylıklar, top sektirme yarışları… Lisenin ilk yılı biterken sevgili erkek arkadaşlarım istemediler beni artık takımlarında. Cinsel kimliklerimizin direkt olarak ortaya çıktığı bu dönemde oynamazmışım artık onlarla. ‘Senle oynarken rahat değiliz, sen artık kızlarla voleybol oyna’ dediler. Futbolu kadın olduğum için hayatımdan çıkarmam gerekiyordu onlara göre. Futbol oynayamazsın çünkü sen kadınsın, çocukluğum bu cümleyi defalarca duyarak geçti ama her halde hayatımda en belirgin olarak burada, bu cümle canımı yaktı. Kızlarla voleybol oynamadım, oturdum erkeklerin futbol maçlarını izledim. Kadın olmakla ya da kadınlarla vakit geçirmek konusunda bir sorunum olduğundan değil, futbola duyduğum aşktandı benimkisi…

Beşiktaş hayatın ta kendisidir deriz… Benim hayatımda bu şekilde geçti. Bazen tek başına maç izlerken, bazen Çarşı ile birlikte sokakta isyan ederken, bazen de sevgiliyle yaptığımız bir sohbetti Beşiktaş…

Bu dünyada Beşiktaşlı olmak zordur derler, siz onu bir de Beşiktaşlı kadınlara sorun. Erkeklerin hem cinslerini bile sürekli ezmeye çalıştığı bir dünyada ‘2. Sınıf vatandaş’ diye tabir edilen kadınsın. Örneğin ofsaytı bilmek zorundasın çünkü hiçbir Allah’ın kulu sana oturup ofsaytı anlatmaz. Hâlbuki çok da basittir, hatta daha önce bir yazımda da belirttiğim gibi üzerindeki formaya göre değişkenlik gösteren bir karardır ofsayt. Bazen 8 cm’den golün iptal edilir ama 22 cm’den yediğin gol geçerli sayılır duruma göre. Bence hemcinslerim bu meseleye buradan baksınlar, futbolun kuralları net ama kafa karışıklığı yaşayan erkekler. Belki de bu erk mücadelesinde kadınları görmek rahatsız ediyordur onları. Stat ceza aldığında ya da küfür engellenmeye çalışıldığında geliyoruzdur akıllarına.

Derken evlilik… Sonrasında annelik… Beşiktaş’a âşık bir evlat… Hafta sonlarımız onun antrenmanlarında geçiyor. Yanı başımızda gidebileceği futbol okulları varken, her Cumartesi Pazar 25 km gidip dönüyoruz. Çünkü kendisinin de belirttiği gibi ‘ben futbola değil, Beşiktaş futbol okuluna gitmek istiyorum’…

Aslında hiç de şikâyetçi değiliz bu durumdan. Beşiktaş’la geçirdiğimiz her saniye bize büyük keyif veriyor. Antrenman öncesi birlikte top oynuyoruz sahada. ‘Baba sen değil, annem şut çeksin bana’ diyor. İnanılmaz mutlu oluyorum bu anlarda. Tüm soruları bana soruyor, futbolcuları abilerini ben anlatıyorum, bir sonraki maçımız kiminle, takımda transfer ne durumda, Gomez dönecek mi sorularını sadece bana soruyor (Gerçi artık yeni gözdesi Fabri)… Oğlumla Beşiktaş’ı paylaşıyorum… Geçenlerde yeni başlayan kadın hocası soruyor; ‘aranızda kadın futbolcu tanıyan var mı’ diye, benim oğlan hemen gururla; ‘ben tanıyorum hocam, annem futbolcu’ diyor… Gözlerim doluyor bunu duyduğumda, futbolcu olamadım ama ‘oğlumun tanıdığı tek kadın futbolcu’ annesi…

Aslında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü özelinde, daha çok kadın taraftar olmak ve yaşadığı sorunlar hakkında bir yazı kurgulamıştım ama yazı bu şekilde gelişti kendiliğinden… Beşiktaşlı kadın taraftarlıktan daha ağır basmış Beşiktaşlı anne taraftarlık… Biraz duygusallaştım affola… Tüm kadın taraftarımızın ve tüm emekçi kadınların 8 Mart’ını kutluyorum… Elimizin hamuruyla erkek işine karıştığımız; duvar köşelerindeki örümcek ağlarını değil, kale köşelerindeki örümcek ağlarını şutlarımızla daha çok temizlediğimiz, güneşli güzel günlere…

.

