Ben Şampiyonluk Ayırmam… da

Çoğu taraftarın bir favori şampiyonluğu vardır, kimi 100. yıldaki şampiyonluğu tepeye koyar, kimi namağlup, kimi namabet olunanı.

Ben şampiyonluk ayırmam, biraz abartılı olacak ama evlatlarını ayıramayan bir baba gibi…

1957 ve 1958 sahadan sonra bir de hukuki mücadeleyle elde edilmiştir,

1960 çift devreli-deplasmanlı-küme düşmeli ilk Türkiye ligidir,

1966 ve 1967 uzun bir özlemden önce kazanılan son şampiyonluklardır,

1982 onbeş senelik özlemi gidermiştir,

1986 onbeş sene sonra olduk ama bir daha olmayacak mı derken gelmiştir,

1990, 1991 ve 1992 üç sezon ikinci olmanın ardından, şampiyonluklarla lige damga vurmak anlamına gelir, üstelik sonuncusu namağlup kazanılmıştır,

1995, 1993’teki 8-0 rezaletiyle verilen şampiyonluğun kara bulutlarını dağıtmıştır,

2003 hem 8 yıllık bir aradan sonra hem de yüzüncü kuruluş yılımızda kazanılmıştır,

2009 yüzbirinci yıldaki Samsunspor faciasından sonra kabustan uyanmadır,

2016 ve 2017 her şey aleyhimize işlerken,işleyen çarka çomak sokmaktır vs.

Evet şampiyonluk ayırmam, ancak eşitler içinde en eşit olanım var benim de ve o şampiyonluğu kendi penceremden anlatacağım, 1981-82 şampiyonluğu…

Ben 1963 doğumluyum, doğal olarak 1966 ve 1967 şampiyonluklarını hiç hatırlamıyorum. Kendimi bilmeye başladığım zamanlarda Beşiktaş hiç şampiyon olamadığı gibi yarışın içinde dahi kalamıyordu. 1972’de uzun süre ligin tepesinde oldu, Ankara’da oynanan bir A.gücü maçındaki hakem faciasıyla geri kalıp ligi dördüncü bitirdi, bir de 1974’te ligin bitmesine dört hafta kala Fenerbahçe’yle berabere kalarak iddiasını kaybetti ve ikinci oldu, hepsi bu…

Bu çemberden kurtulmak için bir şeyler yapmak istiyordu kulüp; 1973, 1976 ve 1979’da pahalı transferler yaptı söz gelimi, 1976’da alt yapı hamlesi başlattı. Taraftar da boş durmadı, tribünlerde baş kaldırdı “bunlar artık büyük değil” diyenlere karşı. Bunlar somut sonucu yani şampiyonluğu getirmedi belki ama bir şeyler de birikiyordu bir yerlerde.

Biz de çocuk/genç yaşlarımızda, hiç tatmadığımız, sadece büyüklerimizin anlattıklarıyla bildiğimiz şampiyonluğun hayalini kuruyorduk, şampiyon olursak neler neler yaparız diye. Şampiyonluklarımızla değil tribünlerde yaptıklarımızla mücadele ediyorduk sınıfımızdaki, mahallemizdeki renklilerle. Bir de “hayatın doğal akışına aykırı” olarak, sayımız artıyordu…

Bu şartlarda geldik 1981 yılına. Pahalı transferler döneminden kalma tecrübeli futbolcularla alt yapıdan çıkan genç oyunculara Fenerbahçe’nin gözden çıkardığı Ali Kemal ve Adem eklenerek sezona başlandı. Teknik direktörümüz, benim Şenol Güneş’e kadar en iyi hocamız olarak gördüğüm eski futbolcumuz Dorde Milic’ti. Söylemek gereksiz belki, dünyanın en iyi tribünü de bizdeydi ek olarak.

Tabii ki taraftar olarak yeni sezondan beklentimiz yine şampiyonluktu, ancak Üstünkaya yönetimi, bu sezon şampiyonluk beklemediklerini, amaçlarının alt yapıdan gelen genç oyunculara tecrübe kazandırarak önümüzdeki sezonlarda iddialı olacak bir takım yaratmak olduğunu söylemiş hocaya.

