Ne Anlıyorsunuz?

Kendimi hiçbir yere ait hissedemedim. Çoğu insanda var olan kök salma içgüdüsü, bana uğramamış. En aşina olduğum sokaklarda bile beni yabancı gibi gezdiren, bir zihinsel bağlantısızlık ile doğmuşum. Gittiğin her yere kendini de götürdüğün için, nerde olsan değişmez bir gurbet.

Belki insanlardan ve onların aktivitelerinden -hadi sizleri üzmemek için yüzde doksanından diyeyim- duyduğum hoşnutsuzluk hali; yaşadıkları semtlere, içlerine doluştukları binalara, işgal ettikleri mahallelere ya da açtıkları dükkanlara duygusal anlamlar yüklememe mâni oluyor. Belki de düz ruh hastasıyım. Her halükârda “Bak burası çocukken ekmek aldığımız fırın” şeklinde heyecanlanıp, gözlerim parlayarak bir yeri işaret etmek hiç nasip olmadı. Evler, okullar ve semtler; bir sonraki trene binmek için beklenen platformlar gibi, içindeyken bile geride bırakacağımı bildiğim, geçici mekanlar olarak kaldı.

Böyle bir ruh haliyle yaşamanın, tutunduğun şeyleri bırakamama gibi bir yan etkisi var. Hayat yolculuğunuzda ne kadar az anı biriktirdiyseniz, biriktirdiklerinizin özgül ağırlığı o kadar fazla oluyor. Belki okul günlerinizi hatırlayıp iç çekmiyorsunuz, sahil gazinolarını hasretle anmıyorsunuz, gittiğiniz rüya tatil aklınızda yer etmiyor ama neyi severseniz de çok seviyorsunuz işte. Yokluğu burnunuzun direğini sızlatıyor.

Aşağı yukarı on yıldır selamlaştığınız adamın adını kesinlikle aklınızda tutma ihtiyacı hissetmiyorsunuz da, Beşiktaş’ın ilk hatırladığınız şampiyonluğunu hiçbir travma unutturamaz mesela.

Kendiniz için girmeyeceğiniz kavgalara onun için girer, “bana desen belki kaldırırdım da keşke bunu demeseydin” dersiniz.

Kötü gününde acısı içinize çöker, ama derdinize derman değil beraber üzülecek dert ortakları ararsınız. Başa gelen belası bile, paylaşıldıkça güzelleşen cinsindendir.

Çevrendeki onca acı, üzüntü ve yokluğun içinde bunu önemsemeyi mi seçtin deseler; anlatılacak, rasyonalize edilecek, açıklanabilecek bir duygu bağı değildir. Ama yeri gelir onca acının, üzüntünün ve yokluğun içinden ona tutuna tutuna çıkarsınız.

Benim Beşiktaşlılığım; bu hayatın yaşandığı haliyle kavgası olan bir adamın, savunmak zorunda olduğu mevzidir.

Neden değer yüklendiğine anlam veremediği onca basitliğin arasında, önemini temsil ettiklerinden alan bir ışığın peşine düşmektir.

Uykusuz gecelere hazır olmak, kalabalıklara karşı durmaktır. Cesarettir. Daha sık üzüleceğini bile bile zoru seçmektir.

Korunmaya değecek birkaç şey varsa; adalet, alın teri ve asalet hala bir şeyler ifade ediyorsa, inandıklarınızı size ne verdiğine göre değil ne hissettirdiğine göre seçiyorsanız, dertliyseniz, yaralıysanız ve umudunuz giderek azalıyorsa, iyilerin hep kaybetmesinden yorulduysanız; Beşiktaş kazanmaya bir yerden başlamanın adıdır.

Yani bu sevgi çok tartışmaya açık, laubaliliği kaldırır, hobi olarak kabul edilebilecek, savunma vermek zorunda hissettiğimiz, pazarlığa tabii, taviz verilebilecek, geri adım atılabilecek bir konu değildir.

Mesela “Bir Beşiktaş’ımız var gücü yeten gelsin alsın” dememizdeki inanç, bizden neyi istediklerinin farkında olmadıklarını bilmektendir. Yani belki dünyayı kurtarmak değildir ama güçlünün değil haklının yanında saf tutmak da hiç de az şey değildir.

Beşiktaşlılık, futbol gibi basit bir konunun hayat memat meselesi haline gelmesidir.

Cem Fante

Beşiktaş Dili Ve Edebiyatı

“Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum”
-Zeki Demirkubuz

Mutlu olmayı pek beceremiyorum. Daha doğrusu normal insanlarda mutluluk verici aktiviteler olarak tanımlanan paket programlar bende bir işe yaramıyor. Bu gibi rutinlere iştirak etmiyor değilim. Zamanla -sosyopatların insani duyguları taklit edip kalabalıkta göze batmaması gibi- ben de normal gözükmeyi öğrendim. Bu yorucu dublörlüğüme bir de insan sevmemem eklenince, hayat, yakınımdaki duygu bozukluğu olmayan birkaç kişinin yüzünü kara çıkarmamaya harcadığım saatlerin bitmesini bekleyip, kendi yapmayı sevdiğim şeylere koşar adım dönmekle geçiyor.

Kolay heyecanlanmıyorum. Aidiyet duygum pek kuvvetli değil. Söylerken adı ağız dolduran okul mezun derneklerimin önünden bile geçmedim. İçinde bulunduğum anı yaşamak bana yetiyor. Pek fazla şeye geri dönüp tekrar yaşamayı isteyecek kadar önem veremedim. Düğünde çektirdiğimiz videonun diskini gidip almamamı birkaç yıl dinledim mesela. Zaman içinde sevgililerimin tıbbi olarak koyduğu tanıyı kullanmak gerekirse; “benim içim ölmüş.”

Oysa güzel üzülürüm. Hüzünlerimi demlendire demlendire yaşarım. Tuttuğum yola inanıyorsam, sonunun zafer olup olmayacağını baştan hesaplamayı ayıp sayarım. Kazansam da kutlamayı beceremeyeceğim kavgalara girerim. Bana hiçbir faydası olmayan meseleler için ortaya atılıp başımı belaya sokarım. Kendi seyrek mutluluklarını farklı yerlerde bulan, kalan eksiğini başkalarının mutlulukları üzerinden tamamlayan bir acayip adamım.

Komedyen Chris Rock daha önce hiç tanışmadığı Jerry Seinfeld’i kalabalık bir partide uzaktan gördüğünde, bütün salonu geçerek yanına gidip, “komedyen!” deyip sarılmış. Ben de Allah tarafından değişik dalga boyunda yaratılmış bir kul olduğum için Beşiktaşlı gördüğümde böyle oluyorum. Önemsediğim sayılı şeylerden birini konuşacak birini bulmak türümüze yakın hissettiriyor.

Benim hallerim biraz ekstrem olsa da, Beşiktaş, yolunda gitmeyen bir şeyleri kulübünün sevgisiyle tedavi edenlerin milli takımıdır. “Kaybettiğimiz her şeyin yerine biraz daha Beşiktaş koyuyoruz” lafı bunun için bu kadar çok insana bu kadar çok şey anlatır. Aramızdaki sağlıklı bireylere, mevzu Beşiktaş olunca, en basit konulara bile neden ölüm-kalım meselesi gibi yaklaştığımızı da bundan anlatamıyoruz herhalde.

Basit bir örnek vereyim. Kulübün kullandığı dil bana Azerbaycan Türkçesi gibi geliyor. Ne dediğini net anlıyorum ama yine de bana yabancı bir tarafı var.

Daha önce de yazmıştım, Beşiktaş bugün toparlanmasa yarın daha güçlü ayağa kalkar, biliyoruz. Hiçbir takımın her yıl şampiyon olamayacağının da farkındayız, fakat Beşiktaş’ı sallanırken görmenin can acısından biz o güne çıkamayacağız gibi geliyor.

Siz deliyseniz biz de size mi uyacağız demeyin. Ekonomist Keynes’in “uzun vadede piyasa kendi kendini düzeltir” diyen serbest piyasacılara “uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız” dediği hallerdeyiz. Beşiktaşlılık bir duygu durumudur. Kredi yapılandırmaları ve bilançolarla gönül teli pek titremez. Hiçbir maliyeti olmayan bir şeyden bahsediyorum. Lütfen içinize kapanmayın. Adına yönetme yetkisini peşinen aldığınız insanları, yine de her adımda ikna ederek yürümeyi bir külfet olarak görmeyin. Öncelikleri, üzüntüleri ve sevinçleri ortak hale getirmeden biz bu işin içinden çıkamayız.

Sizin önemsediklerinizin bizim hissettiklerimizle birlikte yoğrulması lazım. Her fedakarlık kabullenilir, birinin çıkıp anlatması, ama “dostuna yarasını gösterir gibi” anlatması lazım.

 

Cem Fante

Durumlarımız

Bir şey yazıp söylemek içimden gelmiyor bu aralar. Günlerdir okuduklarım da tartışarak bir ortak payda bulabilecekmişiz hissi de vermiyor açıkçası. Ben yine de diyeceklerimi diyeyim, en azından kendi vicdanımı rahatlatmış olurum diye yazdım bunları.

Yönetime döğüş diyoruz, kolları arkasında bağlı. Kadroyu kuran kendi değil, limitleri kullanan kendi değil, temlikleri veren, bankalar konsorsiyumuyla anlaşmayı imzalayan, oradan gelen taze parayı kullanan. Bunların hiçbirini yapmamış, göreve talip olup kucaklarında bulmuşlar.

Limit için TFF’den bir şeyler istemeleri lazım, konsorsiyumla anlaşmanın yeniden gözden geçirilmesi gerekli, yani boyun büküp -kendileri için değil Beşiktaş faydası için- kapılarına gidecekleri adamlarla, bizim kızıp kızıp kavga etsene, gider yapsana dediğimiz insanlar aşağı yukarı aynı kişiler. Politika, bürokrasi ve lobiler rakipleri kayırıyor diye fırtına koparmaları lazım, TFF limitlerle elimizi kolumuzu bağlıyor, hakemler bizi doğruyor diye kriz çıkarmaları gerek; yalnız şöyle ufak bir problem var, birkaç gün sonra randevu isteyip bizim kredi işini şeyetsek deyip biriyle, bu faizi hesaplamasını yeniden yapsak diyoruz diye öbürüyle görüşmek gerekecek.

Bugün Koç’un açık konuşması hepimize cazip gelmiş olabilir, ama o konuşma bir yandan da “ben arkamda holdingin muazzam gücüne ve ağırlığına rağmen bunlarla baş edemedim, bütün bağlantılarıma rağmen bu işi kapalı kapılar ardında halledemedim, tek çare çıkıp televizyondan taraftara şikayet etmek kaldı” açıklamasıdır aynı zamanda.

Mücadele ettiğimiz futbola çöreklenmiş yapı kökleşmiş, karmaşık, güçlü ve kolları uzun. Üstelik biz de kulüp yapısı olarak, ister ekonomik bakın isterseniz taraftarın ve camianın genel ruh hali olarak, olabilecek en zayıf durumumuzdayız. Kendimi de katarak söylüyorum, iki buçuk yılın birikimi sinirimizi bozmuş, Beşiktaş’a destek olunmuyor diyeni Allah çarpar ama, başkan ve yönetime biraz ne yapsa yaranamayacak politikacı muamelesi çekiyoruz. Felaket iletişimleriyle onlar da bu işi körüklüyor kabul, fakat bizim de pek laf dinleyecek halimiz yok. Başkan çıkıp taraftara birini şikayet edecek olsa daha lafı bitmeden biz şikayet ettiği adamı bırakıp başkanın kolunu bacağını kemirmeye başlıyoruz. Kendi içimizde birbirimizi yiyelim de, en azından dışarıya karşı “camiasını arkasına almış Başkan” gibi konuşma imkanı bile vermedik daha. Bir pop-kültür göndermesiyle anlatmak gerekirse başkana “paspasla adam öldürtmeye çalışıyoruz.”

Sosyal medyanın hali Allahlık. Hesapların yarısı atanamamış yönetim kurulu üyesi havalarında. Ben zaten git-gel akıllıyım da bana benzeyen birkaç adam üzüntüden ve hayal kırıklığından paralize olmuş vaziyette, pipetle beslenecek hale gelmişiz. Eski yönetime yakın olanlar, bu yönetimi zaten istememiş olanlar falan derken tam yeniçeri ocağı olmuşuz. Twitter’da taraftarın nabzını tut diye birini görevlendirdilerse o kardeşimize şimdiden acil şifalar diliyorum.

Buraya kadar söylediklerim bir durum değerlendirmesi. Herkes önceden aldığı pozisyona göre bunları ya yapılamayanların sebebi diye okuyacak ya da bahanesi. Benimse kimseyi ikna etmek gibi bir derdim yok. Açıkçası bu yazıyı yazma sebebim de yönetimin önüne kalkan olmak falan değil. Tam tersine bugüne kadar yaptıklarının bende uyandırdığı hayal kırıklığıyla yazdım bu satırları.

Göreve geldikleri andan itibaren taraftarı bütünleştirecek yollar arayacak, alternatif gelir kanalları için adımlar atacak, iletişimi güçlü ve sürekli tutacak, dışarıya karşı verdikleri mesajlarla içeriyi birleştirecek bir yol izleyeceklerini umuyordum. Yaptıkları olağanüstü maddi fedakarlıkları görmezden gelmek mümkün değil ama bunun ötesinde beklentilerimin hiçbiri maalesef gerçekleşmedi.

Fakat tam benim istediğim gibi yönet(e)miyorlar diye de kendi yönetimimle sürekli didişmenin Beşiktaş’a bir faydası olacağını düşünmüyorum. En azından kötü niyetlerle, suiistimal hevesiyle işbaşına gelmediklerine emin olduğum insanlara da oturduğum yerden bağırıp çağırdıkça kendime kızıyorum. Ben beklentilerimi düşürüp çıtayı; Beşiktaş’ın ekonomik durumunu sürdürülebilir hale getirseler, önümüzdeki yılları kurtarsalar razıyım seviyesine indirdim. Kimseyi yanıma davet etmiyorum, sadece bunu başarabilseler ve başka hiçbir şey yapamasalar da çok şey yapmış olacaklarını düşünüyorum. Bunun üzerine ne yaparlarsa benim için bonustur.

Bu noktadan yola çıkarak;

Biz tarihimizde hiç kimseye masaya yumruğu vurup bir şey yaptıramadık, ama madem özellikle şu anda bunu yaptıracak dişimiz zaten yok, hiçbir isteğimiz de kabul görmeyecek belli, öncelikle şu TFF’ye bir; “sizden herhangi bir talebimiz yok, bundan sonra da ne resmi ne gayrı-resmi sizden bir görüşme talebimiz olmayacak, gerekli evrak getir götürünü kulübümüzün hukuk departmanı yapar, Beşiktaş’ın kendi taraftarından başka kimseye ihtiyacı yoktur” çekelim isterim.