Deniz Irmak / @deSniz

 

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü / Kübra Yazdı

Dünya çapında, kadınları ve kadınlığı, ticari bir meta olarak gören kapitalist sistemin oyuncağı olmuş, hemen her alanda sahte methiyeler düzülen, bir çok kişinin, farkında bile olmadığı, bir çoğunun ise, sırf eşi, annesi, sevgilisi trip atmasın diye hediye almak için sıradanlaştırdığı, şu meşhur gün.

Mağazalarda indirimler, dergilerde, gazetelerde yazılar, Pembe fon üzerine, çiçek, kurdela temalı “Her kadın bir bireydir, bir annedir, vs” gibi, zekadan azade sloganlarla, billboardlarda afişlerle hayatımızdaki yerini alan, 3 günlüğüne sokakları, gazeteleri ve mağaza camekanlarını renklendiren o meşhur gün.

“Günün anlam ve önemini düşündünüz mü?” desek, emboli geçirecek bir yığın erkeğin, kutlamazsa anlamı olmayan, kadınlara özel şu gün!

Durun durun! Hemen endişelenmeyin!

Ben size kadın haklarından, kadınların bu ülkede ne kadar ezildiğinden, efendime söyleyeyim cinsiyetçilikten falan dem vurmayacağım. Bunları zaten biliyorsunuz. Biliyorsunuz derken, düşünüpte empati kurduğunuz için biliyor olduğunuzdan değil hani, her yıl temcit pilavı gibi önünüze bu konduğu için biliyorsunuz!

Ben size bugün aiditiyetini erilliğe teslim etmiş olan futbolu, bütün tepki ve eleştirilere rağmen seven, izleyen ve bundan keyif alan kadınları anlatacağım.

Meselenin aslı şu;

26 yaşındayım, yaklaşık 16 senedir “kızlar futbol izlemez, futboldan anlamaz” gibi, ifade etmek için bırakın beyin hücresini bir kenara, topuk hücresinin bile kafi gelebileceği ifadeler duyuyorum.

Neden duymamayım!

Bu ülkede ceza verdikleri tribünlere, kadınları taraftar olarak alıp aşağıladıkları gün, kaybetmiştik zaten “Kadınlar da futbol sever” mottomuzu.

Oysa ki bir kadın futbol izleyebilir, takip edebilir ve bundan keyif alabilir. Hem de bunu dikkat çekmek, bir erkeğe kendini beğendirmek, farklı görünmek ya da kendini erkeksi hissettiği için değil gerçekten keyif aldığı için yapabilir.

Bunun dışında bir de futbol izleyen kadını tiye alan kesim var ki, bilmiyorsanız söyleyelim. Onlara ayrı gıcığız. 3 gün tek başına idare et desek, doğal florasını, kültür mantarı yetiştirilecek seviyeye indirgeyecek adamlar, “Ofsaytı biliyor musun sen? İlk 11’i sayabilir misin?” gibi, atomu parçalamadan önceki son soruymuşcasına, futbol duayeni edasına bürünmüyorlar mı? Neyse! Susma hakkımı kullanıyorum.

Futbol sadece bir spor ve kadınlar da, futbol terimlerine pekala gayet iyi hakim olabilirler!