Sezon öncesi kampı Almanya’da yapıldı ve yine orada kamp yapan transfer şampiyonu Fenerbahçe’yi hazırlık maçında 3-0 yendik, bayağı ses getirdi. Lige de 4-1’lik Gaziantep galibiyetiyle başladık, İnönü’de kırk bin seyircinin önünde.

İkinci hafta Ankara’ya gittik. 2. ligde şampiyon olmadan 1. Lige çıkarılan, 12 Eylül yönetiminin gözde takımı Ankaragücüydü rakibimiz. Bora’nın 2 kafa golüyle 2-1 aldık maçı. Dönüşte, kaybetsek belki puandan fazla şeyler kaybedeceğimiz G.saray maçında, 1-0 yenilgiden, alt yapıdan çıkan ve sağ bek oynayan genç oyuncumuz Sarı Süleyman’nın harika golüyle beraberliği kurtardık.

Bir tecrübeliler, bir gençler takımı kurtarıyordu, başlangıç iyiydi ama duraklama devrine çabuk girdik; 6 maçta 1 galibiyet, 1 yenilgi, 4 beraberlik… Ardından sezonun favorisi Fenerbahçe maçı geldi, kaybetsek muhtemelen ligi de kaybedecektik. Sahneye çıkma sırası bir tecrübelideydi bu kez ve Mehmet Ekşi’nin golüyle aldık maçı. Maçtan sonra bir hafta ağlaştılar, penaltımız verilmedi vs. diye, hiç hazır değillerdi bize kaybetmeye.

Fenerbahçe maçının önemli bir yanı da uzun süre sakat olan Ziya’nın ilk kez o maçta onbire girmesiydi. Üstelik herhalde hayatında ilk ve son kez sağ bek olarak oynadı. Maç öncesi kampta, takımın en iyilerinden sağ bek Süleyman’ı kadro dışı bırakmıştı Milic ve yerine bir orta saha oyuncusu olan ve ilerleyen haftalarda golleriyle takımı taşıyacak Ziya’yı koymuştu.

Beşiktaş bu, tamam artık yürüyoruz dediğimiz anda üzer bizi. Fener galibiyetinin moraliyle Ali Sami Yen’de Boluspor maçına çıktık, kolay bir maç gibi görünüyordu ama hiç tahmin edilen gibi olmadı. Rıdvan Dilmen’in hayatında Beşiktaş’a attığı tek golle geri düştük ilk yarı. İkinci devre büyük baskı, Ekşi’nin 25 metreden müthiş golü ve daha golün sevinci bitmeden yenen ikinci gol… Yenilgi ve hayal kırıklığı.

Sanki geçmiş senelerdeki rutine bağlıyorduk, üst üste 2 beraberlikten sonra Trabzon’a gitti takım. Bu deplasmanda sonuçtan çok daha önemli şeyler yaşandı, takımı taşıyan uçak inişte pistten çıktı tarlaya girdi ve büyük bir kaza şans eseri can kaybı olmadan atlatıldı. Maç golsüz bitti, o moralle gerçekten büyük işti.

İlk yarının son haftası bir erteleme haftasıydı, bizden 4 puan önde olan Fenerbahçe evinde Trabzon’la oynuyordu, biz Zonguldak deplasmanındaydık. Onların maçı bizden yarım saat sonra başlamıştı ve televizyondan canlı yayınlanıyordu. Kulağımız bizim maç için radyoda, gözler televizyonda. Biz golü yedik, Fenerbahçe attı, maçlar böyle biterse puan farkı 6’ya çıkıyor, 2 puanlık sistemde büyük dezavantaj. Bizim maç bitmek üzere, umutsuzca radyo başındayken, B. Haluk son dakikada attı golü ve 1-1 bitti maç. O moralle Fener maçına döndük ve onlar da az bir zaman kala yediler golü, o maç da 1-1 bitti.