Takıma takviye yapılması gerekiyor. Beklenti de epey düştü. Şunu taraftarla kriz haline getirmeden, ihtar cezasına razı olup, eli yüzü düzgün uygun bütçeli iki transferle şu işi çözelim.

Sonra bir içimize dönelim, taraftarı işin içine katan ne yardım kampanyası yapılabiliyor, stadı nasıl doldururuz, sıcak para girişi nasıl sağlanır ona kafa yoralım.

Eleştirmeyle bir şeyleri iyiye götürebileceğiniz zamanlar vardır. Bana durumumuz pek öyleymiş gibi gelmiyor. Bu durumda elimden gelen, söyleyecek iyi bir şeyim yoksa susmak, en azından yönetimin rahat çalışabileceği bir ortama katkı sağlamak olur.

Hem belki bir süre sadece sahayı konuşursam, psikolojim de düzelir.

 

Cem Fante

Sesleniş

Kafamın içinde, bir satır yazı, dönüp duruyor. Richard Brautigan’ın bir kitabının arkasında – Amerika’da Alabalık Avı idi sanırım- yazarın hayatını anlatan bölümde, intiharından bahsederken; “duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti” yazıyordu. On yıllar önce okudum kitabı. Aldığım zaman yazar hakkında da bir fikrim yoktu. Okuyacak bir şeyler ararken “6.45 yayınevi bastıysa iyidir” deyip seçivermiştim. Ülkesinde pek tutulmazken Japonya’da popüler olması kalmış aklımda. Nedense kitaptan tek bir kelime hatırlamıyorum. Ama siz hassassanız normalin de canınızı yakacağına dair o cümleyi hiç unutmadım.

Dil işte böyle bir şeydir. Söylemek istediklerinizi nasıl dile getirdiğiniz de önemlidir, -kendinizi ifade edebildiğinizi varsaysak bile- mesela hangi halimdeki “bana” söylediğiniz de.

Ben o cümleyi gençliğimin canı yanmış bir gününde okumamış olsaydım, belki de bana hiçbir şey anlatmayacaktı. Yazar, hassas bir adamın canını acıtan bir hayata yavaş yavaş yenilmesini, “girdiği depresyondan çıkamadı” diye anlatsaydı, bugün bu yazı yazılamayacaktı.

Bazen okuduklarınız/duyduklarınız içinde bulunduğunuz duruma dair bir şey söyler, kendinizi başkasından dinliyor gibi olur, dikkate almak zorunda kalırsınız.

Bazen gelecekte olmak istediğiniz bir yeri, bir hayali, bir ruh durumunu müjdeler, kulak kesilirsiniz.

Bazen de yüzleşmeniz gereken bir gerçeği bas bas bağırır, -ama net, temiz ve dosdoğru bağırır- duymazdan gelmek isteseniz de kaçınamazsınız.

Üstelik rahmetli Süleyman Seba’nın dediği gibi “usul esasa mukaddemdir” (usul esastan önce gelir). Haklı olmanızdan önce yönteminizin doğru olması gerekir.

Yani iletebilmek için, doğru ifadeyi bulmak, muhatabını tanımak ve doğru kişilere ulaşmanın yolunu akıllıca seçmek gerekir.

Sevgili Beşiktaş’ı yönetenler; mesela ben bu yazıyı “holigan hezeyanı” diye kenara itilemeyecek bir dille ve kalitenize saygı duyan bir seviyede yazdım. Beşiktaş twitter’ını birazcık biliyorsam da, biri bu satırları önünüze koyar.

Sizden basit bir ricam olacak. Bize bir şey anlatırken iki buçuk yıldır canı yanan insanlarla konuştuğunuzu bilin isterim. Sizin devraldığınız mali yükün bir benzeri; taraftardan kopuk, duygusuz ve başarısız sezonların manevi birikimi oturuyor göğüs kafesimizde.

Anlatmak istedikleriniz için kelimelerinizi çok doğru seçin isterim. Kiev dönüşü oyuncusunun öne eğik başını kaldıran Beşiktaş taraftarı, kendisine önceki yıllar için “başı eğik geziyorlardı” diyeni ne unuttu, ne affetti. Bazen ağzınızdan çıkan toplam üç kelime, bir ömür nasıl anılacağınızı belirler.

Bize seslenmek, olabildiğince çoğumuzu kucaklamak için yollar arayın isterim. “Anlatsam da anlamazlar sessizliği” düşülebilecek en büyük hatadır. Siz derdinizin “duygusunu” geçirebilirseniz söylediklerinizde, Beşiktaş taraftarı manayı anlar.

Bir de; ne biz size “işiniz bu yapacaksınız tabii” diyelim, ne siz taraftarla bazen “ödevini yapmamış çocuğu azarlayan öğretmen”, bazen de alacaklı gibi konuşun isterim. Karşılıklı neleri yapmadığımızı yarıştırmanın kimseye bir faydası olmaz. Birlikte neleri başarabileceğimize dair ortaklaşacak bir dil bulalım.

Beşiktaş taraftarı, bir kere harekete geçince, her işin altından kalkar. Bir doğru sesleniş uzağınızdayız. Bunu bilin isterim.

Cem Fante

Beşiktaş Öz Kaynak Ve Samimiyet

Beşiktaş’ın tarihine şöyle bir bakınca gençlere şans vermeye başladığı dönemler, hep ekonomik olarak sıkıntıya düştüğü zamanların sonrasına denk geliyor… Kibrit Çak dönemlerinde başlayan Sanlı ve Yusuf’lardan Ziya, Metin, Ali, Feyyaz ve Sergen’lere, devamında Nihat, Yasin derken Feda dönemiyle başlayan Oğuzhan, Hasan Türk, Sinan Kurumuş gibi futbolculara şans vermek zorunda kalmış…

Ara dönemlerde oluşturulan yüksek bütçeli takımların da başarıları ortada… ”Portekiz Çetesi” tabirleriyle girdiğimiz sezonda kaçıncı olduk mesela… o dönem yapılan acayip transferler unutuldu gitti bile.

Ortalama 5-6 senede bir gelen şampiyonluklar kesiyor mu bizi ???

Mehmet Üstünkaya döneminde zorunluluklar dolayısı ile genç futbolculara şans verme dönemi Süleyman Seba’nın göreve gelmesi itibarıyla devam etmiş. Gordon Milne ile anlaşıldığında ilk 2 sene yaşanılan sıkıntılar, Taraftarların tesisleri basması ve teknik ekiple futbolcuların tartaklanma haberleri arşivlerde duruyor. Süleyman Seba Başkan olarak ısrar etmese Gordon Milne için hazırlanan idam sehpasına tekme atmak için bekleyen çok kişi vardı. Hatta Süleyman Seba, Hoca’nın arkasında durmasa bugün gurur duyduğumuz ve göğsümüzü kabarta kabarta anlattığımız lige ambargo koyan bir takımımız dahi olmayacaktı…

Futbolda para vasıtasıyla kısa süreli başarılar kazanmak gayet mümkün… Fakat sonucunda 3 milyara dayanan borç ile başbaşa kalıyoruz. Uzun vadeli başarılar kazanmak için sabır şart. Kadronun ana gövdesinin de elde tutulması şart oğlu şart.

Şenol Güneş döneminde yaşanılan 2 yıl üst üste şampiyonluğa bir bakalım. Kadroları inceleyelim. En iyi dediğimiz, en çok güvendiğimiz adamları satmak durumunda kaldık. Hepimiz ”gelsin eurolar” diyerek alkış tutuyorduk. Fakat ana iskelet ile bu kadar oynanırken gelen başarılar gözlerimizi kamaştırmıştı…. Evet başarılı olduk ama istikrar adına sınıfta kaldık. Bu kadar başarıya rağmen, futbolcu satışlarına rağmen geldiğimiz duruma bakınca Feda sezonunu bile aratan bir durumla karşı karşıyayız…

Dün gece Abdullah Avcı bana göre çok cesur bir karar verdi.

Kalede Utku, sağ bekte Kerem, stoperde Erdoğan ve orta sahada Erdem ile başladı. İlk yarıya bakınca sahada verilen mücadele en azından gençler açısından tatmin ediciydi. İşin enteresanı sahaya ağırlığını koymasını beklediğimiz tecrübeli futbolcularımız piyasada yoktu…

İkinci yarı başladığında ise ne olduysa 10 dakika içinde oldu. Tecrübeli dediğimiz adamlar bile yokları oynarken gencecik çocuklar nedeniyle kaybettik demek işi en kolayı.

Benim Naçizane gördüğüm; taraftar ister, taraftar kızar, taraftar satarsın alkışlar, alırsın alkışlar, taraftar gerekirse tesis basar!

Kulübün borcu ve durumu ortada… Tüm gelirler temlikli… Çıldırt bizi başkan diyecek durumumuz da yok! Burada en önemli olay; Yönetimin, yönetmekte olanların duruşudur. Her esen rüzgara göre yön değiştiren zihniyetlerin başarıları geçicidir. Asıl tarihi, esen sert rüzgarlara rağmen dik duranlar kazanır ve efsane olur…

 

Beşiktaş Iğdır

Şampiyonluk Sayıları Üzerine

Bilindiği gibi kulüplerin şampiyonluk sayıları Beşiktaş’ın 1956-1957 sezonunda kazandığı Federasyon Kupası’ndan başlanarak hesap ediliyor.

Özellikle Beşiktaş iki sezon üst üste şampiyon olarak formasına üçüncü yıldızı taktıktan sonra bu hesaplamaya itirazlar yükselmeye başladı.

Bir kesim, şampiyonlukların 1923 yılından itibaren, bazı sezonlarda oynanmış olan Türkiye Futbol Birinciliği ve Milli Küme Şampiyonluklarının da şampiyonluk olarak kabul edilerek yıldız hesabına eklenmesini istiyor. Diğer bir kesim ise Beşiktaş’ın 1956-1957 ve 1957-1958 Federasyon Kupası şampiyonluklarının şampiyonluk olarak sayılmaması gerektiğini savunuyor.

Her iki durumda da Beşiktaş’ın zararlı çıkacağını, özellikle birinci grubun isteğinin tamamen Fenerbahçe’nin çıkarına olacağını bir tarafa koyarak, 1923’ten bu yana Türkiye’de oynanan futbol ligleri için; duyduklarımı, bildiklerimi ve ulaşabildiğim kaynaklardan edindiğim bilgileri paylaşmak ve objektif olarak değerlendirme yapmak istedim.

 

İSTANBUL LİGİ (MAHALLİ LİGLER)

1923 öncesi İstanbul’da tek bir futbol ligi olmayıp Pazar Ligi, Cuma Ligi, Türk İdman Birliği Ligi gibi farklı organizasyonlar yapılmıştır. Türkiye Futbol Federasyonu’nun, Futbol Heyet-i Müttehidesi adı ile kurulup 21 Mayıs 1923 tarihinde FIFA’ya üye olmasının (Kaynak: TFF resmi sitesi) ardından farklı organizasyonlar kaldırılarak tek bir İstanbul Ligi düzenlenmiş ve ilki 1924 yılında oynanmıştır.

İlk İstanbul Ligi Şampiyonu Beşiktaş

Gazete haberinin latin harflere çevirisi : Beşiktaş İstanbul Şampiyonu oldu. Dün akşam üzeri Taksim Stadyumunda  yapılan müsabakada Galatasaraylılar sıfıra karşı iki sayı ile Beşiktaş takımına mağlub oldular. İstanbul futbol birinciliğini kazanan Beşiktaş takımının dün maçında aldırdığımız resmi. (çeviriyi yapan: Direttore)

İstanbul Ligi 1959-1960 sezonunda Milli Lig adıyla Türkiye Ligi düzenlenene kadar devam etmiş ve bu süre boyunca (son üç sezon tahtı biraz sallansa da) Türkiye’nin tartışmasız en önemli futbol organizasyonu olmuştur.

İstanbul Ligi dışında da başta Ankara ve İzmir olmak üzere mahalli ligler düzenlenmiştir. İstanbul dışındaki mahalli liglerin nasıl ve hangi yıllarda oynandığı ayrı bir araştırma konusu. Ancak İstanbul sanat, kültür, spor vb. her konuda diğer şehirlerden çok farklı bir yerde olduğundan futbolda da İstanbul Ligi’nin diğerlerinden çok yukarıda olması gayet doğal.

En büyük rekabetin üç büyükler arasında olması ve bu rekabetin tüm canlılığıyla İstanbul Ligi’nde yaşanması da başka bir rekabete ihtiyaç duyulmamasında etkili olmuştur.

Diğer taraftan, coğrafi ve ekonomik şartlar sebebiyle takımların şehir dışı deplasmanlara gitmesinin günler alması ve masraflı olması ülkeyi kapsayacak bir lig düzenlenmesini imkansız hale getirmiştir.

Şahsi olarak ben de üç büyüklerin İstanbul Ligi dışındaki organizasyonlara bir angarya gözüyle baktığını, “şampiyon” dendiğinde akıllara İstanbul Ligi şampiyonunun geldiğini büyüklerimden duymuşumdur.

Bugün bile Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın taraftar sayılarının toplamının % 90’lar seviyesinde olması ve Türkiye’nin Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupasına, 1956 yılında gönderdiği ilk takım olan Galatasaray’ın, sadece İstanbul Ligi Şampiyonu unvanıyla buna layık görülmesi, İstanbul Ligi’nin Türkiye’nin en önemli futbol organizasyonu olduğu iddiasını destekleyen verilerdir.

​Aşağıda, Beşiktaş’ın Ankara’da Ankaragücü ile oynadığı ve 8-0 kazandığı hazırlık maçına ilişkin,16 Haziran 1935 tarihli yerel bir gazetenin kupürü yer alıyor. Haberin içeriğinde de takımlar arasındaki seviye farkından söz ediyor ve yukarıda anlatılanları doğruluyor.

Görüşlerine değer verdiğim bir yazar olan Mehmet Demirkol’un da dahil olduğu bir çok kişi; 1957 öncesi oynayan ünlü futbolcuların, zamanlarında Türkiye Ligi olmaması sebebiyle oynadıkları maçların, attıkları gollerin vs. yok sayıldığını ve onlara haksızlık yapıldığını, o yüzden Türkiye Futbol Birinciliği ve Milli Küme şampiyonluluklarının da bu hesaba dahil edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu iddia bende; Fenerbahçe’nin çıkarına olan bir değişikliğin kabul ettirilmesi için Baba Hakkı, Süleyman Seba gibi efsaneler üzerinden Beşiktaşlıların yanlarına çekilmeye çalışıldığı izlenimi uyandırmakla beraber, efsanelerimizin yok sayılması gibi bir durum söz konusu değildir. Onların oynadığı dönemde en değerli lig İstanbul Ligi’dir ve İstanbul Ligi’nde oynadıkları tüm maçlar, attıkları tüm goller vs. hem hafızalardadır hem de kayıt altındadır.

Amsterdam Olimpiyatlarına hazırlıklar sebebiyle 1927-1928 sezonunda iptal edilen İstanbul Ligi, bu sezon hariç her sezon aralıksız olmak üzere 1924-1951 yılları arasında amatör, 1951-1959 yılları arasında ise profesyonel olarak düzenlenmiştir.