Velhasıl-ı kelam, tepki verip bezdirmeye çalışanlar olduğu kadar, oturup zevkle futbol konuştuğumuz insanlarda oldu. Onlar şurada, baş köşede yerlerini alsınlar ama, diğerleriyle de az mücadele etmedik. Hala da mücadele etmeye devam ediyoruz ama olsun. En güzel Beşiktaş’ın kızları mücadele eder. Evet yanlış duymadınız. Sert kayaya çarptınız. Ben bir Beşiktaş kızıyım.

Eminim herkesin bir hikayesi vardır, benim hikayem dedemi Beşiktaş maçı izlerken kalp krizinden kaybetmemle başladı.

Ben Beşiktaşlıyım, futbol izlemeye Beşiktaş’la başladım. İlk stadyum seyirimi Beşiktaş maçında yaşadım. Mağlubiyet alınmış bir maç sonucuna ilk kez Beşiktaş’la ağladım, aynı şekilde çocuklar gibi ilk sevinişim yine Beşiktaş’ın galibiyetineydi.

Tribünde kavga çıktığında, tanışmadığımız halde önüme siper olan güzel adamlarda gördüm, şahsıma küfür edenleri de.

Futbol bir tarafa Beşiktaş bir tarafa…

Beşiktaş bizim tuttuğumuz takım değil, tutulduğumuz takımdır.

Bir kızın ilk aşkı babası mıdır? İlk aşkı babası olmalı mıdır bilmem. Ama aşkı Beşiktaş olan kadınları bilirim. Haksızlığa karşı duruşu, adalet arayışı, sevinci, kederi, vicdanı, özel bir ruhu olan, kısacası karakterleri Beşiktaş olan, Beşiktaş gibi düşünüp, Beşiktaş gibi yaşayan kadınlar bilirim. Onlar parayla ihtişamlı hale getirilmiş hiçbir şeye köle olmazlar. Mesela hediye mi alacaksın? Tek taş alma arkadaş. Beşiktaş forması al. Dünyalar onun olur.

Mesela ben… Soranlara, ofsaytından tutun pasif ofsaytına, Quaresma’nın bindirmelerinden, Atiba’nın kademe anlayışına kadar herşeyi anlattım da, Beşiktaş’ın sadece tuttuğum takım olmadığını, benim ruhumun dünyadaki aynası olduğunu bir türlü anlatamadım.

Marie Curie Nobel Kimya Ödülü’nü ve Nobel Fizik Ödülü’nü alan ilk kadındı. Kadınlar bilim insanı, hemşire, doktor, mühendis vs olabildikleri gibi; Teknik Direktör, hakem, futbolcu, futbol yorumcusu da olabilirler. Önlerinde duvar gibi durmadığınız sürece.

Selam olsun bu duvarları yıkan kadınlara…

Selam olsun erkeklerin tekelinde sandığı her şeyi, erkeklerden daha iyi bilen, daha iyi yapan kadınlara…

Selam olsun; ‘’ Futbol izleyen kadın bir adım öndedir.’’ diyen sevgiliye, ‘”bir adım önde olursam ofsayt olur.’’ deyip sevdiği adamı, saç jölesine çeviren kadınlara…

Başta Beşiktaşımızın kadın branşlarında mücadele eden sporcularımız olmak üzere, tüm dişi kartallarımızın ve tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutluyor, son ve en güzel sloganımı atıyorum!

Siyaaahhhhhh…..

.

Kübra / @kuralsizkadin

 

Ön Liberonun Messi’si / Mert Erensal Yazdı

Kağıt üstünde favori görünülen maçlar, aslında çok riskli maçlardır. En ufak motivasyon ve konsantrasyon sorunu hiç tahmin edilemeyen puan kayıplarına sebebiyet verebilir.

Dün akşam Beşiktaş’ta kâğıt üzerinde maçın mutlak favorisiydi. Sakatı olmayan lider Beşiktaş’ımızın dolu tribünlerin de desteğiyle düşmemeye çalışan Rize ekibine karşı bol gollü  bir galibiyet almasını bekliyordum bende, hatta maçın ilk yarısında galibiyeti garantileyecek bir skor ve sonrasında Olympiakos maçını düşünerek rölantide devam edecek bir mücadele.