Son haftadaki son dakika golleri, ikinci devre için umudumuzu saklı tuttu. Devre arasında gazetelere Dorde Milic’in bir demeci düştü, Ali Kemal’den memnun olmadığı, önümüzdeki Gaziantep deplasmanının son şansı olduğu şeklinde. Gerçekten Ali Kemal ligin ilk devresinde hiç gol atamamıştı, iyi oynadığı maçlar vardı ama beklentileri karşılayamıyordu. Yıllar sonra Ali Kemal bu demeci sormak için Milic’in yanına gittiğini ancak hocanın bu sözü inkar ettiğini söyledi. Fakat inkar etse bile, bu sözün hoca tarafından kendisini motive etmek için söylendiğine emin olduğunu da ekledi.

İkinci devrenin ilk maçına topun ağzında çıkan Ali Kemal 2 gol attı ve maçı 2-0 aldık, Milic’in taktiği tutmuştu. En az bu galibiyet kadar önemli olan, Fenerbahçe de Bolu deplasmanından puansız dönüyordu.

Sonraki hafta İnönü’de Ankaragücü’nü 2-1 yendik, Fener bu hafta da yenilince çok kazançlı bir hafta olmuştu. Bu maçta yaşanan tarihi olay ise eski açıktan başlayarak dört tribünün döne döne söylediği “Siyah… Beyaz… En Büyük… Beşiktaş” tezahüratının ilk kez yapılmasıydı.

Sırada ikinci devrenin ilk derbisi vardı, şampiyonluk ümidini sürdürmek isteyen Galatasaray’la İnönü’de oynadık. Ali Kemal’in kornerden attığı golle 1-0 öne geçtik, Necdet’in golüyle de 2-0 kazandık maçı, artık lider olmuştuk. Ancak bu maçta önemli oyuncumuz Serdar’ın ayağı kırıldı ve sezonu kapadı. Herkesin dilinde aynı söz vardı; maçı kazandık, Serdar’ı kaybettik…

Sonraki hafta İzmit’te Kocaelispor’la Rıza’nın golüyle 1-1 berabere kaldık. Bu gol efsane kaptan Rıza Çalımbay’ın Beşiktaş formasıyla ligde attığı ilk goldü.

Bu arada Türkiye Kupası da devam ediyordu ve rakibimiz Ankaragücüydü. İlk maçı 1-0 kazanarak Ankara’ya gittik. Net bir golümüzün hakem İlyas Ayan tarafından, dışarıdan çevrildi gerekçesiyle verilmediği maç penaltılara kaldı. Penaltılarda A.gücü 3-1 öne geçince hakem düdüğünü çalarak maçı bitirdi. Oysa daha atılacak ikişer penaltı vardı ve matematiksel olarak maç bitmemişti. Takım soyunma odasına gitti, ardından hakem yaptığı hatayı anladı ve futbolcuları tekrar sahaya çağırdı. Bu arada bizim futbolcular giyinmişti bile. Geri dönmeyerek, maç içinde bizi yakan hakemi zor durumda bırakma şansı olmasına rağmen fair-play yine Beşiktaş’a düştü ve takım döndü sahaya. Karşılıklı atılan birer penaltıdan sonra, bu kez resmen elendi Beşiktaş.

Kupa maçından sonra Adanaspor deplasmanına çıktık ve bu kritik maçı Fikret’in golüyle 1-0 kazandık, dönüşte rakibimiz küme düşmesi kesinleşmiş Diyarbakırspordu. Bu maç için bir şehir efsanesi de vardır. Diyarbakırsporluların, biz zaten düştük, yol masrafımızı verin de size yenilelim diye teklifte bulundukları ve Süleyman Seba’nın o kişileri kovduğu anlatılır. Oysa o dönem Süleyman Seba yönetimde değildir. Böyle bir teklif yapıldıysa bile (ki o dönem biz de duyduk o söylentileri) reddeden kişinin Seba olması mümkün değildir.