Toplam 35 kez düzenlenen İstanbul Liginde; Beşiktaş 13, Fenerbahçe 11, Galatasaray 9, İstanbulspor ve Güneş 1’er kez şampiyon olmuştur.

 

TÜRKİYE FUTBOL BİRİNCİLİĞİ (ŞAMPİYONASI)

Hakkında çok az bilgi ve belge olan bir organizasyon Türkiye Futbol Birinciliği. Şampiyonun belli olduğu maçlar bile hafızalarda pek yok, ancak eski gazetelerin kıyısında köşesinde bulunabiliyor ve sık sık format değiştirildiği de anlaşılıyor.

Örneğin 1939-40 sezonunda İstanbul, Ankara, İzmir dışındaki şehirlerin takımları arasında bir “Gruplar Birincisi” belirlenmiş ve bu takım, iki maçlık finalde Milli Küme şampiyonu ile karşılaşmış. Dolayısıyla bu formatta Türkiye Futbol şampiyonu, Milli Küme şampiyonundan üst seviyede tutulmuş. Final ilk maçına ilişkin 22 Eylül 1940 tarihli Akşam gazetesi kupürü aşağıdadır.

İkinci örnek 1950-51 sezonundan. 10 Mayıs 1951 tarihli Milliyet gazetesinin haberinde, okunması biraz zor ama özetle şu anlatılıyor;

26 bölgenin lig şampiyonları; Aydın, Edirne, İçel, Kütahya, Malatya ve Zonguldak şeklinde ayrılan 6 grupta aralarında maçlar oynayacak.

Bu gruplarda ilk sırayı alacak 6 takım, Bursa’da toplanarak aralarında maçlar oynayacak ve gruplar birincisi belli olacak.

Üç büyük şehrin şampiyonları olan Beşiktaş, Gençlerbirliği ve Altay’a (üç büyük şehrin şampiyonlarına ayrıcalık tanınmış) katılacak olan gruplar birincisi ile beraber toplam 4 takım Balıkesir’de final maçları oynayacak.

Şampiyonaya verilen önem için bir fikir vermesi açısından, 23 Eylül 1940 tarihli Akşam gazetesinden iki kupürü paylaşıyorum. Gazetenin ilk sayfasında;

  • Lig maçlarının başladığı (İstanbul Ligi) ve Beşiktaş’ın Fenerbahçe’yi 2-1 mağlup ettiği,
  • Eskişehir Demirspor’un Türkiye Şampiyonu olduğu

haberleri yer alıyor.

Gazete, İstanbul Ligi maçı haberini hem üstten vermiş hem de daha büyük punto kullanmış. Asıl önemli olan, ikinci haberin iç sayfadaki ayrıntısında Fenerbahçe’nin Eskişehir Demirspor maçına “B” kadrosuyla çıktığı belirtilmiş.

Gazetedeki bu haberlerden çıkarılabilecek sonuçlar;

  • Her iki maçın aynı gün oynanması belli ki bir sorun yaratmamış.
  • Gazetenin İstanbul Ligi’ni daha fazla önemsediği, haberlerin veriliş şeklinden açıkça anlaşılıyor.
  • Fenerbahçe İstanbul Ligi’nin açılış maçına as kadrosuyla, Türkiye Futbol Şampiyonası finaline “B” kadrosuyla çıkmış.

Bir örnek de Beşiktaş’tan verelim. 1949-50 Türkiye Futbol Birincisi, 12 Haziran 1950 tarihindeki son maçında Kağıtspor’u yenen Göztepe olmuş.

Ancak Beşiktaş bu turnuvayı pek önemsememiş olacak ki 14 Mayıs 1950 tarihinde Amerika seyahatine çıkmış ve 19 Haziran 1950 tarihinde geri dönmüş. Türkiye Futbol Birinciliği’ne de Amerika seyahatine götürmediği yedek futbolcularını göndermiş.

Türkiye Futbol Birinciliği 1924 ve 1951 yılları arasındaki 28 sezonda toplam 19 kez oynanmış, üç kez Fenerbahçe, iki kez Beşiktaş şampiyon olmuş, Galatasaray’ın şampiyonluğu yok. 1951’de futbolda profesyonelliğe geçilmesinin ardından amatör takımlar arasında devam etmiş.

 

MİLLİ KÜME – MAARİF MÜKAFATI – MİLLİ EĞİTİM KUPASI

Üçü de aynı kupa; 5 kez Milli Küme, 2 kez Maarif Mükafatı, 4 kez ise Milli Eğitim Kupası adlarıyla olmak üzere, toplam 11 kez düzenlenmiş. İlki 1937, sonuncusu 1950 yıllarında, arada üç sezon boş geçilmiş. Maçlar deplasmanlı lig usulüne göre oynanmış.

11 kupanın 10’una sadece İstanbul, Ankara ve İzmir takımları katılmış. Bir istisna olarak 1941’de oynanan kupada, bir önceki sezonun Türkiye Futbol Birincisi Eskişehir Demirspor var.

1941’de düzenlenen kupaya 10, 1946’da düzenlenen kupaya 6, diğerlerine 8 takım katılmış.

8 takımlı sezonlarda: İstanbul Liginden 4, Ankara ve İzmir Liginden 2’şer takım alınmış. Bu sayılar; 1941’de 4-3-2, 1946’da ise 2-2-2 şeklinde.

1944 ve 1946 yıllarında gerekli dereceyi alamayan Galatasaray katılamamış.

Bu kupayı 6 kez Fenerbahçe, 3 kez Beşiktaş, 1 kez Galatasaray ve 1 kez de Güneş (Galatasaray’dan ayrılanların kurduğu ve ömrü çok kısa olan bir kulüp) olmak üzere sadece İstanbul takımları kazanabilmiş. İstanbul futbolunun diğer şehirlerden üstün olduğunu gösteren bir veri daha…

Aşağıda Türkiye Futbol Birinciliği ile Milli Küme’nin düzenlendiği sezonlar ve kazananlar verilmiştir.

Tabloda görüldüğü gibi, 9 sezonda her iki organizasyon birden yapılmıştır. Bu kupaların tamamı şampiyonluk olarak sayıldığı takdirde, 9 sezonun iki şampiyonu olacaktır. Hiç şampiyonu olmayan 7 sezon ortada dururken, bir sezona iki şampiyonluk verilmesi mantıklı mıdır? 

Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Ali Koç, başkan seçildikten sonra bu iki turnuvanın şampiyonlarının da yıldız hesabına katılması gerektiği iddiasında bulunmuş ve örnek olarak 2018-2019 sezonuna adı verilen Lefter Küçükandonyadis’in şampiyonluklarının sayılmamasını göstermiştir. Ne yazık ki bu iddiada da bir bilgi eksikliği söz konusudur. Fenerbahçe, Lefter Küçükandonyadis’in oynadığı dönemde 1959, 1960-1961 ve 1963-1964 sezonlarında şampiyon olmuştur ve bu üç şampiyonluk da yıldız hesabına dahildir. Sadece 1949-1950 sezonunda kazandıkları Milli Eğitim Kupası yıldız hesabında yoktur ki, o da tarihten silinmiş değildir. 1947-1964 yılları arasında, yurt dışında oynadığı 2 sezon hariç toplam 15 sezon Fenerbahçe forması giyen Lefter Küçükandonyadis de ağırlıklı olarak İstanbul Ligi’nde yaptıklarıyla efsane olmuştur.

Bir Fenerbahçe efsanesinden söz etmişken Galatasaray efsanesi Metin Oktay’ı da atlamayalım. Metin Oktay, Palermo’da oynadığı 1961-1962 sezonu hariç, 1955-1969 yılları arasında toplam 13 sezon Galatasaray forması giymiştir. Galatasaray, Metin Oktay’ın oynadığı dönemde 1962-1963 ve 1968-1969 sezonlarında Türkiye şampiyonu olmuştur ve bu iki şampiyonluk da yıldız hesabında vardır. Yine Metin Oktay’ın Galatasaray’da oynadığı dönemde Milli Küme ve Türkiye Futbol Birinciliği hiç oynanmamıştır. Bu durumda, konuyla ilgili çalışmalar yapan gazeteci Altan Tanrıkulu’nun verdiği Metin Oktay örneğinin de bir geçerliliği yoktur.

Milliyet gazetesinde 3 Mayıs 1950 tarihinde “Milli Eğitim Mükafatı Maçlarındaki Durum” başlıklı bir yazı yayınlanmış. Yazıda; Milli Eğitim Kupasını kazanacak takımdan “Turnuvanın Şampiyonu”, İstanbul Ligi Şampiyonu Beşiktaş’tan ise “1949-1950 mevsimi lig şampiyonu” diye söz edilmiş. Bu iki ifade bile İstanbul Ligi’nin, Milli Eğitim Kupası’ndan daha prestijli olduğunu gösteriyor.

Yine Milliyet gazetesinde, 20 Ağustos 1950’de Halit Kıvanç bir yazı kaleme almış. Aslında, o günlerde düzenleneceği söylenen (ancak sonra düzenlenmeyen) Türkiye Kupası için yazılmış bir yazı. Fakat Türkiye Futbol Birinciliği ve Milli Eğitim Kupası’na, o günlerde yetkin birinin ne gözle baktığını göstermesi açısından önemli.

Günümüzde, sadece internette bulabildiği kupa listelerine bakarak “Eskiden bizde de Türkiye şampiyonlukları varmış.” diyen, ardından “Bunlar niye sayılmıyor, sayılmalı.” hükmüne varan önemli bir kitle var. O zamanın ruhunu hiç anlamayan, yaşamadığı ve yaşayanlardan dinlemediği için anlaması da mümkün olmayan, hele listedeki sayılar tuttuğu takımın lehine olunca ağzının suyu akan bir kitle. Bu yüzden çok önemli Halit Kıvanç’ın o gün yazdıkları.

Gazete kupürü yine pek okunmuyor, o yüzden yazıdan ilgili bölümü alıntılıyorum.

“… Mahalli ligler bittikten ve esasen futbolda ileri üç şehir için bir çeşni olmaktan başka işe yaramayan Milli Eğitim oyunları da sona erdikten sonra yangından mal kaçırırcasına bir sürat ve şaşkınlık içinde Türkiye birinciliği yapılıveriyor. Neticede ortada kalan takımın Türkiye’nin hakiki birincisi olup olmadığını sporla uzak veya yakından ilgili her şahıs layikiyle takdir eder. Şu halde gaye kendimizi avutmak olmadığına göre bu şampiyonayı daha makul ve daha mantıki esaslara istinad ettirmek icabeder.”

Halit Kıvanç; Milli Kümeyi (Milli Eğitim oyunları) kazanan takımı Türkiye birincisi yerine koyma konusunda fikir yürütmeye bile gerek görmediği gibi, Türkiye Futbol Birincisinin hakiki birinci sayılamayacağını da açıkça ifade etmiş. Ustanın sözlerinden de faydalanarak yazının buraya kadar olan bölümüne ilişkin görüşlerimi aşağıdaki gibi özetleyebilirim;

  • 1923-1956 yılları arasında Türkiye’nin en önemli futbol organizasyonu İstanbul Ligi’dir. O dönemde oynayan yıldız futbolcuların şampiyonlukları sayılmıyor diye haksızlığa uğramış olmaları boş bir iddiadır. Tüm yaptıkları kayıtlarda ve hafızalarda mevcuttur. Zaten onlar, ağırlıklı olarak İstanbul Ligi’nde yaptıklarıyla efsanelerimiz olmuşlardır.
  • Eğer mutlaka 1957 öncesi şampiyonlar yaratılmak isteniyorsa, buna en yakın organizasyon İstanbul Ligi olabilir ki, ülkenin kalanı dışarıda olduğu için doğal olarak kabul edilemez.
  • Milli Küme; İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki kulüplerin tamamen dışarıda bırakıldığı bir organizasyondur ve Halit Kıvanç’ın dediği gibi üç büyük şehrin takımları için bir “çeşni”dir. Hem prestiji İstanbul Ligi’nden daha düşüktür hem de ülkenin önemli bir bölümünü baştan yok saymaktadır. Böyle bir organizasyonun birincisinin Türkiye şampiyonu olarak kabul edilmesi mantık dışıdır. 
  • 1956 yılında oynanmaya başlanan Türkiye Ligi’ne de birçok sezonda sadece İstanbul, Ankara ve İzmir kulüpleri katılmıştır. Ancak bu profesyonel bir ligdir ve sadece profesyonel takımların katılabilmesi böyle bir sonuç doğurmuştur. Oysa Milli Küme oynanırken tüm ülkede futbol amatördür ve diğer kulüpler böyle bir engel olmamasına rağmen dışarıda bırakılmıştır.
  • Türkiye Futbol Birinciliği “yangından mal kaçırırcasına” az sayıda takımı final grubunda karşılaştırıp sonuçlandırılan bir organizasyondur. İstanbul kulüpleri pek önemsemediği için de kazananlar çoğunlukla İstanbul dışındandır ve bu kulüplerin tarihlerinin hiçbir döneminde üç büyüklerle rekabet edecek güçte olmadıkları açıktır.
  • Hem Türkiye Futbol Birinciliği hem de Milli Küme, muhtemelen futbol rekabetini ülke çapına yayma yolunda bir başlangıç olması amacıyla düzenlenmiş, ancak her ikisinde de bir istikrar sağlanamamıştır. Dolayısıyla amacına ulaşamamış organizasyonlardır.
  • 9 kez aynı sezonda düzenlenen iki organizasyonun şampiyonlarının her ikisinin birden Türkiye şampiyonu olarak kabul edilmesi, üzerine konuşulacak bir konu dahi değildir.

 

FEDERASYON KUPASI

İtiraz edilen ikinci konu, Beşiktaş’ın 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında kazandığı Federasyon Kupalarının Türkiye şampiyonluğu olarak kabul edilmesi.

Federasyon Kupası’nın düzenlenmesi, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ile bağlantılı. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası ilk kez 1955-1956 sezonunda düzenlenmiş, ancak Türkiye takım göndermemiştir.

1956-1957 sezonundaki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’na Türkiye bir takım göndermeye karar vermiş ama ortada bir Türkiye Ligi olmadığından gönderilecek takım olarak, 1955-1956 İstanbul Ligi şampiyonu Galatasaray seçilmiş ve Galatasaray, Türkiye’yi temsil etmiştir.

1957-1958 sezonunda Türkiye’yi Avrupa’da temsil edecek takımı belirlemek için 1956-1957 sezonunda, mahalli liglerin tamamlanmasından sonra, Federasyon Kupası adı altında bir organizasyon düzenlenmiş ve üç büyük şehrin kulüpleri ile Adana Milli Mensucat dahil edilmiştir. Takımlar önce üçer eleme turu oynamış, turları geçen 6 takım final grubunda çift devreli lig usulüne göre karşılaşmış ve Beşiktaş şampiyon olmuştur. Ancak ne yazık ki Federasyon, UEFA’ya geç bildirim yaptığından Beşiktaş, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’na katılamamıştır.