Ama Hikmet Karaman oynamamak üzerine çıkarttığı bir kadro ile başladı mücadeleye, Beşiktaş’a siz oynayın biz bugün sadece savunacağız dedi Hikmet hoca. Kalabalık savunma kurgusu ve hızlı kontratak taktiğiyle kaleye isabetli şutu olmadan bitirdi maçı.

Buna karşın Beşiktaş’ın hücumcu kare ası dün akşam hep beraber kötüydü. Cenk sanki sahada hiç yoktu, Talisca, Babel ve Quaresma’da geçmiş maçların aksine keçiboynuzu misali 1 kg yediler 1 gr bal çıkardılar.

Topla oynamada %70 üstünlük sağlamamıza rağmen hücumcularımızın etkisiz oyunu yüzünden çok pozisyona giremedik dün akşam ama uzunca bir zaman sonra sol bekimizin ortasına sağ bekimizin temiz vuruşuyla önemli bir galibiyet aldık. Bu da transferlerin ne kadar doğru yapıldığını gösteriyor. Ismail Köybaşı – Serdar Kurtuluş’tan Caner, Adriana – Gökhan Gönül’lere. Emeği geçen herkese teşekkürler.

Dün akşam uzun zaman sonra Oğuzhan’ı beğendim. Özellikle ilk  yarım saatlik kısımda 30 metreden 3 tane ayağa attığı ara pası var ki şapka çıkartılır.

Atiba için ne desek ne yapsak az. Bana bıraksalar Beşiktaş’a heykelini dikerim. 102 pasta 100 isabet nedir, keşke 5-10 yaş gençleştirebilseydik Atiba’yı. Çıtayı çok yükseltti ön libero bölgesinde, futbolu bıraktıktan sonra kimseyi beğenmeyeceğiz. Ön liberonun Messi’si Atiba.

Gökhan Gönül takıma, takım ona tam olarak uyum sağladı. Dün akşamda güzel oyununu galibiyeti getiren golle süslemesi maçın adamı seçilmesini sağladı. Tekrar yuvana hoş geldin GG77.

Gecenin tek olumsuz hareketi Quaresma’nın oyundan çıkarken yaptıklarıydı. Şenol Hoca kendisiyle gerekli görüşmeyi yapacak ve eminim ki kulağını çekecektir. Gene de takımı karıştırmaya yer arayan medyaya bu tarz malzemeler vermesek daha iyi olacak.

Şimdi sırada Olympiakos var…

Sıradaki gelsin

Perşembe görüşürüz!

 

Mert Erensal / @Mert_RNSL

Şenol Güneş / Kübra Yazdı

Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar.

Güneş yalnız da olsa, etrafa ışık saçar.

Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık.

Kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar.

114 yıllık Beşiktaş’ın tarihini Ömer Hayyam’ın bir dizesiyle özetlemişti.

Kim mi? Şampiyonluk yolunda rehberimiz olmuş, Bu ülkeye hem futbolu hem insanlığı öğretmiş değerli Teknik Direktörümüz Şenol Güneş.

Bu ülkeyi Dünya futbolunda üçüncülüğe taşımış İLK VE TEK KİŞİ olan Şenol Hocamızı, 7’den 70’e herkes bilir, herkes anlatır. Şenol Güneş isminin geçtiği her yerde başarılı teknik adam sıfatıyla devam eder cümleler.

Peki ya kimdir Şenol Güneş?

Şenol Güneş’in teknik direktörlük kariyerini incelediğinizde; azmin, mücadelenin ve duruşun hayat hikayesi yüzünüze çarpıyor adeta.