Beşiktaş’ın farklı kazanacağı düşünülen maç uzun süre 0-0 devam etti, 10 dakikadan az bir zaman kala eski futbolcumuz rahmetli Reşit’in direkten dönen frikiğini tamamlayarak 1-0 öne geçti Diyarbakırspor. Kalan zamanda can havliyle saldırdı Beşiktaş, kaleciden dönen bir topu Necdet tamamladı ve herkes gol diye sevinmeye başladı, o golü de hakem ofsayt diye iptal etti. Golün ofsayt olup olmadığını bilemiyorum ama o şartlarda Beşiktaş’tan başka bir büyük takımın golünü iptal etmeye hiçbir hakemin cesaret edemeyeceğine eminim. Ardınan bu kez Samet’in ender gollerinden biriyle beraberliği zor kurtardık, fark atacağımızı düşündüğümüz maçı.

Altay deplasmanında beraberlik ve geriye düşüp 2-1 kazandığımız Bursaspor deplasmanından sonra İnönü Stadında rakibimiz Adana Demirspordu ve Necdet’in golüyle 1-0 aldık maçı. Maçtan önce stat hoparlörlerinden yeni bir marş duyuldu, “Siyah-beyaz renklerinle kara kartalsın, Sporunda en yüce, en yüce başsın…” sözleriyle. Önce tribünde pek kabul görmemesine rağmen, söz ve müziğini Turgay Noyan’ın yaptığı bu marş ileride şampiyonluğun marşı olacaktı.

Diğer taraftan; takımı 4-3-3 taktiğiyle oynatan Milic, Bursaspor maçıyla beraber 4-4-2’ye döndü. Artık ileride klasik bir santrforumuz yoktu, Necdet ve Ali Kemal çift forvet oynuyordu.

Takım sayısı 17 olduğundan, bu sezon her hafta bir takım bay kalıyordu, biz de bay kaldığımız hafta liderliği Trabzonspor’a kaptırmıştık. Geri almak için önümüzde zorlu Boluspor deplasmanı vardı. Maç öncesi saha içinde bile taraftar kavgalarının yaşandığı gergin maçta önce 1-0 geri düştük, sonra yoğun dolu yağışı sebebiyle maç durduruldu biz de radyo başında neler olacağını beklemeye başladık. Ancak radyo hatlarında sorun olduğundan haber alamıyorduk, ardından arıza giderildi ve ilk bağlantıda spikerin ağzından duyduğumuz “Bolu’da dolu fırtınası durdu, Beşiktaş fırtınası başladı” cümlesi oldu. Yoğun baskının ardından Fikret’in, spikerin deyimiyle “enfes” golüyle beraberliği kurtardık. Sonradan seyredince gördüğümüz, Fikret’in aslında orta sahadan orta yaptığı ve topun kaleci hatasıyla içeri girdiğiydi. Ama önemli olan liderliği almamızdı tabii.

Sonraki hafta Ali Sami Yen’de oynanacak Sakaryaspor maçından önce Dragos’ta bir otelde kampa girdi Beşiktaş. Ligin son 4 haftasıydı ve takım 14 sezon aradan sonra şampiyonluğa gidiyordu. Kamp yapılan otelin önünde, sadece takıma yakın olmak için yüzlerce Beşiktaşlı taraftar bekliyordu. Büyük bir gerginlik vardı hem takımda hem taraftarlarda. Bu gerginlik sahaya da yansıdı, maçın başlarında 2-0 öne geçmemize rağmen sahada futbolcularımız birbirine giriyordu gerginlikten. Neyse ki maç da 2-0 bitti, kazaya uğramadık.

Göztepe deplasmanından alınan 2-0’lık galibiyetin ardından İnönü’de sezonun maçı için Trabzonspor’un karşısına çıktık. Trabzonspor’un 1 puan önündeyiz ve galibiyet halinde şampiyonluğu ilan edeceğiz, kaybedersek Trabzon 1 puan öne geçerek kendi sahasında oynayacağı son maça büyük avantajla çıkacak, kazanan işi bitirecek yani.