Sonraki sezon yine aynı amaçla, sadece üç büyük şehrin kulüplerinin dahil edildiği ve yine mahalli liglerden sonra bir Federasyon Kupası düzenlenmiştir. Bu kupada 3 eleme turu oynanmış, turları geçen 8 takım, 4’lü iki gruba ayrılmış, bu grupların birincileri olan Beşiktaş ve Galatasaray finalde karşılaşmışlardır. Her iki maçı da 1-0 kazanan Beşiktaş 1957-1958 Federasyon Kupası Şampiyonu olmuş ve Türkiye’yi Avrupa’da temsil etmiştir.

Mahalli ligler 1958-1959 sezonunda yine oynanmış ve ardından Federasyon Kupası ile aynı amaçla bu kez Milli Lig adıyla (Milli Küme değil) bir organizasyon düzenlenmiştir. Katılanlar yine üç büyük şehrin takımlarıdır. Bu kez format, 2 adet 8 takımlı grup oluşturulması ve grup birincilerinin finalde karşılaşması şeklindedir. Finalde Galatasaray’ı geçen Fenerbahçe 1959 Milli Lig şampiyonu olmuştur. Sezonun tek yılla belirtilmesinin sebebi, maçların 1959 yılı içerisinde başlaması ve bitmesidir, 4 aydan kısa sürmüştür. Federasyon Kupalarında olduğu gibi küme düşme yoktur.

1959-1960 sezonunda mahalli ligler kaldırılmış ve yine Milli Lig adı altında, 20 takımlı bir Türkiye Ligi kurulmuştur. Bu lig, klasik deplasmanlı lig usulüne göre oynanan, küme düşmesi olan bir ligdir ve Beşiktaş şampiyon olmuştur.

Beşiktaş’ın kazandığı Federasyon Kupası şampiyonlukları ile Fenerbahçe’nin kazandığı Milli Lig şampiyonluğu; amaçları, dahil edilen takımlar, küme düşmenin olmaması ve aynı sezonlarda mahalli liglerin de oynanmış olması yönleriyle aynıdır. Sadece formatlarında ve isimlerinde farklılık bulunmaktadır.

Buna rağmen; Fenerbahçe’nin 1959 sezonu şampiyonluğu, şampiyonluk sayılarına ilk zamanlardan itibaren dahil edilmiş, Beşiktaş’ın Federasyon Kupaları ise gözardı edilmiştir. Bu eşitsizlik yıllar boyu Beşiktaşlıların tepkisini çekmiştir.

Kulüplerin formalarına her 5 şampiyonluk için 1 yıldız takılması uygulamasının başlatılmasının ardından, Beşiktaş 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarında Türkiye şampiyonu olarak bildirilmiş olduğuna ilişkin UEFA’dan belge alarak şampiyonluklarının kabulü için Federasyon’a başvuruda bulunmuştur. Bu başvurunun reddedilmesi üzerine bu kez Tahkim’e gidilmiştir.

TFF Tahkim Kurulu 09.05.2002 tarihli kararı ile yukarıda sözü edilen üç sezonun maçlarının da benzer tarzda oynandığına işaret ederek Beşiktaş’ın 1956-1957 ve 1957-1958 sezonu şampiyonluklarını tescil etmiştir.

TFF Tahkim Kurulu’nun kararı için önceleri önemli bir tepki olmamakla beraber, Beşiktaş şampiyonluklar kazanıp toplam sayıda iki rakibine yaklaştıkça ve özellikle 2016-2017 şampiyonu olup üçüncü yıldızı takınca, aralarında ünlü gazetecilerin de bulunduğu önemli bir kesim yeniden Federasyon Kupası şampiyonluklarını tartışmaya açmaya çalışmıştır. Üstelik bu kişilerin yıllar önce kabul edilmiş olan Fenerbahçe’nin 1959 şampiyonluğu için tek kelime dahi etmemiş olmaları da düşündürücüdür.

Aşağıda, en üst düzeyde dahi konuya ne kadar bilgisizce yaklaşıldığını göstermesi açısından, TSYD Başkanı Oğuz Tongsir’in ilgili mesajını paylaşıyorum.

Tongsir, grup birinciliğinin anlamını dahi bilmiyor sanırım. Bir organizasyonda “grup birincisi” varsa bir de “şampiyon” olması gerekmez mi? Beşiktaş grup birincisi ise “asıl” şampiyon hangi takımdır? Beşiktaş “uydurulmuş” bir şampiyonlukla mı Türkiye’yi Avrupa’da temsil etmiştir?

Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanı bir görüş beyan etmiş ama görüşünü neye dayandırdığını dahi anlayamıyoruz maalesef. Makamına ve tecrübesine saygıyla, keşke mesajını “nokta” diye bitirmeseymiş diyorum. Çünkü o makam ve o tecrübedeki birisinin konuya gerçekten nokta koyması gerekirdi.

Türkiye Ligi kuruluşundan bu yana 4 ayrı isimle oynanmıştır; Federasyon Kupası, Milli Lig, Birinci Lig ve Süper Lig. Türkiye Kupası 1981-1992 yılları arasında Federasyon Kupası adı altında oynanmış olup iki kupa birbirinden tamamen farklıdır ve karıştırılmaması gerekir.

Aşağıda Türkiye şampiyonları ve her sezon için ligin hangi isimle oynandığı tablo halinde verilmiştir.

Türkiye Futbol Federasyonu, Beşiktaş’ın tescilli şampiyon olduğu 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarını toplam sezon sayısına dahil etmemekte, dolayısıyla toplam şampiyonluk sayılarının toplam sezon sayısından iki adet fazla olması gibi garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu garip durum Beşiktaş’ın kusurundan değil, kazanılmış hakkının inatla yok sayılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye Ligi’nin başlangıç sezonunun 1956-1957 olarak değiştirilmesiyle aksaklık kolayca düzeltilebilir.

Sonuç olarak, Beşiktaş’ın 1956-1957 ve 1957-1958 sezonlarının Lig Şampiyonu olduğu hukuk yoluyla elde edilmiş bir haktır ve armasına taktığı üçüncü yıldızın tartışılacak bir yönü yoktur.

 

İlker Pırlant

İlk yazılış: 09.07.2017 –  Son güncelleme: 24.10.2018

 

Karanlık Kuruldu Geceye / Bukan Çelik yazdı

Cumartesi akşamı garip ruh hallerindeydim. Sanki üzerimde bir ton yük var gibi. Yüklendikçe çaresiz kalan bir beden. İsyan içindeyim, diyorum sorma neden. Aşırı bir sinir hali kırıp dökeyim diyorum her yeri. Kızgınlıktan yüzüm kızarıyor. Başlıyor yine aynı karın ağrısı diyorum. Vazgeçmek mi asla çünkü çok seviyorum.

Saatler ilerliyor 1, 2, 3, 4 yarı uykulu hallerim. Aşırı yorgun bir beden haliyle uyumak istiyorum. Sağa dönüyorum olmuyor sola dönüyorum olmuyor. Bir yandan uyumak istiyorum bir yandan uyanmak. Bir yanım siyah bir yanım beyaz diyor.

Sabahı zor ediyorum. Gözlerimi açar açmaz aklımda o. Pencereyi açıyorum. Ruhum hava alsın diye. Sabahın ayazı içime hapsediyor siyah beyazı. Uzakta o biliyorum. Üşüdüğünü görüyorum. Etraf sis duman. Puslu bir gün var. Havada sanki hüzün var. Uzaktan gelen bir ışık gönül ona hep aşık.
Acaba ne halde ne durumda diye iç geçiriyorum. Kızdı mı bana dün akşamdan diyorum. ‘’Yok yok küsmemiştir’’ diyorum. Kendimi kendimde kaybediyorum. Çünkü ben bir tek ona meylediyorum.

O kadar çok özlemişim ki görsem bir yerde sarılsam diyorum. Sonra kelimeler düşüyor ağzımdan Karanlık kuruldu geceye Bırakmam Beşiktaşım seni. Beşiktaş’ı en çok bugünlerde seviyorum. Ona bir şey olsa ben yaşayamam diyorum. Güneşli günlerde herkes sever önemli olan karanlık gecelerde sevmek seni Beşiktaş.

 

Bukan Çelik

Çıkış Senaryosu

Kulübün sorunları aslında çok karışık değil. Finansal tablomuz felaket, taraftar kendi arasında bölünmüş durumda ve takımın hali içler acısı. Yani en azından kurunun yanında yaş da yanmasın diye kafamızı karıştıracak bir durum yok. Buldozer vurup geçsek şunu kurtaralım demezsiniz.
Bu sorunlar çözülebilir mi? Çözülebilir. Peki, bu sorunları çözmek için Beşiktaşlıları konsolide edecek bir yol izlenebilir mi? İzlenemez. Bence bizim en büyük problemimiz bu.

Finansal tabloyu ele alalım. Kulübün direk var oluşunu sürdürmesine bir tehlike arz ettiği için ilk müdahale oraya yapılacak.

Ne lazım?

Çok basitçe; iyi bir yapılandırma hikayesiyle borçların uzun vadeye dönüştürülmesi, piyasalar düzeldiğinde yapılacak varlık satışıyla da en yüksek faizliden başlayarak borç kapatmayla faiz yükünün çevrilebilir hale getirilmesi. Minimum üç yılı kemer sıkmayla geçecek en az on yıllık bir diyet programı.

Dönem, seçim dönemi. Size, ben düşük maliyetli ama çok yetenekli oyuncular alacağım, “500 bin Euro vereceğim geleceğin Talisca’sını bulacağım, bir 500 bin Euro daha vereceğim, şak Gomez’in gençliği gelecek” diye üfüren adaylar mutlaka olacaktır. Fakat düşük maliyetli yetenek avcılığı düşük yüzdeli bir iştir. Altı oyuncuya yatırım yaparsınız, bu işte başarılıysanız bir ya da iki tane yakalarsınız. Ertesi sene tutmayan oyuncularınızı -böyle bağlantılarınız varsa- düşük maliyetli oldukları için bir şekilde kiralar, satar ya da feshedersiniz. Gelsin beş-altı tane yenisi. Böylece, her seneden geriye bir-iki oyuncu bırakarak üç sezonun sonunda bir iskelet yakalarsınız. Sonra para harcama zamanı gelir, kadroyu süslersiniz ve başarı gelir.

Bu plan yukarıdaki finansal programla -her şey yolunda giderse- örtüşüyor.

Bu süreçte çok büyük bir sürpriz olmazsa sportif başarıya uzak olacağınız için, taraftarınızın fedakarlıklarına muhtaçsınız. Her bir taraftarınızın bu hikayeye inanması ve inanmakla kalmayıp maddi-manevi elinden gelen katkıyı vermesi gerek. 1,7 milyar lira finansal borcun bel büken faizi, ortada Avrupa geliri yokken yüksek oktavlı beste girerek ya da mevzuda geri vitese takmama ile ödenemeyeceğine göre, birileri elini cebine atacak.

Bu işi cebinden 150-200 milyon koyan bir paralı Başkan tipi hızlandırabilir mi? Hızlandırabilir. Fakat önce bu parayı koyup sonra da o diyet programına uyacak, ki bunu yapmadıktan sonra bir anlamı yok, biri var mı, herhangi biri o fedakarlığı yapıp üstüne de uzun süre o yıpranmayı göğüsler mi, ben emin değilim. Ben para koymayacağım ama ben zengin olduğum için kulübü daha iyi yönetirim diye düşünen varsa da zaten Allah sonumuzu hayretsin.

Gerekenler, açıkçası pek sana göre bana göresi de olmadan, bunlar. Gelelim bunlar için gereken kamuoyu desteğine. Bunun için önce bütün tartışmalarımızın temelini oluşturan kelime / kavram dağarcığımızı bir hatırlatmak isterim: vizyoner/köylü, winner/loser, taraftar/müşteri, atkılı/kravatlı, arma/yalaka, şaklaban/efsane, yıldız/çöp, hırsız/kral, şenor/hunter, primci/fenomen…

Bu tablodan ve bu tartışma seviyesinden, ortaya konan herhangi bir plana dair 2-3 yıllık bir bütünlük, taraftar arasında bir konsolidasyon sağlanır, ortam yangın yerine dönmeden gereken fedakarlıklar yapılır diyorsanız, iyimserliğiniz için sizi tebrik ediyorum.

Bana lütfen Feda’yı hatırlatmayın. O, üst üste iki şampiyonluk görünce bizim kendimizi her şeyi bildiğimize ve başarıyı doğuştan hak ettiğimize inandırmamızdan önceydi.

Şimdi başka insanlarız.

 

Cem Fante

Başkan

İçimden oturup, Lenin’in 1901’de -sanırım İsviçre’de- yazdığı “Ne Yapmalı?” tadında, eski bir baskı makinasının takırtısında, teksirlere sayfalarca Beşiktaş’ın kurtuluşu doktrinleri yazmak geliyor.

Hayatın gerçekleri zamanın ruhundan hız alıp yüzüme çarptığı zaman genelde böyle oluyorum. Sıkıştığım köşeden üreterek çıkmak mümkünmüş gibi yapmak, hiçbir şeyin kontrolünde olmadığını kabullenmekten biraz daha iyi geliyor sanırım.

İnsanoğlu konusunda çok kötümserim. Gücü elde eden herkesin bozuluşuna doğru giden geri sayımın, gücü elde ettiği andan itibaren başlamasına tanıklık etmiş olmanın da yardımı oldu bunda tabii. Kendimin de, haksız olabileceğim ihtimalini çok sık aklıma getirmediğimi bildiğimden, yanlışından dönen insanlarla karşılaşma beklentim zaten hiç olmadı. İnsanlar yanlışından vazgeçmez, sadece yanlış yoluna dönmeyi şartlar elverinceye kadar erteler.

Hal böyle olunca, ne iyi başlayan yönetimin öyle devam edeceğine, ne de kötü başlayanların kendini zamanla düzelteceğine dair umudu olmuyor insanın. Ha
tabii, zaman zaman ben de biri gelsin şu kadar para koysun diye hayallere kapılıyorum. Kulübün önünü açmak için cebinden 150–200 milyon TL koyan bir adamın, sonrasında kulübü nasıl yöneteyim diye profesyonellere soracağı gibi tatlı düşler kuruyorsun elde olmadan. İki forma alan taraftarın “benim paramla maaşın ödeniyor” diye futbolcuya diklendiği yerde istiyoruz bunu. Oysa ki kim gelecekse elbette bize benzeyecek. Ben en çok da bundan korkuyorum.

Sezon boyunca sosyal medyaya attığımız rakı masası fotoğrafları ilk hafta yirmi kişi oluyor, ertesi hafta on kişilik iki masa, sezon sonuna doğru herkes ikişerli üçerli masalarda birbirini meze yapıyor. Biz aslında birbirimizden fazla hazzetmiyoruz fakat herkesi kucaklayan Başkan istiyoruz.