‘’ Emek veren bir takım olarak, paraya karşı yetenek ve emeğin savaşını verdik. Tarih bunları da yazar’’

Farklı zamanlarda 4 kez çalıştırdığ çalıştırdığı Trabzonspor ile hep zirveyi zorlamış ama hiç şampiyonluğa ulaşamamış.

Kariyerin de bir diğer detay ise, çalıştırdığı diğer takımlarda, istenilen hedefe ulaşamayacağını anladığında vakit kaybetmeden istifa etmiş olması. Ama ne gam! Dünya’nın en büyük erdemidir, başarısız oldum deyip dönüp gidebilmek.

Bütün bu zenginlere bakın. Bütün başarılı, başarısız insanlara bakın. Hayatının hiçbir döneminde hep kalabalık olmamışlardır. Yalnızlıklarında hayatta kalmasını bilmişler. Hepsinin de sıkıntısı vardı. Başarılı olan her insanın hayatında sıkıntılar göreceksiniz. Hiçbiri durup dururken oraya gelmedi. Bütün zorlukları aştıkları için oraya geldiler. Zorlukları aşmadan oraya gelen ve tepede duran bir insan ben görmedim. Bir tane olursa bana örnek gösterin.”

Milli Takımı Dünya 3.’lüğüne taşıyan tek kişi olmasına rağmen ben mükemmelim demek yerine, Ben mükemmel değilim ama mükemmelliği kovalayan biriyim demiş, ego denen canavarı kişiliğinin üstüne çıkarmamıştır.

Öyle ki 2010 Dünya Kupası’nın vazgeçilmezlerinden olan vuvuzela için bir muhabirin; “Hocam içi bomboş, hiçbir şey yok içerisinde” demesi üzerine, “Olmaz mı? Bağımsızlık var, özgürlük var. Onun için çalıyorlar orada. Alet olarak boş olabilir ama düşünce olarak değil.” diyerek, garp icadı futbola şark kafasıyla yaklaşan muhabirleri, hayat görüşüyle yine mahcubiyete itmişti.

Adalet eğer yerini bulmazsa, ilahi adalet mutlaka yerini bulur.”

Türk futbol tarihinde; hep yarım kalış, hep şerefli ikincilikler düşmüştü onun payına da. Tökezlemiş, sendelemiş, hakkı yenmiş, yeri geldiğinde düşmüş ama her defasında kalkmayı da bilmişti. En çok kaybeden en çok öğrenirmiş. Şenol Hoca kaybederek öğrenmiş. Kaybetmiş, vazgeçmemiş, tekrar denemiş, tekrar kaybetmiş. Her kaybettiğinde, bir öncekinden daha güzel kaybetmiş, daha güzel öğrenmiş. Şimdi ise Beşiktaş’a, tüm kaybedişlerinden öğrendiklerini öğretiyor.

“GÜNEŞ’in doğduğu her ufukta, umuda giden bir yol vardır.”

Bir yanda şampiyonlukları çalınmış, mütemadiyen haksızlığa uğramış bir beden, Şenol Güneş; diğer yanda şampiyonlukları çalınmış ama, kaybettiği her şeyin yerine bir avuç umut, yürekler dolusu vazgeçmeyiş bırakmış, yıllardır Araf’ta dolaşan bir ruh, Beşiktaş.

Ruh sonunda bedenini bulmuş, umuda giden yolda rakiplerine tur bindirmişti.

Şimdiler yaygın bir söylem var; “Beşiktaş şiir gibi top oynuyor.”

Hayır efendim! Beşiktaş şiir gibi top oynamıyor! Beşiktaş, bir şairin, sevgiliye şiir yazışı gibi oynuyor. Aklıyla, yüreğiyle, tutkuyla, hayalleri ve umutlarıyla. Bu yüzdendir ki, sevgiliye de bu yazıyı yazmak düşüyor.

Özetle Beşiktaş, “Şenol Güneş’in ve bu camianın kaybettiklerinin toplamı kadar oynuyor.”