Sıkıyönetimin olduğu ve sokağa çıkma yasağının uygulandığı döneme denk gelen maç hafta boyunca ülke gündemini meşgul etti. Önceden bilet alma, kombine vs. olmayan zamanda, maça girmek için erkenden kuyruğa girmekten başka şans yoktu. O dönemlerde stat kapısında sabahlamak önemli maçlarda sık rastlanan bir durum olsa da, sabah 5’e kadar sokağa çıkma yasağı olduğundan bu da bir seçenek olmaktan çıkıyordu. O yüzden taraftarlar, askerlerden gizlenmek için parklarda ağaç üzerinde, stada yakın apartmanların boşluklarını kapıcılardan kiralayarak vs. sabahladı ve maçı bekledi. O güne ait yüzlerce hikaye anlatıldı tabii ama en ilginç bulduğumu, doğru mu değil mi diye emin olmadan aktarıyorum.

Parkta askerler sabahlayan taraftar var mı diye devriye gezerken, yerde sigara izmaritleri görmüşler ve çevrede birilerinin olduğunu anlamışlar, ancak karanlık yüzünden görünen kimse yok. Uyanık bir asteğmen insanların ağaçlarda saklandığından şüphelenmiş ve anlayabilmek için ağaca “siyaaah” diye bağırmış, ağaçtan da cevap gelmiş “beyaaaz”… Aşağı buyurun arkadaşlar!!!

Etrafta bekleşen binlerce taraftar saat 5’e kadar dayanamamış tabii ve 10-15 dakika kala saklandıkları yerlerden çıkarak kuyrukta yer kapmak için stada doğru depara kalkmışlar. Ne yazık ki o anı çeken bir kamera olmamış ve o müthiş sahne kayıtlarda değil.

Trabzonspor maçı oyun olarak çok sıkıcıydı, iki taraf da gol yememek için aşırı tedbirli olunca 1-2 tane dışında pozisyon olmadı ve 0-0 bitti, şampiyonluk son haftaya kaldı. Sezonun maçı da bu maç yerine son hafta oynayacağımız Eskişehir deplasmanı oluverdi. Gergin ortamdan kurtulmak için, Milic takımı Kütahya’ya kampa götürdü. İstanbul’da kamp yapsa olabilecekleri görmüştü.

Eskişehirspor hem takımıyla hem de tribünüyle 1970’lerin efsanesiydi ve Trabzonspor’dan önce dördüncü büyük olarak anılırdı. Ancak son maçta kümede kalmak için bizi yenmekten başka şansı yoktu. Biz de yenersek şampiyon olacak, beraberlikte ise Trabzonspor’un kendi sahasında Adanaspor’u 4’ten az farkla yenmesini bekleyecektik.

13 Haziran 1982 günü, Eskişehir Atatürk Stadında oynanan tarihi maçtaki kadromuz şöyleydi;

Adem (Rasim dk.46) – Samet, Kadir, Ulvi, M. Ekşi – B. Haluk, Rıza, K. Haluk, Ziya – Necdet, Ali Kemal

Maça iyi başlayan ve üstün götüren Beşiktaş 32. dakikada Ziya’yla golü buldu. Kaleci Adem de gol sevinciyle sıçrayıp üst direğe bir karate darbesi vurdu ve eli kırıldı. Oyun tekrar başladıktan sonra Adem’in eli şişmeye başladı ve futbolcular hakemden değişikliğe izin vermesini istediler. Hakem Talat Tokat tarihi maçta, tarihi bir karara imza atarak kaleci değişikliğine müsaade etmedi. Bu saçmalığın gerekçesini bugüne kadar öğrenemedim, ancak takım kalan on küsur dakikayı eli kırık kaleciyle, kaleye top getirmemeye çalışarak oynadı.

İkinci yarının başlarında golü yedik ve maç 1-1 oldu, bu arada Trabzonspor da 1-0 öne geçti. Trabzonspor’un 4 farkı bulamayacağı belli gibiydi, yani beraberlik bizi şampiyon yapacaktı ama Eskişehirspor’a da galibiyet lazımdı. Bu ortamda Ziya ikinci golü attı ve ortalık karıştı. Eskişehirsporlular uzun süre gole ofsayt diye itiraz ettiler, santra yapıldıktan sonra da bizim oyunculara her pozisyonda tekme hatta tokat atmaya başladılar. Hakem hiçbirini görmemeye kararlıydı, sahada adını bilemediğimiz bir şey oynanıyordu, yerde yatan oyuncunun kafasına top atmalar, çekip yırtılan formalar vs.