Dünya yansın yeter ki biz haklı çıkalım derdindeyiz, egolarımız şişkin, ilgi görmeyi seviyoruz, ama kulübü yöneten milyoner müteahhit dediğim dedik deyip inatlaşmaya başlayınca, hiç böyle bir şey görmemiş gibi şaşırıyoruz.

Ben de dahil arada heyecanlanıp, kulübün yönetimi tabanı yayılsın kongre üyesi sayımız yüz bin olsun diyoruz. Sonra bugün akşam bülteninde televizyona Türkiye’de 8. Sınıfların %25’inin matematikte dört işlemi bilmediği haberi çıkıyor. Biz istatistik bilimi Beşiktaşlıları kapsamaz sayıyoruz.

Şimdiki Başkanımız, bayağı sakin gözümüzün içine bakarak, “evvelki sene o kadar açılmamamız lazımdı ama Şampiyonlar Ligi’nde oynayacaktık, ben de insanım, özendim” mealinde bir şeyler diyor, biz oraya kimi getirirsek getirelim yüzbinlerce kişinin alkışına nefsi yenilmeyecek, böyle “başkan olunca yapılacak küçük şımarıklıklar” tadında kendini parlatacak işlere birkaç milyon eurocuk atıvermeyecek sanıyoruz. Yani olmadığımız her şeyi gelecek başkanda arıyoruz ve tabii ki mutlu olmayacağız.

Ve fakat umut fakirin ekmeğidir ve kulüpten yayılan, taraftara, yeni gelinin kaynanasının yüzüne gülüp içinden “dötüme yer edeyim dur sana neler edeyim” dediği gibi bakan samimiyetsizlikten sıkıldım.

O yüzden ideal Başkan adayımla ilgili ben de bir şeyler yazayım. Aptalların gürültüsünden korkup ona göre yönetmeyecek olgunlukta, kimin aptal olduğunu ayırt edecek bilgelikte bir Başkan istiyorum.

Bilmediği konularda “ben bunu bilmiyorum, peki bunu dünyada/Türkiye’de en iyi kim bilir?” demeyi akıl edecek bir Başkan istiyorum.

Başkan olduktan sonra, ondan kendisi veya bir yakını için ayrıcalık isteyen hiç kimseyi herhangi bir göreve getirmemesini ve hiçbir sorumluluk vermemesini istiyorum.

Beşiktaş’ın parasını ailesine bırakabileceği miras buna bağlıymış gibi yönetmesini istiyorum.

Hakkımızı savunması zaten şart da, başarıya ulaşamadığı zaman çıkıp neden ve kime gücümüz yetmiyor açıklayacak bir Başkan istiyorum.

Beşiktaş taraftarının hediye alınıp mutlu edilecek çocuklar değil, süreçlere dahil edilecek, dokunulacak, dertleşilecek paydaşlar olduğunu bilmesini istiyorum.

Kulübün; takımın, o büyük — süslü ofislerin ve locaların, masaların, odaların ve binaların, hatta o stadın, topluca çalışanları ve peşinde Başkan diye koşanlarıyla kendi başına var olan bağımsız bir organizma olduğunu düşünme hatasına düşmemesini, bütün bu mekanlara ve ünvanlara hayat üfleyenin Beşiktaş taraftarı olduğunu unutmamasını diliyorum.

Sonunda üzüleceğime eminim. Ama umut etmeden duramıyorum.

 

Cem Fante

Kazanmamıza Mal Olacaksa Da Doğruyu Yapalım Mı?

Bizim bir kulüp DNA’mız var. Hak edilmemiş hiçbir başarıyı istemeyiz. Fakat öyle de bir mağduriyet geçmişimiz var ki, şampiyonluk kupasını sezon başlamadan federasyon binasından alıp kaçmak dahil neredeyse her şeyi yenilen haklarımızla rasyonalleştirebiliriz. Birkaç sezon üst üste, maç başı üç yanlış penaltıyla şampiyon olsak, hesap kesildiğinde alacaklı çıkarız.

Rakiplerimiz “haram helal ver Allah’ım, fakir kulun yer Allah’ım” diye ortada geziyor. Adil olmaya çalışmanın enayilik, sessizliğin acizlik ve agresif davranmamanın zayıflık kabul edildiği bir spor fikir ortamını soluyoruz.

Mücadelemizi bir spor sahasında değil düşmanın acımasız olduğu, kimsenin esir alınmadığı bir savaş alanında yapar gibiyiz. Erdemli olmanın alay konusu yapıldığı bir coğrafyada didaktik kısa film kahramanı Doğru Ahmet gibi başarı kovalıyoruz.

Yani hiç kimseye bir açıklama ya da kendimizi anlatma borcumuz yok. Kendi kendimize koyup kendi evlatlarımızı yargıladığımız çıtalar yeterince yüksek. İçimizden olana elden daha acımasız, yanlışlıkla lehimize bir hata yapıldığında koşa koşa teslim olup günah çıkartmaya giden fertleri olan, doğruyu yapmaya niyetli ama neyin doğru olduğu konusunda biraz kafası karışık, nevi şahsına münhasır bir camiayız.

Kısaca başlıktaki soruya vereceğimiz cevap bizden başka kimseyi ilgilendirmez. Ama yine de sanki bunun üzerinde aramızda konuşmalıyız.

Hemen “evet” demenin çok kolay olduğu sorulardan aslında. Fazilet sinyali çakmaya uygun, kendi karakterinde de bu değerlerin olduğuna dair paralelliklere işaret etme fırsatı veren, mesela kimsenin sonrasında “oyuncumuz şampiyonluğu getirecek golü elle attığını itiraf ederse sizin ne reaksiyon verdiğinizi takip etmeyeceği” türden, üfürmeye müsait.

Oysa içimizde “kötülük” olmadığını düşünerek kendimizi kandırıyoruz. Zaten iyilik de bir bireyde tek başına barınabilen bir şey değil. Önce kendimizin de, en azından fırsat verilse, rakiplerimizin yapabildiği her şeyi yapabilecek potansiyelde olduğumuzu kabul edelim. Yanlışı yapma şansınız yoksa, yani eşi benzeri olmayacak şekilde kötülük elinizden gelmiyorsa, zaten doğruyu seçmek bir erdem değildir. Bence tam olarak, pozisyonun penaltı olduğunu görüp, yine de itiraz etmek için yanıp tutuşmak, ama sıkılmış dişlerinin arasından “penaltı a… k…” demektir Beşiktaşlılık.

İşte bize bu içimiz yana yana, hafiften kendimize de söverek, doğruyu söyleten ne ve o çizgi ne kadar ileriden geçiyor, onu arıyoruz.

Sadece kötü ve iyi arasında tercih yapmak da değil.

Futbol piyasasının önümüze koyduğu yıldız transfer kovalama işlerinden, mali durumun aslında emrettiği kendi yağıyla kavrulma meselesine kadar; bize yakışan, bize gereken, Beşiktaş için doğru olan neyse onu yapalım, ona dönelim diyor musunuz?

Genç oyuncuların oynamasını seviyoruz, ki DNA’mızın parçasıdır bir bakıma ve fakat 18 yaşında Messi’yi babam da oynatır, Güven’i oynatıp gerekirse şampiyonluk kaybetmeye razı mısınız mesela?

Beşiktaş’ın borçları canımızı yakıyor tamam da, iki-üç sezon transfer yapmayacağız alt yapıdan oyuncu monte edeceğiz deseler tepkiniz ne olur?

Kazanacağımız maçta oyuncumuz doğruyu söylediği için puan kaybetsek o hafta “aferin” diye böbürlenir, rakibimiz o puanla sezon sonu şampiyon olup sevinirken, “geri zekalı sana mı kaldı” der misiniz?

Şartlara, başkalarının ne yaptığına ve zamanın ruhuna aldırmadan her durumda doğruyu yapan bir kulübümüz olsa, sevinmek için şampiyonluğa ihtiyacınız olur mu?

Biraz tartışalım istiyorum. Ezber konuşup slogan atmadan, gerçekten düşündüklerinizi merak ediyorum.

 

Cem Fante

İletişim

Sessizlikten korkan insanlar çok canımı sıkar. Evde yalnız ya da karanlıkta falan değil. Sizinle bir mekana sıkışmışken, hiç durmadan konuşmak zorunda hisseden insanlar. Kelimeleri, düşünme fırsatı verip hakkında fikir oluşturmanıza engel olmak ister gibi, ardı ardına eklerler. Cümlelere, nereye varacağını bilmeden, sadece oluşacak boşluğu doldurmak için başladıklarını hissedersiniz. Paylaşmak istediklerinin sıradanlığı kadar bunlarla ilgileneceğiniz beklentisi de sıkar canınızı. Bir süre sonra dinlermiş gibi yapmanız bile zor gelir. Zihninizde susması isteği öyle kuvvetli yankılanır ki, rol yaparken bir yandan önemsediğiniz başka bir şeyi düşünmeye yer kalmaz.

Oysa ben aslında bir şey dinlemeden uyuyamam bile. Beynimin koşturmasını kendi kendime kapatamadığım için, iç sesimi duymayacağım bir konuşmaya dikkatimi vererek dalarım uykuya. Belki de bu alışkanlık, günlük genel geçer konuları değil, daha temel meseleleri düşündüğünüz gece saatlerinde, kendimle baş başa kalma korkumdandır.

Sebebi ne olursa olsun, böyle bir “bilgiye sesle ulaşma aşinalığım” olmasına rağmen, ne duymak istediğim konusunda seçiciyim işte. Bana anlatılanlarla benim öğrenmek istediklerim bir yerde kesişmiyorsa, ilgim çabuk dağılıyor. Zamanın ruhu gereği, ulaşmak istediklerimizin bu kadar parmaklarımızın ucunda olması, kulaklarımızı işgal etme rekabetini arttırdı belki de. İnsanlara ve konuştuklarına, telefonda anlatmak istediğimiz olaylar ve dinlemek istediğimiz şarkı listesinin önündeki engeller gibi bakıyoruz.

Üstelik neyi ne zaman duymak istediğimiz konusunda da hassasız. Mesela ben, uyku hapım diyebileceğim spor podcastlerinin eski bölümlerine katlanamıyorum. Teoride, alt tarafı “bir ses olsun” diye açılan programın bayat haberler barındırması kulağımı tırmalıyor. Ya da bazen, ne kadar önemsersem önemseyeyim, ciddiye aldığım ve merak ettiğim bir fikir insanını dinlemeye, ruh halim müsaade etmiyor.

Fakat tüm bunların bir istisnası var. Beşiktaş ne dese kulak kesiliyorum. Tatava Cengiz’in ruhu şad ediliyor, benim gözlerim doluyor. Evlilik yeminini tazeleyen yetmişlikler gibi, bize neden sevdiğimizi hatırlatan her mesaj bağımızı güçlendiriyor.

Kalabalıkların dikkatini ortak duyulan sevginin merkezine yöneltmiş olması çok normal aslında. Normal olmayan; oradan sesin çok nadiren, çok kısık ve çok sıradan çıkması.

Bazen içimden kulübün içinde koşturup, “bizi anlamıyorsunuz” diye bağıra bağıra ergenler gibi kapıları çarpmak geliyor.

Sizi anlamaya, sevmeye, affetmeye ve size inanmaya hazır milyonlar var dışarıda. Duyulmak ve değer verildiğini hissetmek, onların önem verdiklerinin sizin de önceliğiniz olduğunu bilmek istiyorlar.

Hafta sonlarını futbola ayıran insanların takımı değil Beşiktaş taraftarının çatısı olduğunuzu anlamanızı bekliyorlar. Maç günü verebileceği parayla tartılan değil, her gün yaşanan bir Beşiktaşlılık bizimki. Bize dert anlatan, iç döken, haberiyle hasretimizi gideren, üzüntümüze ortak olan, beraber sevinmeyi bilen, bizim canımız yanınca bağıran bir iletişim özlüyorlar.

Bizimle konuşulsun, çocuk kandırır gibi değil, dürüstçe, mertçe konuşulsun ama konuşacaksa biz de sizi seviyoruz demeyi bilen biri konuşsun diyorlar.

Çok derdimiz var, hiçbiri bu ayrı düşmüşlük hali kadar canımıza yakmaz. Her şey unutulur, bizim gönlümüzü almayı bilmemeniz unutulmaz. Her derdimizi çözeriz de, bize “siz” diye bakıyorsanız, konuşacak bir şeyimiz kalmaz.

 

Cem Fante

Beşiktaş 0-2 Eibar

‘Futbol gerçeklerin ve eldeki malzemenin tezahürüdür. Elde pasta malzemesi var ise pasta, ekmek malzemesi var ise ekmek yapılır. Hiçbiri yoksa aç kalırsınız” 

Eskiler ve futbolu yaratanlar çokta güzel sözler etmişler, ancak artık okumak yerine sosyal medyadan günün en havalı kelimelerini yazmaya vakit ayırdığımız, haber bombardımanı içinde kaybolmayı tercih ettiğimiz için unutulmaya mahkumlar..

Gerçekler yerine, sürekli ve daha çok bağıranlar tarafından tekrar tekrar beynimize zorlama sokulan süslü klişeler var iken hem karşı fikir belirtmek kimsenin ilgisini çekmiyor hem de, ”Ne okuyacam ya, yan taraftaki kedi videosu daha güzzel” devrimine karşı koymak mümkün değil. (Sahi kedi videolarına kim karşı koyabilir?)

İki üç senedir de Beşiktaş sahada ne yapıyor, ne yapmalı? diye düşünmek ve tartışmak yerine, klişe vurgular ile karşımızdakini susturuyoruz. Benim gibi düşünmüyorsan benden değilsin diyerek hop güvenli sulara kulaç atıyoruz. Kendi güvenli bölgemizde düşünmeden, dinlemeden sallıyoruz.

Kimin sesi daha çok çıkar ise o haklı oluyor. Halbuki mesele haklı olmak değil. Mesele gerçekler ve saha içinde gerçekten ne olduğu. Onu da futbol ilahları ilk denemede suratımıza çalıveriyor;

BEŞİKTAŞ SAHADA NE YAPIYORDU?

-2015’te Sosa’nın top kapma ve ileriye kat etme özelliklerini kullanıp ”işte budur be” futbolumuz vardı. Kenardaki İsmail hatta bazen Serdar ile stadı olmadan alkışı topladı takım. Eldeki malzeme iyi kullanıldı. Gomez de tuzu biberi oldu. Diri Atiba, Oğuzhan’ı da taşıdı,herkes mest oldu. Dinamik, hızlı çıkıp, hızlı düşünen bir Beşiktaş, şahane…

– 2016;  ”Hanedanlık geliyor ulan” yılımız. Bakıldı pası sevmiyor, Talisca forvet olarak kullanıldı, Aboubakar’a bile başta burun kıvrıldı, takım yine işi gördü. Yine hücum, hep hücum, geniş alanda ölümüne hücum futbolu. Biz rakiplere göre değil, bize göre şekil aldı rakiplerimiz.