Çünkü Beşiktaş; kaybedişin umuda, mücadelenin zafere, hasretin vuslata, döndüğü yerdir.

Beşiktaş bugün, inanarak, dualarla bekleyen milyonlar için, hesabın tersine döndüğü yerdir!

Sevgilerle.

.

Kübra / kuralsizkadin

 

90’larda Beşiktaşlı Olmak / Bukan Çelik Yazdı

Beşiktaşlılık, bir arma uğruna can feda dediğimiz bir aşk. Tanımadığın, bilmediğin insanlarla aynı anda sevinip aynı anda üzüldüğün ömürlük bir tutku.

Onunla hikâyemiz de böyle başladı. Ne demişti şair; “Farklı dünyalarda uyanan insanların birbirine tutunma sanatıdır Beşiktaşlılık.”

Futbola çok düşkündü. Futbolcu olmak istemiş ama babası Yakup Amca buna karşı gelmiş; oğlunun okumasını istemişti. O yıllar da futbolculuk popülerdi ama ailelerin çocukları için seçtiği bir alan değildi. Çünkü futbol o yıllarda biraz daha amatör bir spordu. Maddi bir getirisi olmadığı için ebeveynler çocukları için istediği bir iş dalı değildi. Futbol aileler için çocukken oynanan bir oyundu.

Yine de Beşiktaş tutkusu içinde olan futbola düşkün bir Kartal. Çocukken ara sıra sokak arasında futbol oynardı. Sevdası Beşiktaş’tı. Odası Beşiktaş posterleriyle kaplı, Beşiktaş’a tutkuyla aşkla bağlı bir çocuk.

Akıllı çalışkan bir çocuktu. Babasının sözünü dinlemiş okumuş; hayali olan üniversiteyi kazanmış, Yıldız Teknik Üniversitesi’ni başarıyla bitirmişti. Okul bitince de mesleğinde kendini geliştirmek için yurt dışına gitmişti.

İtalya’da bile siyah beyaz tutkusu devam ediyordu. İtalya’da Juventus takımının da renkleri Beşiktaş gibi siyah beyazdı. O yıllarda Kartal Yuvalarının olmadığı genelde korsan forma, flamalar, atkılar satıldığı yıllar. O da kendisine takmak için bir atkı aldı.

90’larda Beşiktaş’ın geleni geçeni yendiği tabanca gibi bir takımı vardı. Beşiktaş kazandıkça sevinen insanlar ve mutluluğuna mutluluk katan bir Kartal…

Onunla tanışma hikayemiz bir Galatasaray maçına rastlar. Günlerden cumartesi Ali Sami Yen’de Galatasaray – Beşiktaş derbisi. O yıllar passolig kombine gibi şeylerin olmadığı taraftarın taraftar olduğu yıllar.

Galatasaray oyuna hızlı başlamış ev sahibi olmanın avantajıyla baskı kuruyordu. Buna karşılık veren Kara Kartallar vardı. Ve ilk yarının sonunda 44. dakikada Turan Uzun golümüzü atmıştı.

’’Sağdan bir orta geldi. İki, üç kişi kafaya çıktı, ben de arkada kalmıştım. Topu göğsümle indirdim, ayağımla biraz sağa doğru çektim, adam bastırdı dönerek vurdum köşeye gitti. Güzel gitti mutluyum.’’ Böyle anlatmıştı golü Turan Uzun.