Bu garip oyun sürerken, tribünden atılan bir kalas parçası yan hakemin kafasını yardı. Bu kez orta hakem oyunu durdurmaya mecbur kaldı ve hakemler kenara gelip saha dışına doğru yöneldiler. Tam sahadan çıkarlarken arkalarından gelen bir Eskişehirspor yöneticisi hakemi itti ve merdivenlerden yuvarlanmasına sebep oldu. Sonradan öğrendiğimize göre; o son darbe olmasa tekrar sahaya dönüp maçı tamamlatma niyetindeymiş hakem, ancak o anda maçı tatil etmeye karar vermiş.

Hakemler çıktıktan sonra futbolcular saha içinde beklemeye devam etti. Biz televizyon başında, futbolcu ve seyirciler statta, heyecanlı ve endişeli bir bekleyiş içindeydik. Maç yani şampiyonluk ne olacaktı, takım ve Beşiktaşlı taraftarlar nasıl dışarı çıkacaktı?

Bir süre sonra hakemin maçı tatil ettiği haberi geldi ve bizim oyuncular yabancı madde yağmuru altında çıktılar sahadan. Bu arada tribünler ateşe verildi, sahaya itfaiye girdi. Mantıklı düşününce “maçı hükmen kazandık, şampiyon olduk” diyorduk ama yine de tedirgindik, benzeri yaşanmamış bir durum vardı ortada. Maç bitti, şampiyon olduk gibi anlık bir patlama yaşayamadık, ancak dakikalar geçtikçe yavaş yavaş şampiyon olduğumuzu kavrayabildik. Tabii taraftarların da stattan ve şehirden çıkmaları kolay olmadı, koca bir şehrin saldırılarına maruz kaldılar.

Sonuçta Eskişehir’den çıkan takım kafilesi ile taraftar konvoyu Bozüyük’te mola verdiler ve taraftarlarla futbolcular kavuşarak şampiyonluğu kutladılar. İstanbul’da da yer yerinden oynuyordu tabii. Ancak kutlamalar gece yarısı ile sınırlı kalmak durumundaydı, çünkü sokağa çıkma yasağı başlıyordu.

Sonraki günlerde başta Beşiktaş olmak üzere bütün İstanbul Beşiktaş bayraklarıyla donatılmıştı ve böyle bir şey de ilk kez yaşanıyordu. Semtte o kadar bayrak asılmıştı ki, insanlar başları bir bayrağa değmeden yürüyemiyorlardı bile. Başlangıcından itibaren topu topu yirmi küsur sene geçmiş olan Türkiye Liginde Beşiktaş tam 14 sezon şampiyon olamamıştı, benim de dahil olduğum bir nesil ilk defa şampiyonluk görüyordu.

  • Uçak kazası atlatan takım,
  • Dolu sebebiyle ara verilen, hakem tarafından yanlışlıkla erken bitirilen maçlar,
  • Şampiyonluk yolundayken, ligde topu topu 2 galibiyeti olan ve küme düşmesi kesinleşen takımdan zar zor alınan 1 puan,
  • Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı varken oynanan maçlar,
  • Sabah beşe çeyrek kala, stada doğru depar atan binlerce taraftar
  • Gol sevinciyle elini kıran bir kaleci ve eli kırık kalecinin değiştirilmesine izin vermeyen hakem
  • Tamamlanamayan bir şampiyonluk maçı ve 14 sezon aradan sonra kazanılan şampiyonluk

İşte 1981-1982 böyle bir şampiyonluktu, eşitler içinde en eşit olmayı hak ediyor sanırım…

 

İlker Pırlant

 

Ben Şampiyonluk Ayırmam… da” için 2 yorum var

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.