– 2017 ilk devresi; şimdilerde kullanılması günah olan ”orta” kelimesine nispet yaparcasına demarke Q7 ortaları ile Şampiyonlar Ligi’nden lider çıkma senemiz. Cenk vuruyor, Talisca arka direkte vuruyor, Babel vuruyor, yine eldeki malzeme en iyi şekilde kullanılıyor. Takım 2015’teki gibi pas yapamıyor ama çözüm bir kulvarda bulunuyor. Pas yapamıyorsak topu ileri atıp ikinci bölgede basalım, kenar ortaları ile sonuca gidelim. İş görülüyor…

Uzatmaya gerek yok, hafızalarınızı tazeleyip eldeki malzemelere göre Beşiktaş’ın hücum öncelikli ve geniş alana yayılarak oynadığı futbolu hatırlayın istedim. Buralardaki temel unsur ”Yapabileceklerimiz ve takımın kabın şeklini alabilmesi”

Şenol Güneş, 2015 oyununu, top çalma özellikli, ileri kat edebilen Sosa, orta sahayı tek başına çekip çeviren alan bilgisi prof. derecesinde diri Atiba ve Terminatör Gomez olmadan oynayamazdı. Geçen sene gelinen noktada ve kaybedilen yaklaşık 20 omurga, 30 stoper tandemi sonucunda da uzun vurmaya mecbur bırakılan, pas oyunu değil de topu ileri atıp Dorukhan’ın enerjisi ile rakibe üçüncü bölgede basmaya çalışan takıma kadar gelindi.

Savunmada sınırlı Adem’i üçlü orta saha ile süspanse etmek tercih değil zorunluluktu, çünkü ne Atiba eski Atiba idi ne de Dorukhan’ın sırtı dönük top alma ve pas dağıtma özelliği vardı. Sonrasında baktık Burak da yüksek yüzdeli atıyor, boş alanı da seviyor, rakipleri ikinci bölgede karşılamaya başladık. Medel savunma önünden (mecburen) sol içe çekildi, gidildiği ve müsaade edilen yere kadar yine şampiyonluk mücadelesi  verildi..

Sonrası mı?

AVCI TERCİHİ..

Beşiktaş’a ne lazımdı? Yukarıdaki gibi sonuç odaklı hücum futbolu ve hemen gelecek başarılar mı? Yoksa inşa edilecek, baştan yaratılacak bir sistem ve taraftara buna mukabil söylenilecek tek kelime mi? ”Sabredin”..

Sabredin, çünkü oyuncuya göre sistem değil, sisteme göre oyun derseniz, buna göre transferler yapıp, bu tercihe göre mevcut teknik kadroya zaman vermeniz gerekir! Sisteme uyum sağlayacak oyuncular seçip, sistemin otomatikleşmesine zaman tanımanız elzemdir. Tabii ne yaptığınızın farkında iseniz ve buna zamanınız varsa!!!

İkincisi tercih edildi ama taraftara hiçbir şey söylenmedi. Sanki futbol tek unsurlu bir oyunmuş gibi ”Biz yaptık oldu işte. Size ne” felsefesine devam edilip ilk resmi maça 1 aydan az kalmış bir sürede dünkü maça çıkıldı..

EİBAR MAÇINDA NE OLDU?

Olmadı…

Eibar teknik heyeti sürekli pas arzumuzu ve buna uygun olmayan bir dolu oyuncumuzu daha 5. dakikada fark edip defansımızın üzerine pres ile çöktü.

”Artık Karius bile uzun vurmuyor  lennnn”diye gaza getirilen sistem vurmamaya ve pas yapmaya Eibar’ın istediği gibi devam etti ve Güven ileride ”Lan ben burada ne yapıyorum. yağmur da var. bari çömeyim” tadına gelinceye kadar devam etti..

Oğuzhan’ın iki uzun pasında (Başakşehirden hatırladığınız demarke kanada uzun top) sadece Boyd biraz kendini gösterdi, Adem gerilere gelip pas yapmaya çalıştı ama nafile. Yine Caner’in yanlış savunması sayesinde gol de yenip, artık otele dönelim tadında maç bitti..

Sonuç: İstenilen oyuna uygun olmayan bir dolu oyuncu ile sistem işlemedi…

Caner birden bire doğru savunma yapmaya başlamadı. Ya da Vida birden bire ipek gibi pas yeteneğine kavuşmadı. Dorukhan, İniesta gibi pas dağıtmaya, sırtı dönük top almaya falan başlamadı. Oğuzhan ”lider benim” deyip topu karşı sahaya defalarca falan da taşıyamadı. Q7, Visca gibi içeri kat etmedi .Bunları hiç biri olmadı, olamazdı.

SİHİRLİ DEĞNEK!

Hiç kimsenin elinde oyuncuların temel özelliklerini değiştirebilecek bir zaman makinesi ya da sihirli değnek yok! En az 5-6 nokta transfer yapılmayacak ise Avcı’nın bu oyunu oynatabilme imkanı mucizelere bağlı. Gençler oynasın biz bekleriz denemesi zaten yapılmayacak ama buna yürekten inanıp, 3 mağlubiyette tribünlerin ne hale geleceğini tahmin edemeyecek olan var mı gerçekten?

Ya da orta saha ve stoper tandemi değişmeyecekse ayağı düzgün Vida-Atiba-Medel üçlü defans fantezisi mi bekleyeceğiz hocadan? ”Hoca da çok sabit kafalı. Hep aynı, hep yana pas. Korkak futbol bu yeaa” twitlerine ben vallahi hazır değilim. Olamam…

İki senedir belli eksikleri ”Hoca geldi her şeyi çözecek” diye gözümüze sokmaya çalışanlara artık inanan var mı peki? Yine 3 beraberlik ve işlemeyen ölümüne pas oyununda oyuncuların baskıda yeter deyip topu ileri vuracağını göremeyen?

Avcı tabi ki kendini geliştirmeli. Artık etrafında onu koruyan bir cam fanus yok, aksine taraftar ve medya baskısı, ispat etmesi gereken bir dolu şey var ama onu, Türkiye’nin en çok kollanan ama hep mağdur iki camiasının önüne topsuz tüfeksiz yollayacaksınız neden seçtiniz?

Destek vermeyecekseniz neden oyuncuya göre şekillenecek, hemen sonuç almaya namzet bir hoca değil de sisteme ve zamana inanan birini başa geçirdiniz? Şenol Hoca’ya da defalarca yapılan, en iyi oyuncularımızı sattık ama hoca nasıl olsa hallediverir yahu garabetini ne zaman bırakacaksınız sevgili Beşiktaş yönetimi?

SONUÇ

Acayip teknik tespitler yapıp, grafikler ile destekleyeceğim, istatistikleri herkesin gözüne sokacağım diye başlayıp, ne olacak bu takımın hali, bıktık kardeşim feryatları ile biten, çok daraldım aman yeter be, diyerek kesip bitirdiğim bir yazının daha sonuna geldik arkadaşlar..

Okuyanların gözleri dert görmesin… Allah Beşiktaş’a zeval vermesin…

 

Cem Göncü

Sürgündeki Beşiktaş Parlamentosu

Bertolt Brecht oyununu sahneye koyan aktörün performansını beğenmeyip “öyle değil böyle oynayacaksınız” demek için sahneye fırlar, sonra inerken “tabii benim gibi de oynamayacaksınız, çünkü ben oyuncu değil yönetmenim” deyiverir.

Ben de birebir aynı ruh halindeyim. Bir yandan damlara çıkıp bağırarak sizi ikna etmek istiyorum, bir yandan da herhangi bir insanın kendinde “başkalarının nasıl düşünmesi gerektiğini” söyleme hakkı bulması inanılmaz şımarıkça geliyor.

Yani fikren benim bulunduğum yerde değilseniz yazdıklarınızı okurken çok sinirleniyorum ama mümkünse o noktaya toplu bir aydınlanmayla kendiliğinizden gelmenizi rica edeceğim.

Bu satırları okurken aranızda “ne diyorsun lan değişik?” diyenleriniz olacaktır. Ben de emin değilim. Dün gece Iğdır Murat “yazı yazsana Fante, özledik” dedi. Bense aslında yazı yazmanın bana verdiği mutluluğu kaybedeli, onun yerine aklımca Beşiktaş’a bir faydası olacaksa kendimi ikna ederek yazmaya zorlamaya başlayalı çok oldu. Ülkede futbol tartışma tarzımız düşünüldüğünde; yazı yazmak yerine “pembe tütü giyip hislerimi bale yaparak ifade etsem” de aslında aşağı yukarı aynı etkiyi yapacağını bildiğimden olsa gerek, yazma işine pek bir anlam yükleyemiyorum artık. Bunun yanına bir de ara ara gidip gelen “ben şimdi tam olarak kendimi ne zannediyorum da oturduğum yerden üfürüyorum” ruh hali eklenince yine elimiz kalem tutmaz oldu.
Fakat kulüp de takım da önemli bir dönemeçte. Mali durum, taraftar-kulüp iletişimi, sportif başarı zorunluluğu, eldeki kadronun yenilenmesi ve yönetim tarzımız başta olmak üzere birçok konuda temiz sayfa açılıp, hızlı ve doğru kararlar ile uygulamaya geçilmesi lazım. Yönetimimiz bu gibi konularda taraftarın sesine kulak vermeyi çok önemsediği için, “sen de yazıp katkı vermezsen darılırız” dediler.

Olay aslında tam olarak böyle gelişmemiş olabilir. Dün gece atletle mutfakta oturup bir yandan çay içip bir yandan da sigara dumanını açık pencereden üflüyordum. O sırada sıcağın da etkisiyle aklıma bir “Sürgündeki Beşiktaş Parlamentosu” kurmak fikri geldi.

Böyle evcilik oynar gibi “o başkan olsunmuş, ben de işbilmez çocukluk arkadaşıymışım, birlikte uçaklara binip transferlere gidiyormuşuz” şeklinde değil de; Beşiktaş için öncelikli konuları seçtiğimiz, sonra o konular üzerinde derli toplu sunumlar hazırlayan arkadaşların fikirlerini paylaştığı, finalde de taraftar oylarıyla “kararlar” alınan bir platform kurma hayaline kapıldım.

Yani yönetimin taraftarı dinlemesini beklemekten feci şekilde sıkılarak, yaptırım gücü olmasa da hem proje üretip hem de kendi kararlarını tarihe not düşen bir alternatif taraftar çalıştayı hayata geçirmek istiyorum. Deliliğime katılacak yeterince suç ortağı bulursam bayağı uzmanlıklarına göre komitelere falan ayrılmış bir organizma yaratabiliriz. Baktık beceremiyoruz bir üçlü çeker dağılırız.

Şimdi “bu iş sana mı kaldı?” diyenler mutlaka olacaktır. Ben de katılıyorum. Mümkünse bunu diyen arkadaşlardan biri yaparsa çok memnun olurum. Ben de oturduğum yerden “öyle olmaz böyle yapın” der bir yandan da kuyruğumla oynarım.

Yeter ki birbirimize gaz verip/gider yapıp/küsüp/alkışlayıp velhasıl kelam kendimiz çalıp kendimiz oynayıp bir sezon daha geçirmeyelim.

Siz ne derseniz öyle yapalım ama “onu niye böyle yaptın” diye sormayı bırakıp, “bunu böyle yapalım” diye altı dolu fikir üretecek; medyada ve genel olarak futbol habitatında söylediği lafın ağırlığı olan bir yapıya dönüşelim.

 

Cem Fante

Fikstür Çekimi

@AnkaraliAtiba isimli hesabın 1 Eylül 2018 tarihinde attığı ve özet olarak;

  • G.saray’ın Şampiyonlar Liginde yer aldığı 2013-14, 2014-15, 2015-16 ve 2018-19 sezonlarında, Şampiyonlar Ligi maçlarından önceki Türkiye Ligi maçlarını hep kendi sahasında oynadığı,
  • Ayrıca 2012-13 sezonunda Şampiyonlar Ligi maçlarından önceki Türkiye Ligi maçlarının  hiçbirinin büyük takımlara denk gelmediği,
  • Bu şekilde kendilerine avantaj sağlandığı, dolayısıyla Türkiye Ligi fikstür çekimlerinde şaibe olduğu

iddialarını içeren tweetlerin büyük ilgi görmesi ve #fikstüroyunları hastag’iyle TT’ye girmesi üzerine yaptığım araştırma ve bana twitter üzerinden gelen cevaplar ışığında vardığım sonuçları paylaşmak istiyorum.

Uğur Meleke’nin 25 Temmuz 2013 tarihinde Milliyet’te yayınlanan “Fikstür Gururu” başlıklı yazısında (Yazının linki: Fikstür Gururu); 2013 yılında fikstür çekimi uygulamasında değişikliğe gidildiği belirtilerek, konuyla ilgili oldukça yararlı bilgiler verilmiş. Diğer taraftan bana ulaşan konuya hakim bir arkadaş da uygulamanın son hali ile ilgili ayrıntılı bilgiler verdi.

@AnkaraliAtiba’nın “2012-2013 sezonunda, G.saray’ın Şampiyonlar Ligi maçından önce ligde hiçbir büyük takımla oynamadığı” tespiti doğru olmakla beraber, bana gelen bilgiler 2013 yılından sonraki uygulamayı içerdiğinden, bu yazıda sadece 2013 sonrası yer alıyor.

Aşağıda, G.saray’ın 2013 yılından bu yana Şampiyonlar Ligi haftalarından önce oynadığı/oynayacağı maçların listesi bulunmakta. Liste incelendiğinde görüleceği üzere, gerçekten de G.saray’ın katıldığı sezonlarda, Şampiyonlar Ligi maçlarından önceki tüm maçları istisnasız olarak iç sahada. Enteresan olarak, G.saray’ın katılmadığı ve Beşiktaş’ın Türkiye’yi temsil ettiği 2016-17 ve 2017-18 sezonlarında ise Şampiyonlar Ligi haftalarından önce G.saray hep deplasmanda oynamış.