Maçta o dakikadan sonra gol olmamış, maç 1-0 bitmiş ve kazanmıştık. Maç sonu her Beşiktaşlı gibi ben de çok mutluydum. Beşiktaş’ım kazanmış, sevinçten yerimde duramıyordum. Çünkü Beşiktaş kazanınca dünyalar bizim olurdu…

Maça giden taraftarımız da çok mutluydu. O da maç sonu orada arkadaşlarıyla Mecidiyeköy sokaklarında atkısını takmış yürüyordu arkadaşlarıyla. Karşıdan gelen büyük bir kalabalık üstündeki siyah beyaz atkısını görmüş ve saldırmışlardı. Tek suçu siyah beyaz atkı takmış olmasıydı. Üstüne çullanmış, tekme tokat dalmışlardı. Yere düşmüş, kafasına vurmaya devam ediyorlardı. Aldığı darbeler ile bayılacak gibi olmuş ve arkadaşları sayesinde Şişli Etfal hastanesine götürülmüştü.

O günü Yakup Amca şöyle anlatıyordu;

‘’Doktorlar oğluma kendisinin bir şeyi olmadığını söylediler. Bu sırada hastanede fenalık geçirdi. Durumu kötüleşince ameliyata alındı. Hastanede imkan olmadığı için beyin tomografisi çekilemedi. Ameliyat sırasında kafatasında kan olmadığı görülünce yoğun bakımda tedavi altına alındı. Daha sonra özel bir ambulansla Haydarpaşa Numune’ye sevk edildi. Burada beyin tomografisi çekildi ve kanaması olduğu görüldü. Burada yeniden ameliyat edildi ve yoğun bakıma alındı. Sabaha karşı da onu kaybettik!’’

Kaybetmiştik Oktay Abimizi…

90’larda Beşiktaşlı bir çocuk olarak ilk kez ölümle yaşamı ayıran çizginin ne olduğunu o gün öğrenmiştim. İlk kez bir ölüm bana çok koymuştu o çocuk aklımla. Üzerinden yıllar geçse de her Galatasaray derbisi bana hep Oktay Akdemir’i hatırlatır.

Bir yerlerden izliyorsun biliyorum Oktay Abimiz,

Beşiktaş sevdamız atkın emanetimiz!

Ruhun şad olsun Mühendis Oktay…

 

Bukan Çelik / @bukan

Beşiktaş’ın Kazanmasına Türkiye’nin İhtiyacı Var / Deniz Irmak Yazdı

Derbi tartışmaları haftalar önce başladı. Herkesin dilinde; Galatasaray’ın lige tutunabilmesi, yarışın sıcak kalması, ligin asidinin kaçmaması için; Galatasaray’ın kazanması gerektiği vardı.

Galatasaray yönetimi de bunu o kadar ciddiye aldı ki; ligde Beşiktaş’ı yenebilen en son takımın hocasını, sezon ortasında apar topar takımın başına getirdi. (Yenebilen demişken, bir noktaya değinmek istiyorum. Tudor, Beşiktaş’ı yendi, evet, ama Şenol Güneş takımının başında yokken aldı bu galibiyeti.)

Derken hoca meselesi bitti, derbi maçının Pazartesi oynanmasını konuşmaya başladılar. Geçen sene oynadıkları Beşiktaş-Galatasaray derbisinin, Pazartesi günü oynandığı unutulmuştu elbette. Beşiktaş’ın, neredeyse 3 günde bir, zorlu maçlar oynaması falan da önemli değildi. Hafızasızlık bizim topluma özgü bir hastalık ama bu kadarı da biraz fazla.

Ardından hakemlerle ilgili, adalet temennileri adı altında ayrıcalık talepleri başladı. Saha dışında yapabilecekleri, ellerinden gelen, her şeyi yaptılar.

Bu sırada Beşiktaş işine baktı. Avrupa’da tur atladı. Hem kendi kazandı, hem de ülke futboluna puan kazandırdı ve artık derbiye hazırlanmaya başladı. Çıkıp Beşiktaş gibi oynayalım, işimizi yapalım, önümüze bakalım dışında bir ses duymadık Beşiktaş’tan, çünkü ihtiyacı olan tek şey buydu.

Yaptığı işi, her zamanki ciddiyetle yapmak.

Beşiktaş’ın puan farkını açması Türk futbol camiasına marka değeri kavramını hatırlattı. Futbolun yapmış olduğu ülke reklamı, herkesin malumudur. Ekonomik olarak geçmekte olduğumuz dar boğazda, Bein Sport’un yapmış olduğu 500 milyon dolar yatırım ortada. Bu yatırımları yapmalarının nedeni, elbette para kazanmaktır. Bunun yapmanın yolu da sattığın ürünü parlatmaktan geçer. Dünyanın en iyi reklam ekibi, en janjanlı reklam çalışmasını da yapsa, ürünün satması o ürünün alıcısının olmasına bağlı.

Türkiye Ligi’nin en parlak ürünü şu anda Beşiktaş.

İyi bir teknik direktör, inanmış futbolcular, doğru işler yapan bir yönetim ve hep destek veren bir taraftarla yolunda emin adımlarla ilerliyor. İki ayrı kulvarda başarıyla sürdürüyor yarışını. Bu iki kulvardan önceliği kendi ligi. Bu ligde en ufak bir risk durumunda, en ufak bir sendeleme anında tüm dikkati buraya kayacak ve belki de Avrupa yarışından kopacak. Hani Türk futbolunun, Galatasaray ile 17 yıl önce 1 kez ülkemize kupa getirdiği, iki kez de yarı final görme şansına eriştiğimiz Avrupa.

Hani bu büyük endüstrinin kalbinin attığı yer. Hani tüm finans kapitalin döndüğü, futbol pastasında en büyük paya sahip iki kulvardan biri olan, UEFA ligi.

Çok iyi giden bir Beşiktaş’ımız var. Bugün çekilen Avrupa ligi kurasında mevcut 15 takımdan da kötü olmayan bir Beşiktaş. Ne gelenek, ne kulüp marka değeri ne de günümüz futbol kalitesi olarak o 15 takımın gerisinde olmayan bir Beşiktaş.

Ligdeki yarışın asidi kaçmasın, ligin heyecanı sönmesin diye yapacağınız herhangi bir ayak oyunu, belki de Beşiktaş’ı Avrupa’yı boşlayıp, önceliğine odaklanmaya itecek.

Peki, bundan en çok kaybeden Beşiktaş mı olacak sizce?

Belki medya 3 ay daha kendisine konuşacak konu bulacak, belki bir kaç milyon fazladan reklam geliri elde edeceksiniz ama sonunda yine kendi ülke kaderiyle baş başa, kendi lig yarışında ayak oyunlarıyla zirveyi zorlamaya çalışan, vizyonsuz ve düşük kaliteli futbola angaje olmuş takımlara, mahkum kalacağız.

Türk futbolunun adil yönetime belki de en çok bugün ihtiyacı var.

Oynanan oyun samimiyetini kaybetmesin, insanlar izledikleri futboldan hızla uzaklaşmasın. Bırakın, oynadığı oyunun güzelliği ve kalitesi ile birileri bu ülke futbolunu hak ettiği yerlerde temsil edebilsin. Taraflı bakmanıza sebep olan renkli gözlükleri çıkardığınızda, bunun nihai olarak daha faydalı olacağı, ülke prestijinin artacağı, ülke reklamı ile ekonomiye de ciddi katkılar sağlayacağı ortada.

İşin maddi boyutu bir tarafa; ülke olarak çok zor günlerden geçtik/geçiyoruz, çok kötü şeylerle sınandık/sınanıyoruz. Beşiktaş’ın ülke dışında aldığı her başarı hepimizin yüzünü güldürecek ve hayata daha sıkı tutunmamızı sağlayacak. Bir nevi psikolojik tedavi de diyebiliriz.

Ülkenin birlikte sevineceği başarılara ulaşmak, akıl sağlığımızı ve birlikteliğimizi korumamıza da yardımcı olacak.

Türkiye’nin, eğer hak ederse, Beşiktaş’ın bu maçı kazanmasına, çok ihtiyacı var.

 

Deniz Irmak / @deSniz