2013-2014 Sezonu

13.09.2013 G.saray – Antalya / 17.09.2013 G.saray – R. Madrid

28.09.2013 G.saray – Rizespor / 02.10.2013 Juventus – G.saray

19.10.2013 G.saray – Karabük / 23.10.2013 G.saray – Kopenhag

01.11.2013 G.saray – Konyaspor / 05.11.2013 Kopenhag – G.saray

23.11.2013 G.saray – Sivasspor / 27.11.2013 R. Madrid – G.saray

06.12.2013 G.saray – Elazığspor / 11.12.2013 G.saray – Juventus

2014-2015 Sezonu

13.09.2014 G.saray – Eskişehir / 16.09.2014 G.saray – Anderlecht

26.09.2014 G.saray -Sivasspor / 01.10.2014 Arsenal – G.saray

18.10.2014 G.saray – F.bahçe / 22.10.2014 B. Dortmund – G.saray

31.10.2014 G.saray – K.paşa / 04.11.2014 G.saray – B. Dortmund

22.11.2014 G.saray – Trabzon / 26.11.2014 Anderlecht – G.saray

06.12.2014 G.saray – Akhisar B. / 09.12.2014 G.saray – Arsenal

2015-2016 Sezonu

12.09.2015 G.saray – Mersin İ. Y. / 15.09.2015 G.saray – A. Madrid

26.09.2015 G.saray – Gaziantepspor / 30.09.2015 Astana – G.saray

17.10.2015 G.saray – Gençlerbirliği / 21.10.2015 G.saray – Benfica

29.10.2015 G.saray – Eskişehirspor / 03.11.2015 Benfica – G.saray

21.11.2015 G.saray – Antlyaspor / 25.11.2015 A. Madrid – G.saray

04.12.2015 G.saray – Bursaspor / 08.12.2015 G.saray – Astana

2016-2017 Sezonu

10.09.2016 Kayserispor – G.saray / 13.09.2016 Benfica – Beşiktaş

24.09.2016 Beşiktaş – G.saray / 28.09.2016 Beşiktaş – D. Kiev

15.10.2016 Gençlerbirliği – G.saray / 19.10.2016 Napoli – Beşiktaş

29.10.2016 Adanaspor – G.saray / 01.11.2016 Beşiktaş – Napoli

20.11.2016 F.bahçe – G.saray / 23.11.2016 Beşiktaş – Benfica

04.12.2016 Kasımpaşa – G.saray / 06.12.2016 D. Kiev – Beşiktaş

2017-2018 Sezonu

10.09.2017 Antalyaspor – G.saray / 13.09.2017 Porto – Beşiktaş

24.09.2017 Bursaspor – G.saray / 26.09.2017 Beşiktaş – RB Leipzig

14.10.2017 Konyaspor – G.saray / 17.10.2017 Monaco – Beşiktaş

29.10.2017 Trabzonspor – G.saray / 01.11.2017 Beşiktaş – Monaco

18.11.2017 Başakşehir – G.saray / 21.11.2017 Beşiktaş – Porto

02.12.2017 Beşiktaş – G.saray / 06.12.2017 RB Leipzig – Beşiktaş

2018-2019 Sezonu

? G.saray – Kasımpaşa / 18.09.2018 G.saray – L. Moskova

? G.saray – BB Erzurumspor / 03.10.2018 Porto – G.saray

? G.saray – Bursaspor / 24.10.2018 G.saray – Schalke 04

? G.saray – F.bahçe / 06.11.2014 Schalke 04 – G.saray

? G.saray – Konyaspor / 28.11.2018 L. Moskova – G.saray

? G.saray – Rizespor / 11.12.2018 G.saray – Porto

Bunun bir tesadüf mü yoksa ayarlanabilecek bir şey mi olduğunu anlayabilmek açısından, fikstür çekimine ilişkin bilgileri paylaşmak istiyorum.

Fikstür çekiminde kullanılan ve kendine özgü bir algoritmaya sahip bir anahtar var ve bu anahtarda 1’den 18’e kadar numaralar bulunuyor. Her takım bir numara çekiyor ve anahtarda yer alan eşleştirmelere göre, lig boyunca hangi hafta kiminle ve nerede oynayacakları baştan belli oluyor. Her hafta için ayrı kura gibi bir durum yok yani. Fikir vermesi açısından TFF’nin alt liglerde kullandığı 15 takımlık bir anahtarı paylaşıyorum, 18 takımlık anahtara ulaşamadım.

Ancak fikstür çekiminde bazı istisnai durumlar var ve sonucu en çok etkileyeni, Valilik emri gereği G.saray ve F.bahçe’nin aynı hafta iç sahada oynamalarının mümkün olmaması. Uğur Meleke’nin yukarıda sözü geçen yazısında Beşiktaş ve G.saray diye belirtilmiş. Ancak belki de sonradan değiştirildiği için geçtiğimiz sezonlardaki uygulamayı incelediğimde durumun böyle olmadığını gördüm, aynı hafta iç sahada oynayamayan takımlar G.saray ve F.bahçe.

Ayrıca ilk ve son haftalara üç büyük takım maçının gelmemesi, milli maçtan önce G.saray-F.bahçe maçı olmaması gibi durumlar da var.

Bunu sağlayabilmek için, kuradan önce, maç programı G.saray ve F.bahçe için ön görülen şartları sağlayabilecek numara çiftleri anahtardan seçiliyor.

Bir örnekle açıklarsak; aynı hafta iç sahada hiç oynamayan numara çifleri 2-9, 3-12, 4-7, 5-10, 8-13, 9-14 olsun. Bunların içinden, ilk/son hafta veya milli maçlardan önce birbirleriyle karşılaşmayacaklar ayrılıyor, diyelim ki onlar da 2-9 ve 3-12 olsun.

İşte G.saray ve F.bahçe’nin numaraları 2-9 veya 3-12 oluyor. Bu iki çiftten hangisinin seçileceğinin bir kuralı yok,  bir numara çifti tercih ediliyor. Belki yayıncı kuruluşun dahli olabilir, bende kesin bir bilgi yok.

Diyelim ki 2-9 çifti tercih edildi, bu iki numara için G.saray ve F.bahçe kura çekiyorlar. Bu kuraya göre G.saray ve F.bahçe’nin numaraları belli oluyor.

Hiçbir kimseyi ve kurumu herhangi bir şeyle itham etmeden, sadece olasılıklar üzerinden, fikstür çekimine şaibe karıştırılabilecek bence iki nokta var.

1- Elde kalan iki numara çiftinden biri tercih edilirken, Şampiyonlar Ligi maçından önce hep içeride oynayacağı bilinen numaranın bulunduğu çiftin tercih edilmesi.

2- G.saray ve F.bahçe arasında iki numara için kura çekimi yapılırken, avantaj sağlayacak numaranın bir şekilde G.saray’a çektirilmesi.

Fikstür çekimi konusu tartışılırken, bu hususların göz önünde bulundurulmasının doğru alacağı düşüncesindeyim.

 

Not: Benim ulaştığım veya bana ulaştırılan bilgilerde hata olabilir, yeni bilgi ve düzeltmeleri her zaman bekliyorum.

 

İlker Pırlant

6 Eylül 2018

 

Çaykur Rizespor 2-7 Beşiktaş

Vurduğumuz Gol Olsun” duamız bir daha ne zaman kabul olur ben bilemem ama deplasmanda 22 yıl aradan sonra 7 gol atmış Beşiktaş’ın, oyun resitali olmasa da gol vuruşu resitali izlettirdiğini Planet ötesinden bile görmüşlerdir sanırım.

Peki bugün geç saatlerde Rizespor’un yayınladığı anlamsız ve manasız metinden sonra, sadece ve sadece Rize’den gözükmediğini net olarak söylemek yanlış olur mu?

Her Kadıköy ve TT Arena deplasmanında dayak yiyerek ve hakları yenilerek yollanan bu takımların, neden sadece Beşiktaş’a seslerini yükseltebildiklerini de, birazcık bu futbol iklimini bilenler bilir..

Bu ligin hep mağdur iki renkli takımı ve yandaşları, Beşiktaş’ın yenilen haklarını 1000 yıl tövbe ederek haykırsalar yine de temizlenemez, hakkımızı veremezler..

Beşiktaşlının da kimseye verecek hesabı yoktur evelallah.

Neyse, tabelada koca koca YEDİ de yazıyordu ama neyse…

Maçta ilk 3 dakikada yaptığımız 4 top kaybı ”Takımın aklı galiba İstanbul da kalmış” dedirtmiş, Caner yine bu işin savunma tarafını hiç ama hiç bilmediğini ilk 5 dakikada ispat ve tasdik etmiş olsa da 11 kere kaleye vurduğumuz her bir şutun %100 isabetle kaleyi bulması, yazmaktan bıkmayacağım hali ile YEDİSİNİN de gol olması, hem bana uzun zaman sonra şu yazıyı yazma enerjisini verdi hemde bu sabah ”Dünya Varmış” diyerek kalkmayı nasip etti.

Yine dün Twitter’da atılmış en güzel manşetlerden birinde, sürekli mutsuzumculara Haluk Bey’in yazdığı muhteşem kelimeler ile;

”Skor aldatsın, deplasmanda atılan 7 golün keyfini yaşamayacaksak, neyin keyfini yaşayacağız?” füzesinden sonra, bu günü en güzel şekilde değerlendirip,(yuvadan Kagawa t-shirt’ü aldım) artık bu takım neden bu kadar pozisyon verip, gol yiyor kardeşimmm kısmına gelmeyi uygun buldum.

Hep  beraber buyurun ;

BEŞİKTAŞ NEDEN BU KADAR GOL YİYOR?

Daha dakika 4.32 gösterir iken, Boldrin katından önce Adem (saliseler sonra Atıf’ı fark edip sağ  çizgiye koştu) sonra Dorukhan, daha sonra Atiba ”bu adam ne ara oraya geldi’‘ diye aval aval bakar iken, Boldrin ve Atıf’ın sürekli yer değiştirip bu deparları 36 kez daha yapacağını, her seferinde de adam paylaşımında hata yapacağımızı kimse tahmin edemezdi sanırım..

Medel-Dorukhan-Atiba üçlüsü kağıt üstünde canavar gibi dursa da takım olarak 148 ortada mücadelenin sadece 70 tanesini kazanabilmeyi nasıl açıklarız?

Bu üçlünün bir tanesinin hep öndeki baskıyı başlatma görevinde olduğu (genelde Dorukhan oluyor bu) göz önüne alınırsa, bir büyük takımın tempoyu bir türlü ayarlayamaması nasıl açıklanır?

Yukarıda dakika 9.22 ve golden sonraki savunma pozisyonumuz bu şekilde. Görünen, savunma önü görevi Medel’de ancak Medel’in alan savunabildiği çok da görülebilmiş bir şey değil.

Oyununu daha çok adam markajı şeklinde tanımlamış bir oyuncu Medel ve üstüne gelen hızlı oyuncu karşısında sürekli savunma içine kaçıyor! Savunma içine kaçan 6 no da günümüz futbolunda rakip orta sahaya ”Gel kardeşim rahat rahat vur” demek maalesef.

Dakika 11.08

Kaptırılan topta geri dönüşlerimiz yine arızalı. Atiba kadraj içine yeni giriyor, yine Medel savunma içine kaçmış, Dorukhan ortada yok, Adem yine gelmiş ama arkasını ve Caner’i kollamaya çalışıyor…

Boldrin sonunda 7-8 adım daha atıp füzeyi çıkarıyor ama çok şükür Karius çataldan çıkarıyor..

İlk yarı rakipte pivot görevi gören Boldrin sürekli ve rahatça top alıyor. Orta sahamız ya önde kalıyor ya da savunma içine kaçıyor. Rize forvetlerine verdiğimiz boşluk 3-4 metreden aşağıya ise hiç düşmüyor (!)

 

Yukarıda, şu an oynanan Tottenham-Man.City maçından, Tottenham’ın verdiği bir ani bir pozisyon üzerine takımın geriye koşu reaksiyonu..

Top kanada açılsa da herkes topa doğru pozisyon alıp, adam paylaşımını da ihmal etmiyor. Geride kalan yok. Takımın en tembeli denilen Dele Alli ilk geri koşanlardan.

Bu seviyede bu normal diyenler olabilir ancak artık kazanmak istiyorsa takımlar, savunmayı hücumda, hücumu savunmada başlatmak zorunda. Hele ki takımın merkezi orta sahanızın tembellik edip alanı rakibe verme lüksü hiç ama hiç yok!

0-2’den sonra büyük takım nasıl oluyor da oyun temposunu kontrol edemiyor, buna da değineceğiz ancak yediğimiz golden evvel pozisyon almamızdaki devam eden büyük sıkıntılara bakmadan olmaz.

Yine yukarıda Burak’ın gerginlikten taca attığı top sonrasında takımımızın alamadığı pozisyonu görmek mümkün.

Atiba yine geri koşmada gecikmiş, Dorukhan rakibe en yakın adam ama kapatmakta o da gecikmiş.

Medel, Atıf’ı adam adama almaya başladığı ve yine pozisyondan uzak kaldığı için kadraj içinde yok! Caner zaten defans yapmaktan bihaber çevre kontrolü yapmayı da unutmuş! Sonuç? Gol…

Bunca resim ve cümlelerin bize anlattığı ise şu ;

Beşiktaş takımı orta sahası geri dönüşlerde eksik, alan kapatacak bir dinamik 6 numara hala elzem, Dorukhan’ın ise hala enerjisini doğru kullanma adına öğreneceği çok şey var.

İkili mücadelelerde yenilip, geriye koşmayan takımlar ise gol yemeye mahkum işte…

Hafta sonu Visca ile eşleşecek Caner’i düşünmek ise kalp sağlığına zararlı.

Takımı maç boyunca 10 kişi oynatan Lens’i de katmadan bu bölümü bitirmek de olmaz. Maçı ikinci kez izler iken ben bile Lens’in bu kadar süre sahada kalmasına anlam vermedim. Beşiktaş’ta nasıl top oynuyor derseniz o da başka mesele…

TAKIM NEDEN TEMPOYU KONTROL EDEMİYOR? NEDEN OYUNU 0-2’YE BAĞLAYAMIYOR!

Pepe’den sonra bıçak gibi kesilen ”Uzun vurmayın leeennn” twitleri, sanırım Vida’nın formu ve kesiciliği ile alakalı ancak, iş topu oyuna sokmaya gelince, Beşiktaş defansı ve ayağı görece düzgün olan kalecisi Karius bile fecaat durumda;

Topa defanstan oyuna faydalı sokma oranımız : %8.4

Vida’nın ve Mirin’in vurduğu toplam uzun top sayısı : 11

Sadece Karius’un uzun vurduğu rakibe giden top sayısı : 7

Caner isabetsiz pas sayısı : 6

Lens top kaybı : 5

Kısaca kalecimiz ve defansımız, üzerilerine gelen prese cevabı, topa Allah ne verdi ise vurarak cevap vermişler…

Peki ya topu almak ve yüzlerini karşı kaleye dönmekle görevli orta sahamız?

Sadece 363 pas (61’i uzun pas) ve 24 pas hatası yapmışız..

Bu istatistiklere birde solda kalarak ve yine orayı savunacak şekilde oynaması söylenen Adem’i, daha topla ilişkisi gelişmekte ama hala yeterli düzeyde olmayan Dorukhan’ı, artık enerjisi sınırlı Atiba’yı ekleyin…

Pres yediğimiz her pozisyonda top kaybı yaşamamız, orta sahayı top ile kat edecek oyuncumuzun da olmaması (2015 Sosa’sı) cabası… Bu görevi gücü ile yapar dediğimiz Lens’in ”ben neredeyim yahu” vaziyeti… Hocanın ikinci yarı  başında Adem’i merkeze alması bile fayda etmedi..

Kısaca topu oyuna uzun vurarak sokar isen: Dönen toplar sana aynen atak olarak geri döner.

Orta sahada topa basıp yüzünü kaleye dönemez isen: Kaptırdığın her top kalende tehlike yaratır.

Babel gibi topa basarak takımı öne çekebilen bir oyuncuyu kaybederek, onun yerine her topun duvar gibi geri döndüğü Lens, sadece bu maça özel 6 top kaybı yapan Burak da bunlara eklenince, topa basıp oyunu ve tempoyu kontrol etmek, sürekli üzerine gelen rakibini yormak da maalesef hayal idi.

SON SÖZ…

Futbolun rakip ile oynandığını da unutmadan, Rize’nin ikinci yarının en iyi takımlarından olduğunu, Boldrin’in ciğerine ve topu dağıtmasına hayran kaldığımı da eklemek isterim.

30’un üzerinde stoper tandemi değiştirmiş, sezona forvetsiz başlamış, taraftarı ile bağı koparılıp onarılması için hiçbir şey yapılmamış bir takımın daha yeni yeni oturuyor olması da sürpriz olmamalı sanırım.

Keşke bunu sezonun en iyi takımının karşısında bu hafta değil de 1-2 hafta sonra test etme şansımız olsaydı ama sağlık olsun.

Takım savaşıyor…

Hala ve hala takıma inanan, gözü sadece Armayı gören, nefretinin gözlerini kör etmediği insanlar da Rize deplasman tribününde seslerini duyurdular. Hepsine helal olsun.

Haftaya ligin ve bizim kaderimiz çizilecek. Umarım kalbi güzel, gönlü güzel insanların dilekleri gerçek olur. Bu karanlıkta sürekli nefret saçanlardan artık yorulduk çünkü.

Sağlıkla…

Cem Göncü

 

Sirkülasyon Zehirlenmesi / Kasar Yaza yazdı

Akıl almaz bir hızla büyüyen futbol pastasından dilim alabilmek gittikçe zorlaşıyor. Sadece sahaya çıkan oyuncu sayısının eşit kalabildiği futbol piyasasında devler büyük bir hızla büyümeye devam ederken diğer kulüplerle de arayı açıyorlar.
Özellikle Avrupa futbol tarihinde, iyi bir kimya yakalayan parlamamış bir takımın bile devlere kafa tutup kupalar aldığına sıkça rastlarız. Böyle sürpriz başarılar için kullanılan “peri masalları”nı gerçek kılmak her geçen yıl daha da zorlaşıyor.

Futbol piyasasında başarıya artık iki ana yoldan çıkılıyor. Birincisi, takımın kaderini tek başına değiştirebilecek oyuncuları takıma katıp başarıyı bir nevi satın almak. İkincisi, çok daha fazla emek harcayarak takımın 22 üyesini kullanarak sistemli ve muntazam çalışan bir makine yaratmak.

Yaşanan döviz krizleri, borca batık büyük kulüpler ve Türk takımlarının henüz çoğu futbolcu için bir emeklilik öncesi dinlenme tesisi olmaktan çıkamaması sebebiyle Türk takımlarının başarısı için yegane yol, ikinci yol. Bir makine yaratabilmek için gerekli parçaları ancak kadro mühendisliğiyle belirleyebilir ve takıma monte edebilirsiniz. Bu süreç tesadüfen gerçekleşecek bir süreç asla değildir ve plansız şekilde makine değil sadece yedek parça üretebilirsiniz.

Bu elbette ilk yoldan meşakkatli. Bir süreç ve bu süreçte sabır gerektiriyor. Sabrın olmadığı, tez canlılığın hüküm sürdüğü Türk futbol ortamında bunu ancak taraftarınız yoksa ya da taraftarınızı ikna ederek sağlayabilirsiniz. Başakşehir’in senelerdir aynı hoca ve aynı iskeletle oluşturmaya uğraştığı makine, son üç senede çalışmaya başladı ve çarkları her sene daha hızlı dönüyor. Borçsuzluk, şampiyonluk harici sonuçların başarısızlık olarak görülmemesi ve üstten geldiği bariz olan destek de bu süreci kesinlikle kolaylaştırdı Başakşehir için.

Eğer geniş kitlelere yayılmış bir camiaysanız bu mühendisliği sadece camiayı sabıra ikna ederek işleme koyabilirsiniz. Fenerbahçe’nin düşme hattında bile büyük destek görmesi işte tam da bu sebepten. Ali Koç ve Ersun Yanal’ın sabır talebi Fenerbahçe taraftarını sakin kılıyor. Ama Fenerbahçe’nin bu sabır sürecini doğru bir planlamayla yürüttüğünü söyleyemeyiz. Seneye başarısızlıkta kimse sabretmez örneğin. Vakit doluyor ve çatlak sesler şimdiden başladı.

Beşiktaş, Feda Dönemi’nde işte bunu amaçladı. Yeni başkan, henüz ayağının tozuyla “birkaç sene sportif başarı beklemeyin” dedi. Böylece camiayı sürece hazırladı ve kalkınma planı sükunet içinde yürütülebildi. Feda Dönemi’nde kurulan iskelet 15/16 ve 16/17 sezonlarında ligin tozunu atacak bir makineye dönüştü.
Beşiktaş, Feda Dönemi’ndeki sabrıyla yarattığı makineye, çalışma programını yarıda kesip planlamayı terk ederek ihanet etti. En önemli aksamlarını gönderdi, yerine uyar-uymaz bakmadan yeni parçalar aldı. Nihayetinde makine çalışmaz duruma geldi ve makine üreten bu firma, her sezon en kaliteli ürünlerini satan bir yedek parça satıcısına dönüştü.

Asist kralı Sosa’yı gönderip pasör özelliği olmayan Talisca’yı almak, bitirici Gomez’i gönderip mücadeleci Aboubakar’ı almak, alan savunan Atiba’nın alternatifi olarak adam savunan Medel’i almak, oyun kurucu Marcelo yerine kesici Pepe’yi getirmek, ortadan hücuma uygun Olcay-Töre ikilisini bozup çizgi kanatları Babel-Quaresma’ya çevirmek Beşiktaş’ın ligi sürklase eden oyun iskeletini korumak için hiçbir şey yapmadığını gösteriyor. Hocadan beklenen sihirbazlık 16/17 sezonunda tuttu ve 15/16 sezonu oyunundan taban tabana zıt bir futbolla Beşiktaş yine şampiyon oldu. Ama bu değişime ayak uydurabilmek kolay değil ve tutan oyuncuların yerine alınan oyuncunun tutma garantisi yok. Freni patlamış bir kamyon gibi oyuncu sirkülasyonu sonunda duvara tosladı ve tutmayan iki-üç oyuncuyla Beşiktaş plansız, savruk ve dağınık bir oyun oynamaya başladı.

Bir takımın oyun planı da, iskeleti de bu kadar hızlı değişmez. Değişirse de artık bir makineden söz edilemez, bir araya gelmiş 22 oyuncudan söz edilebilir. Beşiktaş oyun kimliğini kaybetti ve bu şekilde iki şampiyonluk bıraktı.

Aşırı şişen kadro, oynamayan oyuncuların moral ve performans olarak kaybolması, her değişimde oyun planını değiştirmek zorunda kalmak, maaşını alamadığı için oynamak istemeyen oyuncular ve mental anlamda bu sebeplerden dolayı Beşiktaş’la ilişiğini kesmiş hoca bizi sıradanlaştırdı. Sonuçta “winner” karakterimizi kaybettik.

Şimdi yeni bir hocayla yeni bir oyun planı oluşturmak zorundayız. 2012’den farklı olarak elimizde birkaç doğru parça da var üstelik. Eksik parçaları ivedilikle tamamlayıp sene kaybetmeden yeni bir düzen oluşturmak zorundayız. Hocayla ilişiğin Milli Takım’a imza attığı anda kesilmesi işte bu yüzden gerekliydi. Önümüzdeki 4 ay, yeni bir oyun planı kurmak ve eksikleri buna göre belirlemek için çok uygun bir zamandı. İki sezondur ligi ilk devrede kaybediyoruz ve zamanın değerini bizden iyi kimse bilemez.
Beşiktaş elbette yeniden yükselecek. Elbette bu ligin tozunu yine atacağız. Ama 17/18 sezonu ve sonrasında yaşananlar başarılı olduğumuz her an aklımızda bulunmalı. Bir takımın oyun planı, hocası ve iskeleti mecbur kalınmadıkça değişmemeliydi. Beşiktaş kendisine başarı getiren planlamaya ihanet etmemeliydi. Beşiktaş’ın bir oyun kültürü ve transfer politikası olmalı. Beşiktaş, kendisini tekrar geçmişteki plansızlığa iten olay veya kişilerden arınmalı. İşte o zaman başarı devamlı olur. İşte o zaman karanlıkları daimi olarak terk etmiş oluruz.

Kasar Yaza

Kriz

Nedense kriz anlarında çevredeki en sakin insan ben olurum. Allah tarafından “ihtiyacın olacak” diye pakete eklenmiş bir özellik mi, yoksa hayatımın “basamakları ateşten hamster tekerinde döner gibi” yüksek tansiyonlu geçmesinin verdiği antrenmandan mı bilinmez, felaket kapıyı çaldığında adamınız benim. İnfial eşiğim epey yüksektir. Normalde 32 sağlıklı insanı delirtecek olayı bir ömürde yaşadığım için “cinnette seçicilik” gösteririm. Bir de insanımızı iyi tanıyorum. Bizi harekete geçiren mekanizmaları da, onlar bir kere harekete geçtiğinde nasıl “laf anlamaz ormancı” hallerine büründüğümüzü de çok iyi bilirim. O yüzden şu son olup bitenleri “öküzün gamsızı kasabın bıçağını yalarmış” donukluğuyla izliyorum.

Hoca’nın Beşiktaş’ta kalması, onun yerine onu göndermeye çalışanların gitmesi için çok uğraştım. Başaramamış olmak dışında hiçbir pişmanlığım yok. Fakat bir mücadelenin ne zaman kaybedilmiş olduğunu da bilmek lazım. Şenol Güneş için Beşiktaş devri kapandı. Bunun sezon sonu ya da yarın olması tamamen Hoca’nın kişisel meselesi. Konu Beşiktaş meselesi olmaktan çıkıp bireyin duruşuyla ilgili hale geldiğinde de benim için bir önemi kalmıyor. Hatta ben, taraftarla arasındaki bağın tamir edilemez şekilde kopmuş olduğunu gözlemlediğim ve bu durumun her işler ters gittiğinde sahaya taşacağını bildiğim için bunun hemen olmasını isterim.

Bunun ne Hoca’nın Milli Takım ile ilgili soru sorulduğunda Lucescu görevde olduğu için “evet, görüşüyoruz” diyemeyip “berber, traş” falan diye saçmalamasıyla ne de kendisine sözleşme teklif edilmeyen her profesyonel gibi kariyerinin devamı için başka yere imza atmasıyla ilgisi var. Adriano nasıl büyük ihtimal önümüzdeki sezon oynayacağı yeri şimdiden ayarladıysa, bunu Hoca’nın da yapmış olması bana gayet normal geliyor.
Takım Hoca’nın gidecek olmasından etkilenmiş falan gibi de oynamıyor. Hatta bugün son zamanlardaki en iyi oyunumuzu oynadık. Ne yazık ki bunların hiçbirinin önemi yok.

NBA’de Detroit Pistons ile Indiana Pacers oyuncuları arasında tribünlere taşıp birkaç seyirciyi de içine alan bir kavga olmuştu. O kargaşa içinde Ron Artest sahadan tribüne çıktı. Birkaç sıra yukarı koşup, kendisine bira fırlattığını zannettiği bir Pacers taraftarını yumrukladı. Garibim taraftar hedefin kendisi olduğunu anladığı andan ağzının ortasına yumruğu yiyene kadar kaçacağına, tüm orta sınıf beyaz Amerikalı rasyonelliği ile “kendi bira bardağının dolu olduğunu, dolayısıyla birayı atanın o olmasının mümkün olmadığını” anlatmaya çabaladı.

Beşiktaş taraftarı son iki sezonda daha da büyük başarılar hayal ettiren zirvelerden bulunduğu yere doğru çok sert bir düşüş yaşadı. Travma halindeyiz. Yaralıyız ve canımız yanıyor. Hoca hala kendisinin haklı olduğunun görüleceğini, aklıselimin baskın çıkacağını düşünüyor. Oysa kimsenin durum analizi yapacak hali yok. Beşiktaşlılar son iki sezonda payı olan futbolcusundan yöneticisine, hocasından basın mensubuna herkesi sorumlu tutuyor. Kimin daha haklı olduğu bu noktadan sonra taraftara bir şey ifade etmiyor.

Daha önce de yazmıştım. Taraftar Beşiktaş’ı sallanırken görürse, kimseyi gözü görmez. Belli ki son iki sezonun bir hesaplaşması olacak. Tribünlerde onun sabırsızlığı var. Hoca’yı seven biri olarak kendisine bu hesaplaşma başladığında burada olmamasını tavsiye ediyorum. Kendisi için de Beşiktaş için de en iyisi bu olur.

Cem Fante

Hüsnü Savman (1908-1945) – Baba Hüsnü

Beşiktaş tarihinde “Baba” ünvanı verilen üç futbolcudan birincisi olan Hüsnü Savman (diğerleri Baba Hakkı, Baba Recep) 1927 yılında Balıkesir Öğretmen Okulunda okurken, Beşiktaş’la yapılan bir maçta beğenilerek Beşiktaş’a transfer edilmiştir.

2 Kasım 1928 tarihli Vefa maçından önce Beşiktaş kadrosu, Taksim Stadında. Hüsnü Savman, oturanlardan ortadaki.

 

Ağırlıklı olarak sol bek olarak görev alan Savman milli formayı da taşımıştır.

 

29 Temmuz 1932 Beşiktaş İzmir’de, ayakta sağ baştaki Hüsnü Savman

 

Beşiktaş 1937 kadrosu, Hüsnü Savman soldan 3. futbolcu

 

Bir Fenerbahçe maçında

 

1940-41 sezonunda tüm maçlarını kazanarak İstanbul Şampiyonu olan kadro, Hüsnü Savman ayakta, soldan 6.

 

 

Hüsnü Savman’ın oynadığı dönemde Beşiktaş’ın kazandığı kupalar aşağıdadır.

1933-1934 İstanbul Ligi

1933-1934 Türkiye Futbol Birinciliği

1934-1935 İstanbul Şildi 

1938 Tayyare Kupası 

1938-1939 İstanbul Ligi 

1939-1940 İstanbul Ligi 

1940-1941 İstanbul Ligi 

1940-1941 Milli Küme 

1941-1942 İstanbul Ligi

1942-1943 İstanbul Ligi

1943 İzmir Fuar Kupası 

1943-1944 İstanbul Kupası 

1943-1944 Maarif Mükafatı

1944 Başbakanlık Kupası

 

1944 yılına kadar Beşiktaş forması giyen Baba Hüsnü, futbolu bıraktıktan 1 yıl sonra 8 Mart 1945’te, genç yaşta hayatını kaybetmiştir. Beşiktaş’ta adını taşıyan bir sokak bulunmaktadır.